Ekoloji ve İklim ile ilgili İngilizce kelimeler
46 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.
- bin/bɪn/
çöp kutusu, çöp kovası
Please put your empty bottle in the bin.
Lütfen boş şişeni çöp kutusuna at.
- energy/ˈenərdʒi/
enerji, güç, dinçlik
I don't have much energy in the morning.
Sabahları pek enerjim olmuyor.
- environment/ɪnˈvaɪrənmənt/
çevre, doğa
We must protect the environment for our children.
Çocuklarımız için çevreyi korumalıyız.
- oil/ɔɪl/
yağ (sıvı, yemeklik)
Heat some oil in a pan and add the onions.
Tavada biraz yağ ısıt ve soğanları ekle.
- plastic/ˈplæstɪk/
plastik
This chair is made of plastic.
Bu sandalye plastikten yapılmış.
- pollution/pəˈluːʃən/
kirlilik
The air pollution in winter makes it hard to breathe.
Kışın hava kirliliği nefes almayı zorlaştırıyor.
- protect/prəˈtɛkt/
korumak
Sunglasses protect your eyes from the sun.
Güneş gözlüğü gözlerini güneşten korur.
- rubbish/ˈrʌbɪʃ/
çöp
Can you take the rubbish out tonight?
Bu akşam çöpü çıkarır mısın?
- atmosphere/ˈætməsfɪr/
ortam, hava, atmosfer (bir yerin)
The café has a warm and friendly atmosphere.
Kafenin sıcak ve samimi bir havası var.
- climate/ˈklaɪmət/
iklim
Antalya has a warm climate, so many tourists visit it in winter too.
Antalya'nın iklimi sıcak olduğu için birçok turist kışın da oraya gelir.
- damage/ˈdæmɪdʒ/
zarar vermek, hasar vermek
The storm damaged the roof of our school.
Fırtına okulumuzun çatısına zarar verdi.
- destroy/dɪˈstrɔɪ/
yok etmek, tahrip etmek
The fire destroyed three houses in the village.
Yangın köydeki üç evi yok etti.
- flood/flʌd/
sel, su baskını
Heavy rain caused floods in several towns.
Şiddetli yağmur birkaç kasabada sele neden oldu.
- fossil fuel/ˈfɑːsəl fjuːəl/
fosil yakıt
Coal, oil and natural gas are fossil fuels.
Kömür, petrol ve doğal gaz fosil yakıtlardır.
- fuel/ˈfjuːəl/
yakıt
Fuel prices went up again this week.
Yakıt fiyatları bu hafta yine arttı.
- global warming/ˌgloʊbəl ˈwɔːrmɪŋ/
küresel ısınma
Global warming is making our summers hotter every year.
Küresel ısınma yazlarımızı her yıl daha sıcak hâle getiriyor.
- waste/weɪst/
boşa harcamak, israf etmek
Don't waste water when you brush your teeth.
Dişlerini fırçalarken suyu boşa harcama.
- atmospheric/ˌætməsˈferɪk/
atmosferik (atmosferle ilgili, atmosferde gerçekleşen)
Rising atmospheric CO₂ levels are the main driver of global warming.
Yükselen atmosferik CO₂ düzeyleri küresel ısınmanın temel nedenidir.
- biodiversity/ˌbaɪoʊdaɪˈvɜːrsɪti/
biyoçeşitlilik (bir bölgedeki canlı türlerinin çeşitliliği)
Tropical rainforests are home to an extraordinary level of biodiversity.
Tropikal yağmur ormanları olağanüstü bir biyoçeşitlilik barındırmaktadır.
- carbon/ˈkɑːrbən/
karbon (kimyasal element; çevre bağlamında sera gazı salınımı)
The aviation industry is under pressure to reduce its carbon output.
Havacılık sektörü karbon salınımını azaltması yönünde baskıyla karşı karşıya.
- carbon footprint/ˌkɑːrbən ˈfʊtprɪnt/
karbon ayak izi
Taking the bus instead of the car reduces your carbon footprint.
Araba yerine otobüse binmek karbon ayak izini azaltır.
- conservation/ˌkɑːnsərˈveɪʃən/
koruma, muhafaza (doğal kaynakların veya türlerin korunması)
Wildlife conservation efforts have helped some endangered species recover.
Vahşi yaşam koruma çabaları bazı nesli tehlikede olan türlerin toparlanmasına yardımcı oldu.
- contamination/kənˌtæmɪˈneɪʃən/
kirlenme, kontaminasyon (zararlı madde karışmasıyla bozulma)
Chemical contamination of the river made it unsafe for drinking and swimming.
Nehrin kimyasal maddelerle kirlenmesi, nehri içme ve yüzme için güvensiz hale getirdi.
- deforestation/diˌfɔːrəˈsteɪʃən/
ormansızlaşma, ormanların yok edilmesi
Deforestation destroys the homes of many animals.
Ormansızlaşma birçok hayvanın yaşam alanını yok ediyor.
- drought/draʊt/
kuraklık (uzun süreli yağış eksikliği)
The region experienced its worst drought in 50 years, devastating crops.
Bölge 50 yılın en ağır kuraklığını yaşadı ve tarım ürünleri büyük zarar gördü.
- ecosystem/ˈiːkoʊˌsɪstəm/
ekosistem (canlılar ile çevrelerinin oluşturduğu bütün)
Coral reefs are one of the most complex and fragile ecosystems on Earth.
Mercan resifleri Dünya'nın en karmaşık ve kırılgan ekosistemlerinden biridir.
- emission/ɪˈmɪʃən/
emisyon, salınım (havaya bırakılan gaz veya kirletici)
Carbon dioxide emissions from vehicles are a major cause of climate change.
Araçlardan kaynaklanan karbondioksit emisyonları iklim değişikliğinin başlıca nedenlerinden biridir.
- extinction/ɪkˈstɪŋkʃən/
neslin tükenmesi, yok oluş
The dodo is one of the most famous examples of animal extinction caused by humans.
Dodo kuşu, insanların yol açtığı hayvan neslinin tükenmesinin en bilinen örneklerinden biridir.
- fossil/ˈfɑːsəl/
fosil (taşlaşmış canlı kalıntısı); fosil yakıt bağlamında: kömür, petrol, doğalgaz
Paleontologists discovered a fossil of a previously unknown dinosaur species.
Paleontologlar daha önce bilinmeyen bir dinozor türüne ait fosil keşfetti.
- habitat/ˈhæbɪtæt/
habitat, yaşam alanı (bir türün doğal olarak yaşadığı ortam)
Deforestation destroys the natural habitat of many animal species.
Ormansızlaşma pek çok hayvan türünün doğal yaşam alanını yok ediyor.
- marine/məˈriːn/
denize ait, deniz ortamıyla ilgili
Plastic waste poses a serious threat to marine life.
Plastik atıklar deniz yaşamı için ciddi bir tehdit oluşturuyor.
- preserve/prɪˈzɜːrv/
korumak, muhafaza etmek (olduğu gibi kalmasını sağlamak)
The town works hard to preserve its old stone houses.
Kasaba, eski taş evlerini korumak için çok çalışıyor.
- rainfall/ˈreɪnfɔːl/
yağış (miktarı)
Rainfall in the region was very low this year.
Bölgedeki yağış bu yıl çok düşüktü.
- renewable/rɪˈnjuːəbəl/
yenilenebilir (doğal süreçlerle kendini yenileyebilen)
Renewable energy sources such as wind and solar are replacing coal in many countries.
Rüzgar ve güneş gibi yenilenebilir enerji kaynakları pek çok ülkede kömürün yerini alıyor.
- scrap/skræp/
artık, kırıntı (yemek)
We give the food scraps to the chickens.
Yemek artıklarını tavuklara veriyoruz.
- species/ˈspiːʃiːz/
tür (biyolojik sınıflandırmada cins altı birim)
Scientists have identified over 8.7 million species of life on Earth.
Bilim insanları Dünya'daki 8,7 milyondan fazla türü tanımlamıştır.
- conserve/kənˈsɜːrv/
tasarruflu kullanmak, idareli harcamak (enerji, su, güç)
We turn off the heating at night to conserve energy.
Enerji tasarrufu için geceleri ısıtmayı kapatıyoruz.
- contaminate/kənˈtæmɪneɪt/
kirletmek, bulaştırmak (zararlı madde, mikrop)
Waste from the factory contaminated the river.
Fabrikanın atıkları nehri kirletti.
- discard/dɪˈskɑːrd/
atmak, elden çıkarmak (artık işe yaramayan şeyi)
Please discard the packaging in the recycling bin.
Lütfen ambalajı geri dönüşüm kutusuna atın.
- ecologist/iˈkɑːlədʒɪst/
ekolog, ekoloji bilimcisi
An ecologist studied the fish in the lake for two years.
Bir ekolog göldeki balıkları iki yıl boyunca inceledi.
- emit/iˈmɪt/
salmak, yaymak (gaz, ışık, ısı, ses)
Older cars emit more carbon dioxide than electric ones.
Eski arabalar elektrikli olanlardan daha fazla karbondioksit salıyor.
- erosion/ɪˈroʊʒən/
erozyon, aşınma (toprak, kaya, kıyı)
Planting trees helps prevent soil erosion on hillsides.
Ağaç dikmek yamaçlarda toprak erozyonunu önlemeye yardım eder.
- genome/ˈdʒiːnoʊm/
genom (bir organizmanın tüm genetik bilgisini içeren DNA dizisi)
The Human Genome Project mapped the entire human genetic sequence by 2003.
İnsan Genomu Projesi, 2003 yılına kadar tüm insan genetik dizisini haritaladı.
- reservoir/ˈrezərvwɑːr/
baraj gölü, su deposu (şehrin suyunu toplayan)
The city's reservoirs are only half full after the dry winter.
Kurak kışın ardından şehrin baraj gölleri ancak yarı yarıya dolu.
- synthetic/sɪnˈθetɪk/
sentetik, yapay (doğal olmayan, kimyasal yolla üretilen)
Synthetic fibres such as nylon and polyester are more durable than cotton.
Naylon ve polyester gibi sentetik lifler pamuktan daha dayanıklıdır.
- silt/sɪlt/
mil, alüvyon (suyun taşıyıp biriktirdiği ince çamur)
The river carries silt down to the sea.
Nehir mili denize kadar taşıyor.
Öğretmen misin?
Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.