Ana içeriğe geç

Mantık ve Akıl Yürütme ile ilgili İngilizce kelimeler

65 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.

  • anticipate/ænˈtɪsɪpeɪt/

    öngörmek, beklemek, tahmin etmek

    We didn't anticipate so many people at the event.

    Etkinlikte bu kadar çok insan olacağını tahmin etmemiştik.

  • assume/əˈsuːm/

    varsaymak, (kanıtsız) sanmak

    I assumed you were at home, so I called.

    Evde olduğunu varsaydım, o yüzden aradım.

  • assumption/əˈsʌmpʃən/

    varsayım, kabul

    Don't make assumptions about people from their clothes.

    Giysilerine bakarak insanlar hakkında varsayımda bulunma.

  • certainty/ˈsɜːrtənti/

    kesinlik, emin olma

    Nobody can say with certainty what will happen next year.

    Gelecek yıl ne olacağını kimse kesin olarak söyleyemez.

  • deduction/dɪˈdʌkʃən/

    çıkarım, akıl yürütme (tümdengelim)

    The detective solved the case by careful deduction.

    Dedektif olayı dikkatli akıl yürütmeyle çözdü.

  • exception/ɪkˈsepʃən/

    istisna

    Most English verbs are regular, but there are exceptions.

    İngilizce fiillerin çoğu düzenlidir ama istisnalar var.

  • judgment/ˈdʒʌdʒmənt/

    muhakeme, sağduyu, karar verme yeteneği

    I trust her judgment completely.

    Onun muhakemesine tamamen güveniyorum.

  • logic/ˈlɑːdʒɪk/

    mantık, akıl yürütme biçimi

    I don't understand the logic behind this rule.

    Bu kuralın arkasındaki mantığı anlamıyorum.

  • uncertainty/ʌnˈsɜːrtənti/

    belirsizlik, emin olamama

    There is a lot of uncertainty about the exam dates.

    Sınav tarihleri konusunda çok belirsizlik var.

  • acknowledge/əkˈnɑːlɪdʒ/

    kabul etmek, teslim etmek; farkında olduğunu belirtmek

    The report acknowledges that the data has significant limitations.

    Rapor, verilerin önemli sınırlılıklar taşıdığını kabul ediyor.

  • conclusive/kənˈkluːsɪv/

    kesin, şüpheye yer bırakmayan, kanıtlayıcı

    There is no conclusive evidence that the drug works.

    İlacın işe yaradığına dair kesin bir kanıt yok.

  • contradiction/ˌkɑːntrəˈdɪkʃən/

    çelişki, tutarsızlık

    There is a contradiction between what he says and what he does.

    Söyledikleriyle yaptıkları arasında bir çelişki var.

  • contradictory/ˌkɑːntrəˈdɪktəri/

    çelişkili, birbirini tutmayan

    The witnesses gave contradictory accounts of the accident.

    Tanıklar kaza hakkında birbirini tutmayan ifadeler verdi.

  • controversy/ˈkɑːntrəvɜːrsi/

    tartışma, anlaşmazlık; kamuoyunu ikiye bölen mesele

    The proposal sparked considerable controversy among educators.

    Teklif, eğitimciler arasında ciddi bir tartışma yarattı.

  • corroborate/kəˈrɑːbəreɪt/

    doğrulamak, teyit etmek (bağımsız kanıtla)

    The witness's testimony corroborated what the documents already showed.

    Tanığın ifadesi belgelerin zaten gösterdiğini teyit etti.

  • deduce/dɪˈduːs/

    tümdengelimle sonuç çıkarmak, mantıksal çıkarım yapmak

    From the footprints, the detective deduced that two people had entered the room.

    Dedektif ayak izlerinden odaya iki kişinin girdiği sonucuna vardı.

  • defensible/dɪˈfɛnsəbəl/

    savunulabilir, haklı gösterilebilir

    Her decision to leave early was perfectly defensible.

    Erken ayrılma kararı tamamen savunulabilirdi.

  • dilemma/dɪˈlɛmə/

    ikilem, çıkmaz; iki zor seçenek arasında kalma durumu

    The doctor faced an ethical dilemma when the patient refused treatment.

    Hasta tedaviyi reddedince doktor etik bir ikilemle karşılaştı.

  • discrepancy/dɪˈskrɛpənsi/

    tutarsızlık, uyuşmazlık, fark

    There's a discrepancy between the receipt and the bill.

    Fiş ile fatura arasında bir tutarsızlık var.

  • disprove/dɪsˈpruːv/

    yanlışlığını kanıtlamak, çürütmek

    The new data disproved the old theory.

    Yeni veriler eski kuramın yanlış olduğunu kanıtladı.

  • distinction/dɪˈstɪŋkʃən/

    ayrım, fark

    It's important to make a distinction between facts and opinions.

    Gerçeklerle görüşler arasında ayrım yapmak önemli.

  • fallacy/ˈfæləsi/

    yanılgı, mantık hatası; yanlış ama yaygın inanç

    It is a common fallacy that we only use ten percent of our brains.

    Beynimizin yalnızca yüzde onunu kullandığımız yaygın bir yanılgıdır.

  • flaw/flɔː/

    kusur, zayıf nokta (fikirde, planda, sistemde)

    There is a serious flaw in your argument.

    Argümanında ciddi bir kusur var.

  • framework/ˈfreɪmwɜːrk/

    çerçeve (kurallar, fikirler, yapı)

    The new law provides a framework for online safety.

    Yeni yasa çevrimiçi güvenlik için bir çerçeve sağlıyor.

  • implausible/ɪmˈplɔːzəbəl/

    akla yatkın olmayan, inandırıcı olmayan

    His excuse for being late sounded implausible.

    Geç kalma bahanesi inandırıcı gelmedi.

  • infer/ɪnˈfɜːr/

    çıkarım yapmak, sonuç çıkarmak (dolaylı bilgiden)

    From her tone, I inferred that she was not happy with the decision.

    Tonundan karardan memnun olmadığını çıkardım.

  • inference/ˈɪnfərəns/

    çıkarım, sonuç çıkarma

    From her smile, my inference was that she had passed.

    Gülümsemesinden geçtiği sonucunu çıkardım.

  • insofar as/ˌɪnsoʊˈfɑːr æz/

    -dığı ölçüde, -dığı kadarıyla

    The plan is useful insofar as it saves time.

    Plan zaman kazandırdığı ölçüde faydalı.

  • paradox/ˈpærədɑːks/

    paradoks, çelişkili gerçek; birbirine zıt ama ikisi de doğru görünen durum

    It is a paradox that the more choices we have, the less satisfied we often feel.

    Ne kadar çok seçeneğimiz olursa o kadar az tatmin olduğumuz bir paradokstur.

  • paradoxically/ˌperəˈdɑːksɪkli/

    paradoksal olarak, garip bir biçimde (beklenenin tersine)

    Paradoxically, the more choices we have, the harder it is to decide.

    Paradoksal olarak, ne kadar çok seçeneğimiz olursa karar vermek o kadar zorlaşıyor.

  • plausible/ˈplɔːzɪbəl/

    makul görünen, akla yatkın, inandırıcı

    His explanation was plausible, but we still needed evidence.

    Açıklaması akla yatkındı ama yine de kanıta ihtiyacımız vardı.

  • plausibly/ˈplɔːzəbli/

    makul biçimde, akla yatkın şekilde, inandırıcı olarak

    The theory plausibly explains why the birds left.

    Kuram kuşların neden gittiğini makul biçimde açıklıyor.

  • precedent/ˈprɛsɪdənt/

    emsal, örnek (önceki olay ya da karar)

    This decision will set a precedent for similar cases.

    Bu karar benzer davalar için emsal oluşturacak.

  • rationality/ˌræʃəˈnæləti/

    akılcılık, akla uygunluk

    Fear can easily overcome rationality in a crisis.

    Kriz anında korku akılcılığı kolayca bastırabilir.

  • refute/rɪˈfjuːt/

    çürütmek, kanıtla yalanlamak

    The study refutes the claim that multitasking improves productivity.

    Çalışma, çoklu görevin verimliliği artırdığı iddiasını çürütüyor.

  • scrutinize/ˈskruːtɪnaɪz/

    dikkatle incelemek, titizlikle araştırmak

    The committee scrutinized every line of the proposed budget.

    Komite önerilen bütçenin her satırını titizlikle inceledi.

  • scrutiny/ˈskruːtəni/

    titiz inceleme, sıkı denetim

    The new plan is under close scrutiny.

    Yeni plan sıkı bir inceleme altında.

  • skeptical/ˈskɛptɪkəl/

    şüpheci, kuşkucu; kolay kolay inanmayan

    Many scientists remain skeptical about the long-term effects of the treatment.

    Pek çok bilim insanı tedavinin uzun vadeli etkileri konusunda şüpheci olmaya devam ediyor.

  • undermine/ˌʌndərˈmaɪn/

    zayıflatmak, baltalamak, temelini sarsmak

    These new findings undermine the central thesis of the study.

    Bu yeni bulgular çalışmanın ana tezini zayıflatıyor.

  • validity/vəˈlɪdəti/

    geçerlilik, sağlamlık (bir iddianın, sonucun)

    Some experts question the validity of the survey.

    Bazı uzmanlar anketin geçerliliğini sorguluyor.

  • warrant/ˈwɔːrənt/

    gerektirmek, haklı kılmak

    The problem is serious enough to warrant a meeting.

    Sorun bir toplantıyı gerektirecek kadar ciddi.

  • asymmetry/eɪˈsɪmətri/

    dengesizlik, eşitsizlik (iki taraf arasında güç, bilgi bakımından)

    There is a clear asymmetry of power between the company and its workers.

    Şirket ile çalışanları arasında açık bir güç dengesizliği var.

  • axiom/ˈæksiəm/

    aksiyom; kanıtlanmaya gerek duyulmadan doğru kabul edilen temel ilke veya önerme

    It is an axiom of democracy that citizens have the right to vote.

    Vatandaşların oy hakkı olduğu, demokrasinin temel aksiyomlarından biridir.

  • causation/kɔːˈzeɪʃən/

    nedensellik, neden-sonuç ilişkisi

    The study shows a link between sleep and grades, but not causation.

    Çalışma uyku ile notlar arasında bir bağ gösteriyor ama nedensellik göstermiyor.

  • caveat/ˈkæviɑːt/

    çekince, kayıt, uyarı (bir ifadeye eklenen sınırlama)

    The plan is good, with one caveat: it is expensive.

    Plan iyi, tek bir çekinceyle: pahalı.

  • contention/kənˈtenʃən/

    iddia, savunulan görüş

    It is my contention that the test is too difficult.

    Benim görüşüm, sınavın fazla zor olduğu yönünde.

  • contingent on/kənˈtɪndʒənt ɑːn/

    -e bağlı, -e koşullu

    The job offer is contingent on a successful interview.

    İş teklifi başarılı bir mülakata bağlı.

  • corroboration/kəˌrɑːbəˈreɪʃən/

    doğrulama, teyit (başka bir kaynaktan gelen destek)

    The journalist waited for corroboration before publishing the story.

    Gazeteci haberi yayımlamadan önce teyit bekledi.

  • dialectic/ˌdaɪəˈlɛktɪk/

    diyalektik; tez ve antitezin çatışmasından senteze ulaşan düşünce ve tartışma yöntemi

    Hegel's dialectic moves through thesis, antithesis, and synthesis to reveal deeper truths.

    Hegel'in diyalektiği, tez, antitez ve sentez aşamalarından geçerek daha derin gerçekleri ortaya çıkarır.

  • epistemology/ɪˌpɪstɪˈmɑːlədʒi/

    epistemoloji, bilgikuramı; bilginin kaynağını, kapsamını ve geçerliliğini inceleyen felsefe dalı

    Epistemology examines what it means to 'know' something, as opposed to merely believing it.

    Epistemoloji, bir şeye sadece inanmak yerine onu gerçekten 'bilmek' ne anlama gelir sorusunu inceler.

  • equivocate/ɪˈkwɪvəkeɪt/

    muğlak konuşmak, net bir tavır almaktan kaçınmak; yoruma açık ifadeler kullanarak aldatmak ya da taahhütten kaçınmak

    When asked directly about the budget cuts, the minister equivocated for ten minutes without giving a clear answer.

    Bütçe kesintileri hakkında doğrudan sorulduğunda bakan, net bir yanıt vermeksizin on dakika boyunca muğlak konuştu.

  • existential/ˌɛɡzɪˈstɛnʃəl/

    varoluşsal; insan varoluşunun anlamı ve özgürlüğüyle ilgili; ya da bir varlığın temel varlığını tehdit eden

    Climate change poses an existential threat to many low-lying island nations.

    İklim değişikliği, pek çok alçak rakımlı ada ülkesi için varoluşsal bir tehdit oluşturmaktadır.

  • falsehood/ˈfɔːlshʊd/

    yalan, asılsız bilgi

    The website was full of falsehoods about the vaccine.

    Web sitesi aşı hakkında asılsız bilgilerle doluydu.

  • inferential/ˌɪnfəˈrenʃəl/

    çıkarımsal, çıkarıma dayalı

    The test includes inferential questions about the text.

    Sınav metinle ilgili çıkarım soruları içeriyor.

  • nihilism/ˈnaɪɪlɪzəm/

    nihilizm; hayatın, değerlerin ve gerçekliğin anlamdan yoksun olduğunu savunan felsefi tutum

    Nietzsche diagnosed nihilism as the great crisis of European culture after the 'death of God'.

    Nietzsche, nihilizmi 'Tanrı'nın ölümü'nün ardından Avrupa kültürünün büyük krizi olarak teşhis etti.

  • obfuscate/ˈɑːbfəskeɪt/

    kasıtlı olarak belirsizleştirmek, anlaşılmasını güçleştirmek; (bir şeyi) karartmak, muğlaklaştırmak

    The report uses dense technical language to obfuscate rather than explain the company's losses.

    Rapor, şirketin zararlarını açıklamak yerine gizlemek amacıyla ağır teknik dil kullanıyor.

  • pernicious/pərˈnɪʃəs/

    sinsi ve yıkıcı biçimde zararlı; etkisi hemen belli olmayan ama zamanla ciddi hasar veren

    The pernicious influence of misinformation spreads through social networks before anyone can correct it.

    Yanlış bilginin sinsi etkisi, kimse düzeltme fırsatı bulamadan sosyal ağlar aracılığıyla yayılır.

  • phenomenology/fɪˌnɑːmɪˈnɑːlədʒi/

    fenomenoloji; deneyimlerin bilinçte nasıl göründüğünü, öznel yaşanmışlığı inceleyen felsefi yöntem

    Husserl's phenomenology begins by setting aside assumptions about external reality and focusing on lived experience.

    Husserl'in fenomenolojisi, dış gerçeklik hakkındaki varsayımları bir kenara bırakarak yaşanmış deneyime odaklanmakla başlar.

  • pragmatism/ˈpræɡmətɪzəm/

    pragmatizm; bir fikrin ya da eylemin pratik sonuçlarına ve işe yararlılığına göre değerlendirilmesi gerektiğini savunan felsefi yaklaşım

    American pragmatism, developed by James and Dewey, holds that truth is what works in practice.

    James ve Dewey tarafından geliştirilen Amerikan pragmatizmi, gerçeğin pratikte işe yarayan olduğunu savunur.

  • presuppose/ˌpriːsəˈpoʊz/

    önceden varsaymak, (bir şeyin varlığını) ön koşul saymak

    The course presupposes some basic knowledge of maths.

    Ders temel düzeyde matematik bilgisini önceden varsayıyor.

  • refutation/ˌrefjuˈteɪʃən/

    çürütme, (bir iddianın) yanlışlığını gösterme

    The scientist published a detailed refutation of the claim.

    Bilim insanı iddianın ayrıntılı bir çürütmesini yayımladı.

  • specious/ˈspiːʃəs/

    görünürde makul ama özünde yanıltıcı; yüzeysel olarak geçerli görünen fakat temelsiz olan

    The committee rejected the specious argument that cutting arts funding would improve academic performance.

    Komite, sanat bütçesini kısmanın akademik başarıyı artıracağına dair yanıltıcı argümanı reddetti.

  • tautology/tɔːˈtɑːlədʒi/

    totoloji; bir ifadenin yalnızca kendini tekrar etmesi; mantıkta her koşulda doğru olan önerme

    'Either it will rain or it won't' is a tautology, it cannot possibly be false.

    'Ya yağmur yağar ya yağmaz' bir totolojidur, asla yanlış olamaz.

  • teleological/ˌtɛliəˈlɑːdʒɪkəl/

    teleolojik; olayları son amaca veya hedefe göre açıklayan; amaçbilimsel

    A teleological argument for God's existence claims the universe's order implies a designer.

    Tanrı'nın varlığına ilişkin teleolojik argüman, evrenin düzeninin bir tasarımcıya işaret ettiğini ileri sürer.

  • tendentious/tɛnˈdɛnʃəs/

    belirli bir amacı ya da bakış açısını desteklemek için yazılmış veya tasarlanmış; taraflı, yönlendirici

    The documentary was criticized for its tendentious framing of historical events.

    Belgesel, tarihsel olayları yönlendirici bir çerçevede sunduğu için eleştirildi.

Bu kelimeleri vodid'de eşleştirerek çalışKayıt olmadan bir eşleştirme seti çöz. Unuttuğun kelime, tekrar zamanı gelince yeniden karşına çıkar.Kayıt olmadan dene

Öğretmen misin?

Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.

Benzer listeler