Ana içeriğe geç

Boyut ve Miktar ile ilgili İngilizce kelimeler

94 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.

  • a bit/ə ˈbɪt/

    biraz, azıcık (derece)

    I'm a bit tired after the long day.

    Uzun günün ardından biraz yorgunum.

  • a lot/ə ˈlɑːt/

    çok, bir sürü (a lot of + isim)

    There are a lot of people at the bus stop.

    Otobüs durağında bir sürü insan var.

  • big/bɪɡ/

    büyük (boyut)

    This is a big house.

    Bu büyük bir ev.

  • full/fʊl/

    dolu

    The bus was full, so we waited for the next one.

    Otobüs doluydu, bu yüzden bir sonrakini bekledik.

  • great/ɡreɪt/

    harika, çok iyi

    We had a great time at the beach.

    Plajda harika vakit geçirdik.

  • half/hæf/

    yarı, yarım

    Half of my friends live in Istanbul.

    Arkadaşlarımın yarısı İstanbul'da yaşıyor.

  • high/haɪ/

    yüksek (yerden uzak, uzun boylu yapı)

    The mountains near Erzurum are very high.

    Erzurum yakınlarındaki dağlar çok yüksek.

  • large/lɑːrdʒ/

    büyük, geniş

    They live in a large house with a garden.

    Bahçeli büyük bir evde yaşıyorlar.

  • long/lɔːŋ/

    uzun (boy, uzunluk)

    My sister has long black hair.

    Kız kardeşimin uzun siyah saçları var.

  • short/ʃɔːrt/

    kısa (uzunluk, boy)

    He has short brown hair.

    Kısa kahverengi saçları var.

  • small/smɔːl/

    küçük (boyut)

    I live in a small apartment.

    Küçük bir dairede yaşıyorum.

  • tall/tɔːl/

    uzun boylu; yüksek (bina, ağaç)

    My brother is very tall, almost two metres.

    Ağabeyim çok uzun boylu, neredeyse iki metre.

  • at least/ət ˈliːst/

    en az, en azından (sayı, miktar)

    You should sleep at least seven hours a night.

    Gecede en az yedi saat uyumalısın.

  • deep/diːp/

    derin

    The lake is very deep in the middle.

    Göl ortasında çok derin.

  • distance/ˈdɪstəns/

    mesafe, uzaklık

    What's the distance from Ankara to İzmir?

    Ankara ile İzmir arası mesafe ne kadar?

  • double/ˈdʌbəl/

    çift, iki kişilik; iki katı

    I'd like a double room for two nights, please.

    İki gece için çift kişilik bir oda istiyorum, lütfen.

  • empty/ˈempti/

    boş

    The fridge is empty, so let's go shopping.

    Buzdolabı boş, hadi alışverişe gidelim.

  • extra/ˈekstrə/

    ek, fazladan, ilave

    Bring an extra jacket in case it gets cold.

    Hava soğursa diye fazladan bir ceket getir.

  • fill/fɪl/

    doldurmak, dolmak

    Can you fill the glass with water?

    Bardağı suyla doldurabilir misin?

  • heavy/ˈhevi/

    ağır

    This box is too heavy for me to carry.

    Bu kutu benim taşıyamayacağım kadar ağır.

  • height/haɪt/

    boy; yükseklik

    Our new teacher is of medium height and has short hair.

    Yeni öğretmenimiz orta boylu ve kısa saçlı.

  • level/ˈlɛvəl/

    seviye, düzey

    My English is at an intermediate level now.

    İngilizcem şu an orta seviyede.

  • low/loʊ/

    düşük (miktar, düzey, fiyat)

    Cook the soup on a low heat for ten minutes.

    Çorbayı kısık ateşte on dakika pişir.

  • million/ˈmɪljən/

    milyon

    Istanbul is home to more than fifteen million people.

    İstanbul'da on beş milyondan fazla insan yaşıyor.

  • mostly/ˈmoʊstli/

    çoğunlukla, büyük ölçüde

    I mostly eat at home during the week.

    Hafta içi çoğunlukla evde yemek yerim.

  • pair/per/

    çift (iki parçalı ya da birlikte kullanılan şey)

    I need a new pair of shoes for school.

    Okul için yeni bir çift ayakkabıya ihtiyacım var.

  • part/pɑːrt/

    parça, bölüm, kısım

    The first part of the film is a bit slow.

    Filmin ilk bölümü biraz yavaş.

  • piece/piːs/

    parça, dilim; tane (sayılamayan isimle)

    Can I have another piece of cake?

    Bir dilim kek daha alabilir miyim?

  • several/ˈsevrəl/

    birkaç (ikiden fazla ama çok değil)

    I called you several times yesterday.

    Dün seni birkaç kez aradım.

  • single/ˈsɪŋɡəl/

    tek, bir tane; tek kişilik

    I'd like a single room for three nights.

    Üç gece için tek kişilik bir oda istiyorum.

  • size/saɪz/

    beden, numara (giysi, ayakkabı)

    What size are you?

    Kaç beden giyiyorsun?

  • weight/weɪt/

    ağırlık; kilo (insanın)

    What's the weight of this suitcase?

    Bu bavulun ağırlığı ne kadar?

  • whole/hoʊl/

    bütün, tüm, tamamı

    We spent the whole day at the beach.

    Bütün günü plajda geçirdik.

  • wide/waɪd/

    geniş, enli

    The river is very wide here.

    Nehir burada çok geniş.

  • amount/əˈmaʊnt/

    miktar, tutar

    Add a small amount of salt to the soup.

    Çorbaya az miktarda tuz ekle.

  • billion/ˈbɪljən/

    milyar

    About eight billion people live on Earth.

    Dünyada yaklaşık sekiz milyar insan yaşıyor.

  • block/blɑːk/

    kalıp, blok, iri parça

    She cut a block of cheese into small pieces.

    Bir kalıp peyniri küçük parçalara böldü.

  • contain/kənˈteɪn/

    içermek, içinde bulundurmak

    This box contains old photos.

    Bu kutuda eski fotoğraflar var.

  • divide/dɪˈvaɪd/

    bölmek, ayırmak, paylaştırmak

    The teacher divided the class into four groups.

    Öğretmen sınıfı dört gruba ayırdı.

  • dozen/ˈdʌzən/

    düzine (on iki tane)

    I bought a dozen eggs at the market.

    Pazardan bir düzine yumurta aldım.

  • enormous/ɪˈnɔːrməs/

    kocaman, devasa, muazzam

    They live in an enormous house by the sea.

    Deniz kenarında kocaman bir evde yaşıyorlar.

  • entire/ɪnˈtaɪər/

    bütün, tüm, tamamı

    I spent the entire weekend studying for the exam.

    Bütün hafta sonunu sınava çalışarak geçirdim.

  • equal/ˈiːkwəl/

    eşit, denk

    Cut the cake into eight equal pieces.

    Pastayı sekiz eşit parçaya kes.

  • fully/ˈfʊli/

    tamamen, tam olarak

    The hotel is fully booked this weekend.

    Otel bu hafta sonu tamamen dolu.

  • gap/ɡæp/

    boşluk, aralık, açıklık

    The cat got out through a gap in the fence.

    Kedi çitteki bir boşluktan dışarı çıktı.

  • halfway/ˌhæfˈweɪ/

    yarı yolda, yarısında, ortasında

    We stopped halfway to have lunch.

    Öğle yemeği yemek için yarı yolda durduk.

  • increase/ɪnˈkriːs/

    artmak, artırmak

    The number of students in our school increased this year.

    Bu yıl okulumuzdaki öğrenci sayısı arttı.

  • layer/ˈleɪər/

    katman, tabaka, kat

    The cake has three layers of chocolate.

    Pastada üç kat çikolata var.

  • length/leŋθ/

    uzunluk, boy

    What is the length of this room?

    Bu odanın uzunluğu ne kadar?

  • limit/ˈlɪmɪt/

    sınır, limit, üst sınır

    The speed limit here is 50 kilometres an hour.

    Burada hız sınırı saatte 50 kilometre.

  • major/ˈmeɪdʒər/

    büyük, önemli, başlıca

    Traffic is a major problem in big cities.

    Trafik büyük şehirlerde önemli bir sorundur.

  • measure/ˈmeʒər/

    ölçmek

    Measure the window before you buy new curtains.

    Yeni perde almadan önce pencereyi ölç.

  • narrow/ˈnæroʊ/

    dar, ensiz

    The streets in the old town are very narrow.

    Eski şehirdeki sokaklar çok dar.

  • none/nʌn/

    hiçbiri, hiç

    None of my friends could come to the party.

    Arkadaşlarımdan hiçbiri partiye gelemedi.

  • per/pɜːr/

    başına, her biri için; -de (bir)

    The tickets cost 200 lira per person.

    Biletler kişi başı 200 lira.

  • percentage/pərˈsentɪdʒ/

    yüzde, oran

    What percentage of the students walk to school?

    Öğrencilerin yüzde kaçı okula yürüyerek gidiyor?

  • pile/paɪl/

    yığın, küme

    There's a pile of dirty clothes on the floor.

    Yerde bir yığın kirli giysi var.

  • rate/reɪt/

    oran; kur, ücret (birim başına)

    The exchange rate is better at the bank today.

    Döviz kuru bugün bankada daha iyi.

  • run out/rʌn ˈaʊt/

    tükenmek, bitmek

    We've run out of milk, so I'll go to the store.

    Sütümüz bitti, o yüzden markete gideceğim.

  • scale/skeɪl/

    ölçek, boyut, çap

    We didn't understand the scale of the problem.

    Sorunun boyutunu anlamamıştık.

  • significant/sɪɡˈnɪfɪkənt/

    önemli, kayda değer

    There has been a significant increase in the number of cyclists in our city.

    Şehrimizdeki bisikletli sayısında kayda değer bir artış oldu.

  • slightly/ˈslaɪtli/

    biraz, hafifçe, azıcık

    This shirt is slightly too big for me.

    Bu gömlek bana biraz büyük.

  • thick/θɪk/

    kalın

    She wore a thick coat because it was snowing.

    Kar yağdığı için kalın bir palto giydi.

  • tiny/ˈtaɪni/

    minicik, küçücük

    They live in a tiny flat near the station.

    İstasyonun yakınında minicik bir dairede yaşıyorlar.

  • unit/ˈjuːnɪt/

    birim, ölçü birimi

    The metre is a unit of length.

    Metre bir uzunluk birimidir.

  • volume/ˈvɑːljuːm/

    ses düzeyi, ses

    Can you turn the volume down, please?

    Sesi kısabilir misin lütfen?

  • weigh/weɪ/

    tartmak

    The shop assistant weighed the apples.

    Tezgâhtar elmaları tarttı.

  • additional/əˈdɪʃənəl/

    ek, ilave, fazladan

    There is an additional charge for extra luggage.

    Fazla bagaj için ek ücret var.

  • barely/ˈberli/

    zar zor, güçbela, ancak

    I was so tired that I could barely keep my eyes open.

    O kadar yorgundum ki gözlerimi zar zor açık tutabiliyordum.

  • batch/bætʃ/

    bir seferde yapılan miktar, parti

    I baked a batch of cookies for the neighbours.

    Komşular için bir tepsi kurabiye pişirdim.

  • broad/brɔːd/

    geniş (kapsamlı); genel

    The shop sells a broad range of books.

    Dükkân çok çeşitli kitaplar satıyor.

  • capacity/kəˈpæsəti/

    kapasite, alabileceği miktar

    The stadium has a capacity of 40,000 people.

    Stadyumun 40.000 kişilik kapasitesi var.

  • considerable/kənˈsɪdərəbəl/

    hatırı sayılır, epey, önemli ölçüde

    The repairs cost a considerable amount of money.

    Onarımlar epey bir paraya mal oldu.

  • entirely/ɪnˈtaɪərli/

    tamamen, bütünüyle

    The cake was made entirely by my little brother.

    Pasta tamamen küçük kardeşim tarafından yapıldı.

  • expand/ɪkˈspænd/

    genişlemek, büyümek; genişletmek

    The company plans to expand into new markets next year.

    Şirket gelecek yıl yeni pazarlara açılmayı planlıyor.

  • extent/ɪkˈstɛnt/

    derece, ölçü, boyut

    I agree with you to some extent.

    Sana bir dereceye kadar katılıyorum.

  • fragment/ˈfræɡmənt/

    parça, kırıntı, kırık parça

    We found fragments of old pottery in the field.

    Tarlada eski çömlek parçaları bulduk.

  • handful/ˈhændfʊl/

    birkaç, az sayıda

    Only a handful of students came to the meeting.

    Toplantıya yalnızca birkaç öğrenci geldi.

  • lack/læk/

    eksiklik, yokluk, yetersizlik

    Lack of sleep makes it hard to concentrate.

    Uykusuzluk konsantre olmayı zorlaştırır.

  • majority/məˈdʒɔːrəti/

    çoğunluk, büyük kısım

    The majority of students in our class live near the school.

    Sınıfımızdaki öğrencilerin çoğu okulun yakınında yaşıyor.

  • measurement/ˈmɛʒərmənt/

    ölçü (boy, en, uzunluk)

    The tailor wrote down all my measurements before cutting the cloth.

    Terzi kumaşı kesmeden önce bütün ölçülerimi not etti.

  • minor/ˈmaɪnər/

    küçük, önemsiz, ufak

    There are a few minor mistakes in your essay.

    Kompozisyonunda birkaç küçük hata var.

  • range/reɪndʒ/

    yelpaze, çeşitlilik

    The shop sells a wide range of shoes.

    Mağaza çok çeşitli ayakkabılar satıyor.

  • roughly/ˈrʌfli/

    yaklaşık olarak, aşağı yukarı

    The trip takes roughly two hours.

    Yolculuk aşağı yukarı iki saat sürüyor.

  • shortage/ˈʃɔːrtɪdʒ/

    kıtlık, eksiklik, yetersizlik

    There is a shortage of teachers in some villages.

    Bazı köylerde öğretmen eksikliği var.

  • shorten/ˈʃɔːrtən/

    kısaltmak; kısalmak

    Can you shorten this paragraph to fifty words?

    Bu paragrafı elli kelimeye kısaltabilir misin?

  • shrink/ʃrɪŋk/

    çekmek, küçülmek (kumaş, boyut)

    My new sweater shrank in the wash.

    Yeni kazağım yıkamada çekti.

  • stack/stæk/

    üst üste koymak, istiflemek

    Please stack the plates next to the sink.

    Lütfen tabakları lavabonun yanına üst üste koy.

  • widen/ˈwaɪdən/

    genişletmek, genişlemek

    The city is going to widen the road next year.

    Belediye gelecek yıl yolu genişletecek.

  • measurable/ˈmeʒərəbəl/

    ölçülebilir

    Set goals that are clear and measurable.

    Net ve ölçülebilir hedefler koy.

  • mere/mɪr/

    salt, sadece, yalnızca (küçüklüğü vurgular)

    The tickets sold out in a mere ten minutes.

    Biletler yalnızca on dakikada tükendi.

  • sheer/ʃɪr/

    salt, katıksız, sırf (büyüklüğü/miktarı vurgular)

    The sheer size of the stadium surprised us.

    Stadyumun sırf büyüklüğü bile bizi şaşırttı.

  • swell/swel/

    şişmek

    My ankle swelled after I fell on the stairs.

    Merdivenlerde düştükten sonra bileğim şişti.

  • threshold/ˈθrɛʃhoʊld/

    eşik, sınır (değer)

    If your income goes above the threshold, you pay more tax.

    Gelirin eşiği aşarsa daha fazla vergi ödersin.

Bu kelimeleri vodid'de eşleştirerek çalışKayıt olmadan bir eşleştirme seti çöz. Unuttuğun kelime, tekrar zamanı gelince yeniden karşına çıkar.Kayıt olmadan dene

Öğretmen misin?

Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.

Benzer listeler