Ana içeriğe geç

Edebi Retorik ile ilgili İngilizce kelimeler

21 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.

  • literary/ˈlɪtəreri/

    edebi, edebiyatla ilgili

    She works for a small literary magazine in İzmir.

    İzmir'de küçük bir edebiyat dergisinde çalışıyor.

  • narrative/ˈnærətɪv/

    anlatı, hikâye

    The novel is a narrative about three generations of one family.

    Roman, bir ailenin üç kuşağını konu alan bir anlatı.

  • ironically/aɪˈrɑːnɪkli/

    işin ironik yanı, ne tuhaftır ki

    Ironically, the fire station was damaged by a fire.

    İşin ironik yanı, itfaiye binası bir yangında zarar gördü.

  • manuscript/ˈmænjəskrɪpt/

    yayımlanmamış metin, kitabın yazar metni

    She sent her manuscript to five publishers.

    Kitabının metnini beş yayınevine gönderdi.

  • metaphorical/ˌmɛtəˈfɔːrɪkəl/

    mecazi, eğretilemeli

    When he said 'I'm drowning in work', he was being metaphorical.

    'İşte boğuluyorum' derken mecazi konuşuyordu.

  • rhetorical/rɪˈtɔːrɪkəl/

    retorik, söz sanatıyla ilgili; cevap beklemeyen (soru)

    'Who doesn't love holidays?' is a rhetorical question.

    'Tatili kim sevmez ki?' retorik bir sorudur.

  • allegory/ˈæləɡɔːri/

    alegori; yüzeysel bir hikayenin altında daha derin ahlaki, siyasi ya da felsefi bir anlam taşıyan edebi ya da sanatsal eser

    Orwell's Animal Farm is a political allegory in which farm animals represent the figures of the Russian Revolution.

    Orwell'ın Hayvan Çiftliği, çiftlik hayvanlarının Rus Devrimi'nin figürlerini temsil ettiği siyasi bir alegoredir.

  • allusion/əˈluːʒən/

    imge gönderme, atıf; başka bir esere, olaya ya da kişiye doğrudan belirtmeksizin yapılan dolaylı gönderme

    The title 'The Sound and the Fury' is an allusion to Macbeth's famous speech about the meaninglessness of life.

    'Ses ve Öfke' başlığı, Macbeth'in hayatın anlamsızlığına dair ünlü konuşmasına yapılan bir göndermedir.

  • aphorism/ˈæfərɪzəm/

    aforizma, özdeyiş; genel bir gerçeği kısa ve çarpıcı biçimde ifade eden söz

    Oscar Wilde was a master of the aphorism; 'The truth is rarely pure and never simple' is one of his most quoted.

    Oscar Wilde aforizmanın ustasıydı; 'Gerçek nadiren saf, hiçbir zaman basit değildir' en çok alıntılanan sözlerinden biridir.

  • codex/ˈkoʊdeks/

    kodeks, el yazması eski kitap

    The museum shows a codex from the twelfth century.

    Müze on ikinci yüzyıldan kalma bir el yazması kitap sergiliyor.

  • diction/ˈdɪkʃən/

    sözcük seçimi, dil üslubu; bir yazarın ya da konuşmacının kelimelerini seçme ve kullanma biçimi

    The poet's precise diction, every word chosen with care, gives the poem its distinctive voice.

    Şairin özenli sözcük seçimi, her kelime dikkatle seçilmiş, şiire özgün sesini veriyor.

  • epiphany/ɪˈpɪfəni/

    ani ve derin bir kavrayış anı; bir gerçeği birdenbire ve güçlü biçimde fark etme

    Reading that essay was an epiphany, I finally understood what the author had been arguing all along.

    O denemeyi okumak bir aydınlanma anıydı, yazarın başından beri ne savunduğunu nihayet anladım.

  • euphemism/ˈjuːfəmɪzəm/

    örtmece, öfemizm; sert ya da olumsuz bir gerçeği daha yumuşak ya da dolaylı bir ifadeyle karşılama

    Saying someone 'passed away' instead of 'died' is a common euphemism used to soften the impact of loss.

    'Öldü' yerine 'hayatını kaybetti' demek, kaybın etkisini yumuşatmak için kullanılan yaygın bir örtmecedir.

  • hyperbole/haɪˈpɜːrbəli/

    abartma, mübalağa; etkiyi artırmak amacıyla bilinçli olarak aşırı ifade kullanma sanatı

    Saying 'I've told you a million times' is a hyperbole, no one is counting, and the number is irrelevant.

    'Sana bin kez söyledim' demek bir abartmadır, kimse saymıyor, sayı önemsizdir.

  • ironist/ˈaɪrənɪst/

    ironi yapan kişi, ironiyle yazan yazar

    As an ironist, he rarely says exactly what he means.

    İronist biri olarak nadiren tam olarak ne demek istediğini söyler.

  • irony/ˈaɪrəni/

    ironi, söylem ironisi; söylenenin tam tersinin kastedildiği bir anlatım biçimi

    When she said 'Oh, great, another Monday,' the irony was clear: she did not think it was great at all.

    'Harika, bir Pazartesi daha' dediğinde ironi açıktı: harika bulduğunu hiç düşünmüyordu.

  • juxtaposition/ˌdʒʌkstəpəˈzɪʃən/

    yanyana koyma, karşı karşıya getirme; birbirinden farklı şeylerin karşılaştırma etkisi yaratmak amacıyla bir arada sunulması

    The film's power comes from the juxtaposition of scenes of luxury and extreme poverty.

    Filmin gücü, lüks ve aşırı yoksulluğun sahnelerinin yanyana getirilmesinden kaynaklanıyor.

  • marginalia/ˌmɑːrdʒɪˈneɪliə/

    kenar notları (kitap ya da metnin kenarına yazılan)

    The old library book was full of marginalia from earlier readers.

    Eski kütüphane kitabı önceki okurların kenar notlarıyla doluydu.

  • polemical/pəˈlɛmɪkəl/

    polemik niteliğinde, tartışmacı; güçlü biçimde karşı çıkan ya da saldırgan bir argüman içeren

    The essay is deliberately polemical, it is not trying to be balanced but to provoke debate.

    Deneme kasıtlı olarak polemik niteliğinde, dengeli olmaya çalışmıyor, tartışmayı kışkırtmayı amaçlıyor.

  • soliloquy/səˈlɪləkwi/

    iç ses, monolog; bir tiyatro karakterinin düşüncelerini seyirciye yüksek sesle ifade ettiği sahne

    Hamlet's 'To be or not to be' is the most famous soliloquy in the English literary tradition.

    Hamlet'in 'Olmak ya da olmamak' sahnesi İngiliz edebi geleneğinin en ünlü monologudur.

  • vernacular/vərˈnækjələr/

    halk dili, yerel dil; bir toplumun ya da grubun günlük konuşmada kullandığı, resmi olmayan dil

    Dante was revolutionary in writing the Divine Comedy in the vernacular rather than Latin.

    Dante, İlahi Komedya'yı Latince yerine halk dilinde yazmasıyla devrim yarattı.

Bu kelimeleri vodid'de eşleştirerek çalışKayıt olmadan bir eşleştirme seti çöz. Unuttuğun kelime, tekrar zamanı gelince yeniden karşına çıkar.Kayıt olmadan dene

Öğretmen misin?

Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.

Benzer listeler