Hedef ve İlerleme ile ilgili İngilizce kelimeler
59 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.
- dream/driːm/
rüya
I had a strange dream last night.
Dün gece garip bir rüya gördüm.
- chance/tʃæns/
fırsat
I didn't get a chance to say goodbye.
Veda etme fırsatım olmadı.
- complete/kəmˈpliːt/
tamamlamak, bitirmek
Complete the sentences with the correct word.
Cümleleri doğru kelimeyle tamamla.
- hope/hoʊp/
ummak, umut etmek
I hope you feel better soon.
Umarım yakında daha iyi hissedersin.
- improve/ɪmˈpruːv/
geliştirmek, iyileştirmek
I watch films in English to improve my listening.
Dinlememi geliştirmek için İngilizce film izliyorum.
- step/stɛp/
adım; aşama
The baby took her first steps today.
Bebek bugün ilk adımlarını attı.
- accomplish/əˈkʌmplɪʃ/
başarmak, tamamlamak, gerçekleştirmek
We accomplished everything on our list by Friday.
Listedeki her şeyi Cuma gününe kadar tamamladık.
- achieve/əˈtʃiːv/
başarmak, ulaşmak (hedef/sonuç)
She achieved her goal of becoming a doctor.
Doktor olma hedefine ulaştı.
- achievement/əˈtʃiːvmənt/
başarı, kazanım
Finishing the marathon was a great achievement.
Maratonu bitirmek büyük bir başarıydı.
- adapt/əˈdæpt/
uyum sağlamak, adapte olmak
It took her a few weeks to adapt to her new job.
Yeni işine uyum sağlaması birkaç haftasını aldı.
- adjust/əˈdʒʌst/
ayarlamak, uyarlamak, küçük değişiklikler yapmak
You may need to adjust your study plan as the exam gets closer.
Sınav yaklaştıkça çalışma planınızı ayarlamanız gerekebilir.
- advance/ədˈvæns/
ilerlemek, geliştirmek, öne çıkarmak
Science has advanced enormously in the last hundred years.
Bilim son yüz yılda muazzam bir ilerleme kaydetti.
- aim/eɪm/
amaç, hedef
My aim is to speak English fluently by next summer.
Amacım gelecek yaza kadar akıcı İngilizce konuşmak.
- ambitious/æmˈbɪʃəs/
hırslı, büyük hedeflere sahip
She is very ambitious and wants to become a doctor before she turns 30.
Çok hırslı biri ve 30 yaşına gelmeden doktor olmak istiyor.
- attempt/əˈtempt/
denemek, girişmek, kalkışmak
She attempted to climb the mountain alone.
Dağa tek başına tırmanmaya kalkıştı.
- challenge/ˈtʃælɪndʒ/
zorluk, meydan okuma, güç bir görev
One of the biggest challenges of learning English is pronunciation.
İngilizce öğrenmenin en büyük zorluklarından biri telaffuzdur.
- commitment/kəˈmɪtmənt/
bağlılık, kararlılık, söz verme
Fluency in English requires long-term commitment, not just a few weeks of study.
İngilizce akıcılığı, birkaç haftalık çalışmayla değil, uzun vadeli bir bağlılıkla elde edilir.
- curious/ˈkjʊriəs/
meraklı, öğrenmek isteyen
Children are naturally curious and love asking questions.
Çocuklar doğası gereği meraklıdır ve soru sormayı sever.
- dedicate/ˈdɛdɪkeɪt/
adamak, ayırmak (zaman/enerji)
She dedicates two hours every evening to studying English.
Her akşam iki saatini İngilizce çalışmaya ayırıyor.
- develop/dɪˈvɛləp/
geliştirmek, gelişmek
Reading every day helps you develop your vocabulary.
Her gün okumak kelime bilgini geliştirmene yardım eder.
- difficulty/ˈdɪfɪkəlti/
zorluk, güçlük, sorun
We had some difficulties with the new software at first.
Başta yeni yazılımla bazı sorunlar yaşadık.
- effort/ˈɛfət/
çaba, gayret, emek
Learning a language takes a lot of effort and patience.
Dil öğrenmek çok fazla çaba ve sabır gerektirir.
- enhance/ɪnˈhɑːns/
geliştirmek, iyileştirmek, artırmak (kalite/değer)
Regular feedback enhances student performance significantly.
Düzenli geri bildirim öğrenci performansını önemli ölçüde artırır.
- failure/ˈfeɪljər/
başarısızlık, yenilgi
Failure is part of the learning process, don't be afraid of it.
Başarısızlık öğrenme sürecinin bir parçasıdır, ondan korkmayın.
- gain/ɡeɪn/
kazanmak, edinmek
I gained a lot of experience during my internship.
Stajım boyunca çok deneyim kazandım.
- goal/ɡoʊl/
hedef, amaç
My goal is to speak English fluently by the end of the year.
Hedefim yılsonuna kadar akıcı İngilizce konuşmak.
- growth/ɡroʊθ/
büyüme, gelişme, artış
The country has seen rapid economic growth over the past decade.
Ülke son on yılda hızlı bir ekonomik büyüme yaşadı.
- independent/ˌɪndɪˈpendənt/
bağımsız, özerk, kendi başına hareket eden
She has always been very independent and prefers to solve problems on her own.
Her zaman çok bağımsız biri olmuştur; sorunları kendi başına çözmeyi tercih eder.
- keep up with/ˌkiːp ˈʌp wɪð/
yetişmek, ayak uydurmak, geri kalmamak
I walk fast, but my little sister can keep up with me.
Hızlı yürürüm ama küçük kız kardeşim bana yetişebiliyor.
- milestone/ˈmaɪlstoʊn/
dönüm noktası, önemli aşama
Passing the B2 exam was a major milestone in her language learning journey.
B2 sınavını geçmek, dil öğrenme sürecindeki önemli bir dönüm noktasıydı.
- motivation/ˌmoʊtɪˈveɪʃən/
motivasyon, istek, harekete geçiren neden
What is your motivation for learning English?
İngilizce öğrenme motivasyonun ne?
- opportunity/ˌɑːpərˈtuːnəti/
fırsat, imkân
This summer job is a great opportunity to practice English.
Bu yaz işi, İngilizce pratik yapmak için harika bir fırsat.
- optimistic/ˌɑːptɪˈmɪstɪk/
iyimser, olumlu düşünen
Despite the challenges, she remained optimistic about finding a solution.
Zorluklara rağmen bir çözüm bulma konusunda iyimserliğini korudu.
- overcome/ˌoʊvərˈkʌm/
üstesinden gelmek, aşmak (engel/zorluk)
She overcame her fear of public speaking by practising every week.
Her hafta pratik yaparak topluluk önünde konuşma korkusunun üstesinden geldi.
- persevere/ˌpɜːrsɪˈvɪr/
azimle devam etmek, pes etmemek
If you persevere with your studies, the results will come.
Çalışmalarında azimle devam edersen sonuçlar gelecek.
- preparation/ˌprɛpəˈreɪʃən/
hazırlık
Good preparation is the key to a good exam.
İyi hazırlık iyi bir sınavın anahtarıdır.
- progress/ˈprɑːɡrɛs/
ilerleme, gelişme
You've made great progress with your English this year.
Bu yıl İngilizcende büyük ilerleme kaydettin.
- purpose/ˈpɜːrpəs/
amaç, maksat
What is the purpose of your visit?
Ziyaretinizin amacı nedir?
- reach/riːtʃ/
varmak, ulaşmak (bir yere)
We reached the top of the hill just before sunset.
Gün batımından hemen önce tepenin en üstüne vardık.
- reward/rɪˈwɔːrd/
ödül, karşılık, kazanım
The reward for finishing the course early was extra free time.
Kursu erken bitirmenin ödülü ekstra serbest zamandı.
- struggle/ˈstrʌɡəl/
zorlanmak, güçlük çekmek, uğraşmak
I struggled with maths at school.
Okulda matematikte zorlanırdım.
- succeed/səkˈsiːd/
başarmak, başarılı olmak
She succeeded in passing her driving test.
Ehliyet sınavını geçmeyi başardı.
- support/səˈpɔːrt/
desteklemek, savunmak; (bir iddiayı) doğrulamak
The research supports the view that sleep affects learning.
Araştırma, uykunun öğrenmeyi etkilediği görüşünü destekliyor.
- target/ˈtɑːrɡɪt/
hedef, ulaşılmak istenen nokta veya rakam
The sales team met their monthly target two weeks early.
Satış ekibi aylık hedefine iki hafta erken ulaştı.
- track/træk/
ray, demiryolu hattı; pist
Never walk on the railway tracks.
Asla tren raylarında yürüme.
- adjustment/əˈdʒʌstmənt/
ayarlama, küçük değişiklik, düzeltme
I made a few adjustments to my study plan.
Çalışma planımda birkaç küçük değişiklik yaptım.
- ambition/æmˈbɪʃən/
büyük hedef, hayal edilen amaç
Her ambition is to open her own restaurant in İzmir.
Hedefi İzmir'de kendi restoranını açmak.
- entrepreneur/ˌɑːntrəprəˈnɜːr/
girişimci (kendi işini kuran ve riski üstlenen kişi)
She became a successful entrepreneur by launching her own tech startup.
Kendi teknoloji girişimini kurarak başarılı bir girişimci oldu.
- expectation/ˌɛkspɛkˈteɪʃən/
beklenti
The film didn't meet my expectations.
Film beklentilerimi karşılamadı.
- investment/ɪnˈvestmənt/
yatırım (para veya zaman harcayarak gelecekte kazanç elde etme)
The government plans to increase investment in renewable energy.
Hükümet, yenilenebilir enerjiye yapılan yatırımı artırmayı planlıyor.
- maintain/meɪnˈteɪn/
sürdürmek, korumak (bir düzeyi, ilişkiyi)
It's hard to maintain a healthy diet during exams.
Sınav döneminde sağlıklı beslenmeyi sürdürmek zor.
- obstacle/ˈɑːbstəkəl/
engel, mâni
Lack of money was the biggest obstacle to her studies.
Para yokluğu öğrenimindeki en büyük engeldi.
- obtain/əbˈteɪn/
elde etmek, almak (resmî)
You must obtain a visa before you travel.
Seyahat etmeden önce vize almanız gerekir.
- phase/feɪz/
aşama, evre, safha
The first phase of the project ends in May.
Projenin ilk aşaması Mayıs'ta bitiyor.
- resolve/rɪˈzɑːlv/
çözmek, halletmek (sorun, anlaşmazlık)
The two friends finally resolved their argument.
İki arkadaş sonunda tartışmalarını çözdü.
- scratch/skrætʃ/
sıfırdan (from scratch)
My mother makes bread from scratch every weekend.
Annem her hafta sonu ekmeği sıfırdan yapar.
- seek/siːk/
aramak, peşinde olmak; (yardım, tavsiye) istemek
If the pain continues, seek medical advice.
Ağrı devam ederse doktora danışın.
- sustain/səˈsteɪn/
sürdürmek, devam ettirmek
It is hard to sustain your motivation for months.
Motivasyonunu aylarca sürdürmek zordur.
- undertake/ˌʌndərˈteɪk/
üstlenmek, girişmek (bir işe)
The city undertook a huge project to clean the river.
Belediye nehri temizlemek için dev bir projeye girişti.
Öğretmen misin?
Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.