Felsefi Kavramlar ile ilgili İngilizce kelimeler
20 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.
- ethics/ˈɛθɪks/
etik, ahlak ilkeleri
Journalists must follow a strict code of ethics.
Gazeteciler katı bir etik kurallar bütününe uymak zorunda.
- humanity/hjuːˈmænəti/
insanlık (bütün insanlar)
Clean water is important for all of humanity.
Temiz su bütün insanlık için önemlidir.
- doctrine/ˈdɑːktrɪn/
doktrin, öğreti, ilke bütünü
The court explained the legal doctrine behind its decision.
Mahkeme kararının arkasındaki hukuki doktrini açıkladı.
- rationality/ˌræʃəˈnæləti/
akılcılık, akla uygunluk
Fear can easily overcome rationality in a crisis.
Kriz anında korku akılcılığı kolayca bastırabilir.
- virtue/ˈvɜːrtʃuː/
erdem, iyi huy
Patience is a virtue, especially when you teach children.
Sabır bir erdemdir, özellikle çocuklara öğretirken.
- abstraction/æbˈstrækʃən/
soyutlama, soyut kavram
Freedom is an abstraction that is hard to define.
Özgürlük tanımlaması zor soyut bir kavramdır.
- axiom/ˈæksiəm/
aksiyom; kanıtlanmaya gerek duyulmadan doğru kabul edilen temel ilke veya önerme
It is an axiom of democracy that citizens have the right to vote.
Vatandaşların oy hakkı olduğu, demokrasinin temel aksiyomlarından biridir.
- dialectic/ˌdaɪəˈlɛktɪk/
diyalektik; tez ve antitezin çatışmasından senteze ulaşan düşünce ve tartışma yöntemi
Hegel's dialectic moves through thesis, antithesis, and synthesis to reveal deeper truths.
Hegel'in diyalektiği, tez, antitez ve sentez aşamalarından geçerek daha derin gerçekleri ortaya çıkarır.
- doctrinal/ˈdɑːktrɪnəl/
öğretiye ilişkin, doktrinel
The two judges had a deep doctrinal disagreement.
İki yargıç arasında derin bir doktrinel anlaşmazlık vardı.
- dogma/ˈdɔːɡmə/
dogma; sorgusuz sualsiz kabul edilen inanç veya öğreti; katı ve değişmez ilke
Religious dogma often resists revision even in the face of new evidence.
Dini dogma, yeni kanıtlar karşısında bile çoğunlukla değişime direnir.
- epistemology/ɪˌpɪstɪˈmɑːlədʒi/
epistemoloji, bilgikuramı; bilginin kaynağını, kapsamını ve geçerliliğini inceleyen felsefe dalı
Epistemology examines what it means to 'know' something, as opposed to merely believing it.
Epistemoloji, bir şeye sadece inanmak yerine onu gerçekten 'bilmek' ne anlama gelir sorusunu inceler.
- existential/ˌɛɡzɪˈstɛnʃəl/
varoluşsal; insan varoluşunun anlamı ve özgürlüğüyle ilgili; ya da bir varlığın temel varlığını tehdit eden
Climate change poses an existential threat to many low-lying island nations.
İklim değişikliği, pek çok alçak rakımlı ada ülkesi için varoluşsal bir tehdit oluşturmaktadır.
- hegemony/hɪˈdʒɛməni/
hegemonya; bir devletin, grubun veya ideolojinin diğerleri üzerindeki siyasi, kültürel ya da ekonomik üstünlüğü ve yönlendirici gücü
Gramsci argued that bourgeois hegemony is maintained through culture and consent, not just coercion.
Gramsci, burjuva hegemonyanın yalnızca zor yoluyla değil, kültür ve rıza yoluyla sürdürüldüğünü savundu.
- nihilism/ˈnaɪɪlɪzəm/
nihilizm; hayatın, değerlerin ve gerçekliğin anlamdan yoksun olduğunu savunan felsefi tutum
Nietzsche diagnosed nihilism as the great crisis of European culture after the 'death of God'.
Nietzsche, nihilizmi 'Tanrı'nın ölümü'nün ardından Avrupa kültürünün büyük krizi olarak teşhis etti.
- ontology/ɑːnˈtɑːlədʒi/
ontoloji; varlığın doğasını ve temel yapısını inceleyen felsefe dalı
Ontology asks the most fundamental question of all: why is there something rather than nothing?
Ontoloji tüm soruların en temelini sorar: neden hiçlik yerine bir şeyler var?
- phenomenology/fɪˌnɑːmɪˈnɑːlədʒi/
fenomenoloji; deneyimlerin bilinçte nasıl göründüğünü, öznel yaşanmışlığı inceleyen felsefi yöntem
Husserl's phenomenology begins by setting aside assumptions about external reality and focusing on lived experience.
Husserl'in fenomenolojisi, dış gerçeklik hakkındaki varsayımları bir kenara bırakarak yaşanmış deneyime odaklanmakla başlar.
- pragmatism/ˈpræɡmətɪzəm/
pragmatizm; bir fikrin ya da eylemin pratik sonuçlarına ve işe yararlılığına göre değerlendirilmesi gerektiğini savunan felsefi yaklaşım
American pragmatism, developed by James and Dewey, holds that truth is what works in practice.
James ve Dewey tarafından geliştirilen Amerikan pragmatizmi, gerçeğin pratikte işe yarayan olduğunu savunur.
- presuppose/ˌpriːsəˈpoʊz/
önceden varsaymak, (bir şeyin varlığını) ön koşul saymak
The course presupposes some basic knowledge of maths.
Ders temel düzeyde matematik bilgisini önceden varsayıyor.
- tautology/tɔːˈtɑːlədʒi/
totoloji; bir ifadenin yalnızca kendini tekrar etmesi; mantıkta her koşulda doğru olan önerme
'Either it will rain or it won't' is a tautology, it cannot possibly be false.
'Ya yağmur yağar ya yağmaz' bir totolojidur, asla yanlış olamaz.
- teleological/ˌtɛliəˈlɑːdʒɪkəl/
teleolojik; olayları son amaca veya hedefe göre açıklayan; amaçbilimsel
A teleological argument for God's existence claims the universe's order implies a designer.
Tanrı'nın varlığına ilişkin teleolojik argüman, evrenin düzeninin bir tasarımcıya işaret ettiğini ileri sürer.
Öğretmen misin?
Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.