Ana içeriğe geç

Sıklık ve Sıra ile ilgili İngilizce kelimeler

91 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.

  • begin/bɪˈɡɪn/

    başlamak, başlatmak

    The lesson begins at nine o'clock.

    Ders saat dokuzda başlıyor.

  • end/end/

    son, bitiş

    We left at the end of the film.

    Filmin sonunda çıktık.

  • first/fɜːrst/

    birinci, ilk

    This is my first visit to Izmir.

    Bu, İzmir'e ilk ziyaretim.

  • last/læst/

    geçen (hafta, yıl vb.)

    I visited my grandparents last weekend.

    Geçen hafta sonu büyükannemlerin yanına gittim.

  • later/ˈleɪtər/

    sonra, daha sonra

    See you later!

    Sonra görüşürüz!

  • next/nekst/

    gelecek, bir sonraki

    See you next week.

    Gelecek hafta görüşürüz.

  • quick/kwɪk/

    çabuk, kısa süren, hızlı

    Can I ask you a quick question?

    Sana kısa bir soru sorabilir miyim?

  • start/stɑːrt/

    başlamak, başlatmak

    School starts at half past eight.

    Okul sekiz buçukta başlıyor.

  • ago/əˈɡoʊ/

    önce (geçmişte belirli bir süre önce)

    I met her two years ago.

    Onu iki yıl önce tanıdım.

  • at first/æt fɜːrst/

    başta, ilk başta (başlangıçtaki durum; sonradan değişti)

    At first I didn't like the city, but now I love it.

    Başta şehri sevmedim, ama şimdi çok seviyorum.

  • constantly/ˈkɑːnstəntli/

    sürekli olarak, durmadan (hiç ara vermeden)

    He's constantly checking his phone.

    Durmadan telefonuna bakıyor.

  • continue/kənˈtɪnjuː/

    devam etmek, sürmek

    The rain continued all day.

    Yağmur bütün gün sürdü.

  • daily/ˈdeɪli/

    günlük, her günkü

    Walking is part of my daily routine.

    Yürümek günlük rutinimin bir parçası.

  • eventually/ɪˈvɛntʃuəli/

    eninde sonunda, sonunda (uzun süre veya çok denemeden sonra)

    I eventually found my keys after looking everywhere.

    Her yere baktıktan sonra anahtarlarımı eninde sonunda buldum.

  • ever/ˈevər/

    hiç (soru ve olumsuzda); şimdiye kadar

    Have you ever been to Antalya?

    Hiç Antalya'ya gittin mi?

  • final/ˈfaɪnəl/

    son, sonuncu

    This is the final question of the test.

    Bu, testin son sorusu.

  • finally/ˈfaɪnəli/

    en sonunda, sonunda (uzun bir bekleme veya çabanın ardından, sevinç veya rahatlama hissiyle)

    After three attempts, she finally passed the driving test.

    Üç denemeden sonra sonunda ehliyet sınavını geçti.

  • for a while/fər ə waɪl/

    bir süre, bir süreliğine (belirsiz ama çok uzun olmayan bir zaman)

    I lived in London for a while.

    Londra'da bir süre yaşadım.

  • frequently/ˈfriːkwəntli/

    sık sık, sıklıkla

    She frequently travels for work.

    İş için sık sık seyahat ediyor.

  • future/ˈfjuːtʃər/

    gelecek

    Nobody knows what will happen in the future.

    Gelecekte ne olacağını kimse bilmiyor.

  • gradually/ˈɡrædʒuəli/

    yavaş yavaş, kademeli olarak (adım adım, fark edilmeden)

    Her English gradually improved over the year.

    İngilizcesi o yıl boyunca yavaş yavaş gelişti.

  • hardly/ˈhɑːrdli/

    neredeyse hiç, zar zor

    I can hardly hear you.

    Seni zar zor duyuyorum.

  • immediately/ɪˈmiːdiətli/

    hemen, derhal (hiç vakit kaybetmeden)

    Call me immediately if there's a problem.

    Bir sorun olursa hemen ara.

  • lately/ˈleɪtli/

    son zamanlarda (özellikle değişim veya olumsuzluk bağlamında)

    He's been acting strange lately.

    Son zamanlarda garip davranıyor.

  • moment/ˈmoʊmənt/

    an, kısa süre

    Can you wait a moment? I'm on the phone.

    Bir dakika bekleyebilir misin? Telefondayım.

  • normally/ˈnɔːrməli/

    normalde, genellikle

    I normally go to bed at ten on school nights.

    Ertesi gün okul varsa normalde saat onda yatarım.

  • once/wʌns/

    bir kez, bir defa

    I only did it once, I won't do it again.

    Bunu yalnızca bir kez yaptım, bir daha yapmayacağım.

  • rarely/ˈrɛrli/

    nadiren, seyrek olarak

    I rarely eat fast food.

    Nadiren fast food yerim.

  • recently/ˈriːsəntli/

    yakın zamanda, son zamanlarda

    I recently moved to a new apartment.

    Yakın zamanda yeni bir daireye taşındım.

  • regular/ˈreɡjələr/

    düzenli

    Regular exercise is good for your health.

    Düzenli egzersiz sağlığa iyi gelir.

  • regularly/ˈrɛɡjələrli/

    düzenli olarak (belirli aralıklarla, bir programa bağlı)

    You should exercise regularly to stay healthy.

    Sağlıklı kalmak için düzenli olarak egzersiz yapmalısın.

  • semester/sɪˈmɛstər/

    dönem, yarıyıl

    The fall semester starts in September.

    Güz dönemi Eylül'de başlıyor.

  • since/sɪns/

    -den beri

    I have lived here since 2019.

    2019'dan beri burada yaşıyorum.

  • soon/suːn/

    yakında, birazdan, kısa süre sonra

    Dinner will be ready soon.

    Yemek birazdan hazır olur.

  • spend/spɛnd/

    harcamak (para)

    I spent €80 on shoes last week.

    Geçen hafta ayakkabıya 80 avro harcadım.

  • suddenly/ˈsʌdənli/

    aniden, birden

    Suddenly the lights went out.

    Birden ışıklar söndü.

  • term/tɜːrm/

    dönem (okul)

    The new term starts in September.

    Yeni dönem eylülde başlıyor.

  • twice/twaɪs/

    iki kez, iki defa

    I called him twice but he didn't answer.

    Onu iki kez aradım ama cevap vermedi.

  • used to/ˈjuːs tu/

    eskiden -erdi (artık değil)

    I used to play football every Saturday.

    Eskiden her cumartesi futbol oynardım.

  • usual/ˈjuːʒuəl/

    her zamanki, olağan

    Let's meet at the usual place.

    Her zamanki yerde buluşalım.

  • weekly/ˈwiːkli/

    haftalık

    We have a weekly meeting on Fridays.

    Cuma günleri haftalık toplantımız var.

  • while/waɪl/

    -iken, -dığı sırada

    I listen to music while I cook.

    Yemek yaparken müzik dinlerim.

  • afterwards/ˈæftərwərdz/

    sonra, ardından, sonradan

    We had dinner and went for a walk afterwards.

    Akşam yemeği yedik, ardından yürüyüşe çıktık.

  • ahead/əˈhed/

    ileride, önde, ileriye doğru

    Go straight ahead and turn left at the bank.

    Dümdüz ileri git ve bankadan sola dön.

  • annual/ˈænjuəl/

    yıllık, her yıl olan

    The school's annual sports day is in May.

    Okulun yıllık spor günü mayısta.

  • briefly/ˈbriːfli/

    kısaca, özetle

    Can you briefly explain the rules?

    Kuralları kısaca açıklayabilir misin?

  • current/ˈkɜːrənt/

    şimdiki, güncel, mevcut

    What is your current address?

    Şu anki adresin ne?

  • decade/ˈdekeɪd/

    on yıl

    The town has changed a lot in the last decade.

    Kasaba son on yılda çok değişti.

  • due/duː/

    beklenen, -mesi gereken (zaman); son teslim

    The train is due at 10:15.

    Trenin 10.15'te gelmesi bekleniyor.

  • meanwhile/ˈmiːnwaɪl/

    bu arada, o sırada

    Mom was cooking dinner. Meanwhile, Dad was washing the car.

    Annem akşam yemeğini pişiriyordu. Bu arada babam arabayı yıkıyordu.

  • occasionally/əˈkeɪʒənəli/

    ara sıra, arada bir

    We occasionally eat out on weekends.

    Hafta sonları ara sıra dışarıda yemek yeriz.

  • overnight/ˌoʊvərˈnaɪt/

    gece boyunca, geceyi geçirerek

    We stayed overnight at a small hotel in Safranbolu.

    Safranbolu'da küçük bir otelde geceledik.

  • pause/pɔːz/

    duraklamak, kısa ara vermek; (video) durdurmak

    She paused for a moment and then answered.

    Bir an duraksadı, sonra cevap verdi.

  • period/ˈpɪriəd/

    dönem, süre

    It was a difficult period for our family.

    Ailemiz için zor bir dönemdi.

  • previous/ˈpriːviəs/

    önceki, bir önceki

    I met him on a previous trip to Antalya.

    Onunla daha önceki bir Antalya gezisinde tanıştım.

  • recent/ˈriːsənt/

    son, yakın zamanki, yeni

    This is a recent photo of my brother.

    Bu, kardeşimin yakın zamanda çekilmiş bir fotoğrafı.

  • reschedule/ˌriːˈskedʒuːl/

    yeniden planlamak, başka bir zamana almak

    Can we reschedule our meeting for Friday?

    Toplantımızı cumaya alabilir miyiz?

  • rush/rʌʃ/

    acele, telaş; (trafik) yoğunluk

    Sorry, I'm in a rush this morning.

    Kusura bakma, bu sabah acelem var.

  • sudden/ˈsʌdən/

    ani, birdenbire olan

    A sudden noise woke the baby.

    Ani bir ses bebeği uyandırdı.

  • time-consuming/ˈtaɪm kənˌsuːmɪŋ/

    zaman alan, çok vakit isteyen

    Writing a long report by hand is very time-consuming.

    Uzun bir raporu elle yazmak çok zaman alır.

  • timeline/ˈtaɪmlaɪn/

    zaman çizelgesi, zaman şeridi

    Our history book has a timeline of important inventions.

    Tarih kitabımızda önemli icatları gösteren bir zaman çizelgesi var.

  • waste/weɪst/

    boşa harcamak, israf etmek

    Don't waste water when you brush your teeth.

    Dişlerini fırçalarken suyu boşa harcama.

  • whenever/wɛnˈɛvər/

    her ne zaman, ne zaman … -se

    Whenever I visit my grandmother, she makes börek.

    Ne zaman babaanneme gitsem börek yapar.

  • constant/ˈkɑːnstənt/

    sürekli, aralıksız

    The constant noise from the street kept me awake.

    Sokaktan gelen sürekli gürültü beni uyutmadı.

  • extend/ɪkˈstend/

    uzatmak (süre)

    We decided to extend our holiday by three days.

    Tatilimizi üç gün uzatmaya karar verdik.

  • former/ˈfɔːrmər/

    eski, önceki (görev, durum)

    My former teacher now lives in Eskişehir.

    Eski öğretmenim şimdi Eskişehir'de yaşıyor.

  • immediate/ɪˈmiːdiət/

    anında, hemen olan, acil

    The new medicine had an immediate effect.

    Yeni ilaç anında etki etti.

  • initially/ɪˈnɪʃəli/

    başlangıçta, ilk başta

    Initially, I didn't like my new school, but now I love it.

    İlk başta yeni okulumu sevmedim ama şimdi çok seviyorum.

  • interval/ˈɪntərvəl/

    aralık, ara (zaman ya da mesafe)

    The buses leave at ten-minute intervals.

    Otobüsler on dakikalık aralıklarla kalkıyor.

  • newly/ˈnuːli/

    yeni, yakın zamanda (yapılmış)

    We sat in the newly painted kitchen.

    Yeni boyanmış mutfakta oturduk.

  • pace/peɪs/

    hız, tempo

    Life in a big city moves at a fast pace.

    Büyük şehirde hayat hızlı bir tempoda akıyor.

  • postpone/poʊstˈpoʊn/

    ertelemek

    The match was postponed because of the snow.

    Maç kar yüzünden ertelendi.

  • prior/ˈpraɪər/

    önceki, daha önceki

    No prior experience is needed for this job.

    Bu iş için önceden deneyim gerekmiyor.

  • quarterly/ˈkwɔːrtərli/

    üç aylık, üç ayda bir olan

    The manager is preparing the quarterly sales report.

    Müdür üç aylık satış raporunu hazırlıyor.

  • seldom/ˈsɛldəm/

    nadiren, pek az

    We seldom go out on weeknights.

    Hafta içi akşamları nadiren dışarı çıkarız.

  • sequence/ˈsiːkwəns/

    sıra, dizi; art arda gelen olaylar

    Put the pictures in the correct sequence.

    Resimleri doğru sıraya koy.

  • throughout/θruːˈaʊt/

    boyunca (zaman); her yerinde (yer)

    It rained throughout the night.

    Bütün gece boyunca yağmur yağdı.

  • consecutive/kənˈsɛkjətɪv/

    art arda, ardışık, üst üste

    It rained for five consecutive days.

    Beş gün üst üste yağmur yağdı.

  • defer/dɪˈfɜːr/

    ertelemek, sonraya bırakmak

    He deferred his university place for a year to work abroad.

    Yurt dışında çalışmak için üniversite kaydını bir yıl erteledi.

  • persist/pərˈsɪst/

    sürmek, devam etmek (istenmeyen durum)

    If the pain persists, see a doctor.

    Ağrı sürerse bir doktora görünün.

  • precede/prɪˈsiːd/

    önce gelmek, öncesinde olmak

    A short speech preceded the dinner.

    Yemekten önce kısa bir konuşma yapıldı.

  • prompt/prɑːmpt/

    hızlı, gecikmeden yapılan, zamanında

    Thank you for your prompt reply.

    Hızlı yanıtınız için teşekkür ederim.

  • provisional/prəˈvɪʒənəl/

    geçici, şimdilik (sonra değişebilir)

    These are only provisional dates for the exam.

    Bunlar sınav için yalnızca geçici tarihler.

  • recur/rɪˈkɜːr/

    yinelenmek, tekrar ortaya çıkmak

    Call the doctor if the pain recurs.

    Ağrı yinelenirse doktoru ara.

  • retrospective/ˌretrəˈspektɪv/

    retrospektif (sanatçının eserlerini bir arada gösteren sergi)

    The museum is holding a retrospective of the painter's work.

    Müze, ressamın eserlerinden oluşan bir retrospektif düzenliyor.

  • routinely/ruːˈtiːnli/

    olağan olarak, rutin olarak, her zaman

    Passengers' bags are routinely checked at the airport.

    Havaalanında yolcuların çantaları rutin olarak kontrol edilir.

  • subsequent/ˈsʌbsɪkwənt/

    sonraki, ardından gelen

    The first lesson is free, but subsequent lessons cost money.

    İlk ders ücretsiz ama sonraki dersler ücretli.

  • henceforth/ˌhensˈfɔːrθ/

    bundan böyle, bundan sonra

    Henceforth, all forms must be submitted online.

    Bundan böyle bütün formlar internetten gönderilmelidir.

  • hitherto/ˌhɪðərˈtuː/

    şimdiye kadar, o zamana kadar

    The letters reveal a hitherto unknown side of the poet.

    Mektuplar şairin şimdiye kadar bilinmeyen bir yanını ortaya koyuyor.

  • immediacy/ɪˈmiːdiəsi/

    dolaysızlık, canlılık, insanı içine çeken yakınlık

    Live radio has an immediacy that recorded shows lack.

    Canlı radyoda, kayıtlı programlarda olmayan bir canlılık var.

  • perpetually/pərˈpetʃuəli/

    sürekli, durmadan, hep

    My little brother is perpetually hungry.

    Küçük kardeşim hep aç.

Bu kelimeleri vodid'de eşleştirerek çalışKayıt olmadan bir eşleştirme seti çöz. Unuttuğun kelime, tekrar zamanı gelince yeniden karşına çıkar.Kayıt olmadan dene

Öğretmen misin?

Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.

Benzer listeler