Ana içeriğe geç

Ekonomi ile ilgili İngilizce kelimeler

90 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.

  • business/ˈbɪznəs/

    iş, ticaret

    My father is in Ankara on business this week.

    Babam bu hafta iş için Ankara'da.

  • product/ˈprɑːdʌkt/

    ürün, mamul

    This shop sells only local products.

    Bu dükkân yalnızca yerel ürünler satıyor.

  • buyer/ˈbaɪər/

    alıcı

    We finally found a buyer for our old car.

    Sonunda eski arabamıza bir alıcı bulduk.

  • financial/faɪˈnænʃəl/

    mali, parasal, finansal

    The family had financial problems after he lost his job.

    O işini kaybettikten sonra ailenin maddi sorunları oldu.

  • income/ˈɪnkʌm/

    gelir, kazanç

    Their monthly income is not enough to buy a house.

    Aylık gelirleri ev almaya yetmiyor.

  • loan/loʊn/

    kredi, borç (para)

    They took out a loan to buy a house.

    Ev almak için kredi çektiler.

  • produce/prəˈduːs/

    üretmek, yapmak

    This factory produces parts for washing machines.

    Bu fabrika çamaşır makineleri için parça üretiyor.

  • supply/səˈplaɪ/

    malzeme, erzak, ihtiyaç maddeleri

    We need to buy school supplies before September.

    Eylülden önce okul malzemeleri almamız gerekiyor.

  • trade/treɪd/

    ticaret, alım satım

    Trade between the two countries grew last year.

    İki ülke arasındaki ticaret geçen yıl büyüdü.

  • analyst/ˈænəlɪst/

    analist, çözümleyici (iş, veri, ekonomi)

    She works as a data analyst for a bank in Istanbul.

    İstanbul'da bir bankada veri analisti olarak çalışıyor.

  • closure/ˈkloʊʒər/

    kapanma, kapatılma (iş yeri, yol)

    The factory closure left two hundred people without jobs.

    Fabrikanın kapanması iki yüz kişiyi işsiz bıraktı.

  • commodity/kəˈmɑːdɪti/

    emtia, mal (ticarete konu olan ham madde veya tarım ürünü)

    Oil is one of the most traded commodities in the world.

    Petrol, dünyada en çok işlem gören emtialardan biridir.

  • competitor/kəmˈpetɪtər/

    rakip (firma)

    Our main competitor lowered its prices last month.

    Ana rakibimiz geçen ay fiyatlarını düşürdü.

  • consume/kənˈsuːm/

    tüketmek, harcamak (enerji, zaman, kaynak)

    Old fridges consume a lot of electricity.

    Eski buzdolapları çok elektrik tüketir.

  • consumer/kənˈsuːmər/

    tüketici

    Consumers are spending less because prices are rising.

    Fiyatlar arttığı için tüketiciler daha az harcıyor.

  • consumption/kənˈsʌmpʃən/

    tüketim (mal, hizmet veya kaynakların kullanımı)

    Reducing energy consumption is essential for fighting climate change.

    Enerji tüketimini azaltmak, iklim değişikliğiyle mücadelede kritik öneme sahiptir.

  • corporation/ˌkɔːrpəˈreɪʃən/

    şirket, anonim ortaklık (yasal kişiliğe sahip büyük ticari kuruluş)

    The corporation operates in more than fifty countries worldwide.

    Şirket dünya genelinde elliden fazla ülkede faaliyet gösteriyor.

  • debt/dɛt/

    borç

    He is working two jobs to pay off his debts.

    Borçlarını kapatmak için iki işte çalışıyor.

  • decline/dɪˈklaɪn/

    azalmak, düşmek, gerilemek

    The number of bees is declining every year.

    Arıların sayısı her yıl azalıyor.

  • deficit/ˈdefɪsɪt/

    açık, bütçe açığı (harcamaların geliri aştığı durum veya miktar)

    The government announced a budget deficit of thirty billion dollars.

    Hükümet, otuz milyar dolarlık bütçe açığı olduğunu açıkladı.

  • demand/dɪˈmænd/

    talep etmek, ısrarla istemek; gerektirmek

    The customers demanded a full refund.

    Müşteriler paralarının tamamının iadesini talep etti.

  • entrepreneur/ˌɑːntrəprəˈnɜːr/

    girişimci (kendi işini kuran ve riski üstlenen kişi)

    She became a successful entrepreneur by launching her own tech startup.

    Kendi teknoloji girişimini kurarak başarılı bir girişimci oldu.

  • establish/ɪˈstæblɪʃ/

    kurmak (şirket, kurum)

    The school was established in 1925.

    Okul 1925'te kuruldu.

  • estate/ɪˈsteɪt/

    mülk, gayrimenkul (real estate kalıbında); emlak

    My uncle works in real estate in Antalya.

    Amcam Antalya'da emlak sektöründe çalışıyor.

  • export/ˈekspɔːrt/

    ihracat; ihraç ürünü (yurt dışına satılan mal ya da hizmet)

    Oil is one of the country's most valuable exports.

    Petrol, ülkenin en değerli ihracat ürünlerinden biridir.

  • firm/fɜːrm/

    firma, şirket

    She works for a small law firm in Izmir.

    İzmir'de küçük bir hukuk firmasında çalışıyor.

  • fiscal/ˈfɪskəl/

    mali, maliye ile ilgili (özellikle devlet gelir ve giderleri)

    The government introduced a series of fiscal measures to reduce the deficit.

    Hükümet, açığı azaltmak için bir dizi mali tedbir aldı.

  • founder/ˈfaʊndər/

    kurucu

    She is the founder of a small design studio.

    Küçük bir tasarım stüdyosunun kurucusu.

  • fund/fʌnd/

    fon, belli bir amaç için ayrılan para; (çoğulda) para, kaynak

    The school started a fund to buy new computers.

    Okul yeni bilgisayarlar almak için bir fon başlattı.

  • goods/ɡʊdz/

    mal, eşya, ürünler

    The shop sells sports goods and outdoor clothes.

    Mağaza spor malzemeleri ve outdoor giyim satıyor.

  • import/ˈɪmpɔːrt/

    ithalat; ithal ürün (yurt dışından satın alınan mal ya da hizmet)

    The country relies on imports to meet its energy needs.

    Ülke, enerji ihtiyacını karşılamak için ithalata dayanıyor.

  • inflation/ɪnˈfleɪʃən/

    enflasyon (fiyatların genel düzeyinin sürekli artması)

    High inflation has made everyday goods more expensive for ordinary families.

    Yüksek enflasyon, sıradan aileler için günlük ürünleri daha pahalı hale getirdi.

  • inventory/ˈɪnvəntɔːri/

    stok, envanter (eldeki mallar)

    The shop has too much winter inventory left.

    Dükkânda fazla kışlık stok kaldı.

  • investment/ɪnˈvestmənt/

    yatırım (para veya zaman harcayarak gelecekte kazanç elde etme)

    The government plans to increase investment in renewable energy.

    Hükümet, yenilenebilir enerjiye yapılan yatırımı artırmayı planlıyor.

  • investor/ɪnˈvestər/

    yatırımcı

    The start-up is looking for new investors.

    Girişim yeni yatırımcılar arıyor.

  • invoice/ˈɪnvɔɪs/

    fatura (iş, hizmet için kesilen)

    The designer sent me an invoice for the logo.

    Tasarımcı logo için bana fatura gönderdi.

  • labour/ˈleɪbər/

    emek, işçilik; iş gücü

    The repair costs two thousand lira, including labour.

    Tamir, işçilik dahil iki bin liraya mal oluyor.

  • margin/ˈmɑːrdʒɪn/

    kenar boşluğu, sayfa kenarı

    The teacher wrote comments in the margin.

    Öğretmen kenar boşluğuna notlar yazdı.

  • merchant/ˈmɜːrtʃənt/

    tüccar, tacir

    Silk merchants travelled along the old trade routes.

    İpek tüccarları eski ticaret yolları boyunca seyahat ederdi.

  • negotiate/nɪˈɡoʊʃieɪt/

    müzakere etmek, pazarlık etmek, görüşerek anlaşmak

    She negotiated a higher salary before accepting the job.

    İşi kabul etmeden önce pazarlık edip daha yüksek bir maaş aldı.

  • negotiation/nɪˌɡoʊʃiˈeɪʃən/

    müzakere, görüşme, pazarlık

    After long negotiations, they finally signed the contract.

    Uzun görüşmelerden sonra sonunda sözleşmeyi imzaladılar.

  • profit/ˈprɑːfɪt/

    kâr, kazanç (gelirin maliyeti aşan kısmı)

    The company reported a profit of two million dollars in the last quarter.

    Şirket son çeyrekte iki milyon dolarlık kâr açıkladı.

  • profitable/ˈprɑːfɪtəbəl/

    kârlı, kazançlı

    The small café became profitable after its second year.

    Küçük kafe ikinci yılından sonra kâr etmeye başladı.

  • quarterly/ˈkwɔːrtərli/

    üç aylık, üç ayda bir olan

    The manager is preparing the quarterly sales report.

    Müdür üç aylık satış raporunu hazırlıyor.

  • recession/rɪˈseʃən/

    durgunluk, resesyon (ekonomik faaliyetlerin belirgin biçimde azaldığı dönem)

    The country entered a recession after the financial crisis of 2008.

    Ülke, 2008 finansal krizinin ardından resesyona girdi.

  • regulation/ˌrɛɡjəˈleɪʃən/

    yönetmelik, kural

    New safety regulations start next month.

    Yeni güvenlik yönetmelikleri gelecek ay yürürlüğe giriyor.

  • resource/ˈriːsɔːrs/

    kaynak (para, malzeme, insan)

    The school doesn't have the resources to buy new computers.

    Okulun yeni bilgisayar alacak kaynakları yok.

  • revenue/ˈrevənuː/

    gelir, hasılat (bir şirketin veya hükümetin toplam kazancı)

    The company's annual revenue grew by fifteen percent this year.

    Şirketin yıllık geliri bu yıl yüzde on beş arttı.

  • rival/ˈraɪvəl/

    rakip

    The two teams have been rivals for fifty years.

    İki takım elli yıldır rakip.

  • shortage/ˈʃɔːrtɪdʒ/

    kıtlık, eksiklik, yetersizlik

    There is a shortage of teachers in some villages.

    Bazı köylerde öğretmen eksikliği var.

  • subsidy/ˈsʌbsɪdi/

    sübvansiyon, devlet desteği (hükümetin bir sektöre veya bireye verdiği mali yardım)

    The government provides subsidies to farmers to keep food prices stable.

    Hükümet, gıda fiyatlarını istikrarlı tutmak için çiftçilere sübvansiyon sağlıyor.

  • supplier/səˈplaɪər/

    tedarikçi, sağlayıcı

    The restaurant changed its vegetable supplier last month.

    Restoran geçen ay sebze tedarikçisini değiştirdi.

  • surplus/ˈsɜːrpləs/

    fazla, artık; bütçe fazlası (gelirin harcamayı aştığı miktar)

    The country recorded a trade surplus for the first time in a decade.

    Ülke, on yılda ilk kez ticaret fazlası kaydetti.

  • trader/ˈtreɪdər/

    tüccar, esnaf, satıcı

    Local traders sell fresh fish at the harbour every morning.

    Yerel esnaf her sabah limanda taze balık satar.

  • wage/weɪdʒ/

    ücret, maaş (saatlik, günlük ya da haftalık)

    The minimum wage went up again this year.

    Asgari ücret bu yıl yine arttı.

  • acquisition/ˌækwɪˈzɪʃən/

    satın alma, devralma (şirket); edinilen şey

    The acquisition of the smaller firm made them the market leader.

    Küçük şirketi satın almaları onları pazar lideri yaptı.

  • affluent/ˈæfluənt/

    varlıklı, müreffeh (maddi açıdan rahat veya zengin)

    Children from affluent families tend to have greater access to educational resources.

    Varlıklı ailelerden gelen çocuklar genellikle eğitim kaynaklarına daha kolay erişebilmektedir.

  • audit/ˈɔːdɪt/

    denetim, teftiş (özellikle mali)

    The company has an audit at the end of every year.

    Şirket her yıl sonunda bir denetimden geçiyor.

  • auditor/ˈɔːdɪtər/

    denetçi (mali), murakıp

    The auditors found no problems with the accounts.

    Denetçiler hesaplarda hiçbir sorun bulmadı.

  • burden/ˈbɜːrdən/

    yük, külfet (sorumluluk, maliyet)

    Rising rents are a heavy burden for young families.

    Artan kiralar genç aileler için ağır bir yük.

  • commission/kəˈmɪʃən/

    sipariş iş, ısmarlama eser

    The painter received a commission to paint a portrait of the mayor.

    Ressam, belediye başkanının portresini yapmak için bir sipariş aldı.

  • corporate/ˈkɔːrpərət/

    kurumsal, şirkete ait

    She left her corporate job to open a small bakery.

    Küçük bir fırın açmak için kurumsal işinden ayrıldı.

  • demographic/ˌdeməˈɡræfɪk/

    demografik grup, nüfus dilimi (yaş, cinsiyet, gelir gibi özelliklere göre tanımlanan insan grubu)

    The campaign is targeting the 18-35 demographic, which is most active on social media.

    Kampanya, sosyal medyada en aktif kesim olan 18-35 demografisini hedefliyor.

  • disparity/dɪˈspærɪti/

    eşitsizlik, uçurum (iki şey arasındaki belirgin fark veya dengesizlik)

    There is a significant disparity between the wages of men and women in many industries.

    Pek çok sektörde erkek ve kadın ücretleri arasında önemli bir uçurum bulunmaktadır.

  • embargo/ɪmˈbɑːrɡoʊ/

    ambargo, ticaret yasağı

    The embargo stopped all trade between the two countries.

    Ambargo iki ülke arasındaki bütün ticareti durdurdu.

  • enterprise/ˈentərpraɪz/

    işletme, şirket

    The government offers loans to small and medium-sized enterprises.

    Hükümet küçük ve orta ölçekli işletmelere kredi veriyor.

  • exporter/ɪkˈspɔːrtər/

    ihracatçı (kişi, şirket ya da ülke)

    Turkey is one of the world's largest exporters of hazelnuts.

    Türkiye dünyanın en büyük fındık ihracatçılarından biri.

  • importer/ɪmˈpɔːrtər/

    ithalatçı (kişi, şirket ya da ülke)

    Japan is a major importer of energy.

    Japonya önemli bir enerji ithalatçısıdır.

  • incentive/ɪnˈsentɪv/

    teşvik, özendirici, prim

    The company offers a bonus as an incentive to work harder.

    Şirket daha çok çalışmaya teşvik olarak prim veriyor.

  • infrastructure/ˈɪnfrəstrʌktʃər/

    altyapı

    The town needs better infrastructure before more people move in.

    Kasabanın daha çok insan taşınmadan önce daha iyi bir altyapıya ihtiyacı var.

  • insurer/ɪnˈʃʊrər/

    sigortacı, sigorta şirketi

    Our insurer paid for the broken window.

    Sigorta şirketimiz kırık camın parasını ödedi.

  • ledger/ˈledʒər/

    hesap defteri, muhasebe defteri

    The accountant entered every payment in the ledger.

    Muhasebeci her ödemeyi hesap defterine işledi.

  • levy/ˈlevi/

    vergi, harç, resmî kesinti

    The city introduced a small levy on plastic bags.

    Şehir, plastik poşetlere küçük bir vergi getirdi.

  • license/ˈlaɪsəns/

    ehliyet, ruhsat, izin belgesi

    She got her driver's license last summer.

    Geçen yaz ehliyetini aldı.

  • merge/mɜːrdʒ/

    birleşmek, birleştirmek (şirket, kurum)

    The two banks merged last year.

    İki banka geçen yıl birleşti.

  • merger/ˈmɜːrdʒər/

    (şirket) birleşme

    The merger of the two banks created one large company.

    İki bankanın birleşmesi büyük tek bir şirket oluşturdu.

  • mobility/moʊˈbɪlɪti/

    hareketlilik, sosyal mobilite (bireyin toplumsal veya ekonomik statüsünü değiştirebilme kapasitesi)

    Social mobility has declined in many countries as wealth becomes more concentrated at the top.

    Servetin giderek üst kesimlerde yoğunlaşmasıyla birlikte pek çok ülkede sosyal mobilite geriledi.

  • monetary/ˈmɑːnəteri/

    parasal, para ile ilgili

    The central bank changed its monetary policy to fight inflation.

    Merkez bankası enflasyonla mücadele etmek için para politikasını değiştirdi.

  • procurement/prəˈkjʊrmənt/

    satın alma, tedarik (kurumsal)

    She works in the procurement department of a large hospital.

    Büyük bir hastanenin satın alma bölümünde çalışıyor.

  • regulator/ˈrɛɡjəleɪtər/

    düzenleyici kurum, denetleyici kurul

    The energy regulator approved the new prices.

    Enerji düzenleyici kurumu yeni fiyatları onayladı.

  • regulatory/ˈrɛɡjələtɔːri/

    düzenleyici, denetleyici

    A regulatory body checks the safety of medicines.

    Bir düzenleyici kurum ilaçların güvenliğini denetliyor.

  • shortfall/ˈʃɔːrtfɔːl/

    açık, eksik (gereken ile olan arasındaki fark)

    The club faces a shortfall of fifty thousand lira this year.

    Kulübün bu yıl elli bin liralık bir açığı var.

  • stake/steɪk/

    hisse, pay (şirkette)

    She owns a 20 percent stake in the family business.

    Aile şirketinde yüzde 20'lik bir hissesi var.

  • stratification/ˌstrætɪfɪˈkeɪʃən/

    tabakalanma, katmanlaşma (toplumun güç, servet veya statü açısından hiyerarşik katmanlara bölünmesi)

    Social stratification determines not only income but also life expectancy and health outcomes.

    Sosyal tabakalanma yalnızca geliri değil, yaşam beklentisini ve sağlık sonuçlarını da belirler.

  • tariff/ˈtærɪf/

    gümrük vergisi

    The new tariffs made imported cars much more expensive.

    Yeni gümrük vergileri ithal arabaları çok daha pahalı hâle getirdi.

  • tender/ˈtendər/

    ihale; ihale teklifi

    Three companies sent tenders to build the new bridge.

    Yeni köprüyü yapmak için üç şirket ihale teklifi verdi.

  • trustee/trʌˈstiː/

    mütevelli, yönetim kurulu üyesi (vakıf, dernek); kayyum

    The museum's trustees approved the new building.

    Müzenin mütevelli heyeti yeni binayı onayladı.

  • turnover/ˈtɜːrnoʊvər/

    ciro, toplam satış hasılatı

    The bakery has an annual turnover of about two million lira.

    Fırının yıllık cirosu yaklaşık iki milyon lira.

  • valuation/ˌvæljuˈeɪʃən/

    değerleme, değer biçme; biçilen değer

    The bank asked for a valuation of the house before the loan.

    Banka krediden önce evin değerlemesini istedi.

  • consortium/kənˈsɔːrʃiəm/

    konsorsiyum, ortak girişim grubu

    A consortium of five firms will build the new airport.

    Yeni havalimanını beş şirketten oluşan bir konsorsiyum inşa edecek.

Bu kelimeleri vodid'de eşleştirerek çalışKayıt olmadan bir eşleştirme seti çöz. Unuttuğun kelime, tekrar zamanı gelince yeniden karşına çıkar.Kayıt olmadan dene

Öğretmen misin?

Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.

Benzer listeler