Coğrafya ile ilgili İngilizce kelimeler
63 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.
- city/ˈsɪti/
şehir, kent
İstanbul is a very big city.
İstanbul çok büyük bir şehir.
- country/ˈkʌntri/
ülke
Which country are you from?
Hangi ülkedensin?
- lake/leɪk/
göl
We swam in the lake on a hot day.
Sıcak bir günde gölde yüzdük.
- mountain/ˈmaʊntən/
dağ
We climbed the mountain with my father.
Babamla dağa tırmandık.
- river/ˈrɪvər/
nehir, ırmak
The river goes through the middle of the city.
Nehir şehrin ortasından geçiyor.
- sea/siː/
deniz
The sea is very warm in August.
Ağustosta deniz çok sıcak.
- town/taʊn/
kasaba, küçük şehir
I live in a small town near the sea.
Deniz kenarında küçük bir kasabada yaşıyorum.
- village/ˈvɪlɪdʒ/
köy
My grandmother lives in a village.
Babaannem bir köyde yaşıyor.
- world/wɜːrld/
dünya
She wants to travel around the world.
Dünyayı dolaşmak istiyor.
- area/ˈɛriə/
bölge, semt, yöre
We live in a quiet area of the city.
Şehrin sakin bir semtinde oturuyoruz.
- border/ˈbɔːrdər/
sınır (ülkeler arasında), kenar
We crossed the border between Turkey and Bulgaria by car.
Türkiye ile Bulgaristan arasındaki sınırı arabayla geçtik.
- countryside/ˈkʌntrisaɪd/
kırsal bölge, kırlar, taşra
We spend every summer in the countryside near Bursa.
Her yazı Bursa yakınlarındaki kırsal bölgede geçiriyoruz.
- desert/ˈdɛzərt/
çöl
Camels can walk for days in the desert.
Develer çölde günlerce yürüyebilir.
- earthquake/ˈɜːrθkweɪk/
deprem
The earthquake woke everyone up at three in the morning.
Deprem herkesi sabahın üçünde uyandırdı.
- hill/hɪl/
tepe; yokuş
Our house is at the top of the hill.
Evimiz tepenin üstünde.
- island/ˈaɪlənd/
ada
We took a boat to a small island.
Küçük bir adaya tekneyle gittik.
- jungle/ˈdʒʌŋɡəl/
tropikal orman, balta girmemiş orman
We heard strange animal sounds in the jungle at night.
Gece tropikal ormanda garip hayvan sesleri duyduk.
- north/nɔːrθ/
kuzey
The wind is coming from the north.
Rüzgâr kuzeyden esiyor.
- ocean/ˈoʊʃən/
okyanus
The Atlantic Ocean is between Europe and America.
Atlas Okyanusu Avrupa ile Amerika arasındadır.
- rock/rɑːk/
kaya
We sat on a big rock near the sea.
Denizin yanındaki büyük bir kayaya oturduk.
- valley/ˈvæli/
vadi
A small river runs through the valley.
Vadinin içinden küçük bir nehir akıyor.
- volcano/vɑːlˈkeɪnoʊ/
yanardağ, volkan
Mount Ararat is an old volcano in eastern Turkey.
Ağrı Dağı, Türkiye'nin doğusunda eski bir yanardağdır.
- bay/beɪ/
körfez, koy
We swam in a quiet bay near Fethiye.
Fethiye yakınında sakin bir koyda yüzdük.
- canyon/ˈkænjən/
kanyon
We walked along the river at the bottom of the canyon.
Kanyonun dibindeki nehir boyunca yürüdük.
- coast/koʊst/
kıyı, sahil
We spent the summer in a small town on the Aegean coast.
Yazı Ege kıyısındaki küçük bir kasabada geçirdik.
- coral reef/ˈkɔːrəl riːf/
mercan kayalığı, mercan resifi
We went snorkeling over a coral reef in the Red Sea.
Kızıldeniz'de bir mercan kayalığının üzerinde şnorkelle yüzdük.
- distant/ˈdɪstənt/
uzak (yer ya da zaman olarak)
We could hear music from a distant village.
Uzak bir köyden gelen müziği duyabiliyorduk.
- district/ˈdɪstrɪkt/
semt, bölge; ilçe
Kadıköy is a lively district on the Asian side of Istanbul.
Kadıköy, İstanbul'un Anadolu yakasında hareketli bir semttir.
- grassland/ˈɡræslænd/
otlak, çayır, bozkır
Zebras and lions live on the African grasslands.
Zebralar ve aslanlar Afrika'nın otlaklarında yaşar.
- land/lænd/
(uçak) inmek, iniş yapmak; (kuş) konmak
The plane landed safely in Istanbul at midnight.
Uçak gece yarısı İstanbul'a güvenle indi.
- landslide/ˈlændslaɪd/
heyelan, toprak kayması
Heavy rain caused a landslide near the Black Sea coast.
Şiddetli yağmur Karadeniz kıyısı yakınında bir heyelana yol açtı.
- lighthouse/ˈlaɪthaʊs/
deniz feneri
We walked along the coast to the old lighthouse.
Kıyı boyunca eski deniz fenerine yürüdük.
- located/ˈloʊkeɪtɪd/
bulunan, yer alan (be located: bulunmak)
Our school is located near the city park.
Okulumuz şehir parkının yakınında bulunuyor.
- northern/ˈnɔːrðərn/
kuzey, kuzeydeki, kuzeyle ilgili
It snows a lot in northern parts of the country.
Ülkenin kuzey kesimlerinde çok kar yağar.
- pier/pɪr/
iskele (denize uzanan)
We walked to the end of the pier at sunset.
Gün batımında iskelenin ucuna kadar yürüdük.
- population/ˌpɑːpjəˈleɪʃən/
nüfus
The population of our town is about twenty thousand.
Kasabamızın nüfusu yaklaşık yirmi bin.
- region/ˈriːdʒən/
bölge, yöre
The Black Sea region gets a lot of rain every year.
Karadeniz Bölgesi her yıl çok yağmur alır.
- rural/ˈrʊrəl/
kırsal, köy veya taşra ile ilgili
Many rural communities depend on farming for their income.
Pek çok kırsal topluluk geçimini tarıma bağlıdır.
- savanna/səˈvænə/
savana, savan
Elephants and giraffes walk across the savanna.
Filler ve zürafalar savanada dolaşır.
- steep/stiːp/
dik, sarp (yokuş)
The road to the village is very steep.
Köye giden yol çok dik.
- tsunami/tsuːˈnɑːmi/
tsunami, dev deniz dalgası
The tsunami destroyed many fishing boats in the harbor.
Tsunami limandaki birçok balıkçı teknesini parçaladı.
- urban/ˈɜːrbən/
kentsel, şehirle ilgili
Urban areas tend to have better public transport than rural regions.
Kentsel bölgeler, kırsal bölgelere kıyasla genellikle daha iyi toplu taşımaya sahiptir.
- boundary/ˈbaʊndri/
sınır (iki alan arasındaki çizgi)
The river forms the boundary between the two villages.
Nehir iki köy arasındaki sınırı oluşturuyor.
- coastal/ˈkoʊstəl/
kıyıdaki, kıyı ile ilgili, sahil
Coastal towns get very crowded in July and August.
Kıyı kasabaları temmuz ve ağustosta çok kalabalık olur.
- freshwater/ˈfrɛʃwɔːtər/
tatlı su (balığı, gölü vb.), tatlı suda yaşayan
Trout is a freshwater fish.
Alabalık bir tatlı su balığıdır.
- hillside/ˈhɪlsaɪd/
yamaç, tepe yamacı
Sheep were eating grass on the hillside.
Koyunlar yamaçta ot yiyordu.
- migration/maɪˈɡreɪʃən/
göç (insanların)
Migration from villages to big cities grew in the 1960s.
1960'larda köylerden büyük şehirlere göç arttı.
- regional/ˈriːdʒənəl/
bölgesel, yöresel
Our school team won the regional football championship.
Okul takımımız bölgesel futbol şampiyonasını kazandı.
- ridge/rɪdʒ/
sırt, tepe sırtı
We walked along the ridge and saw two valleys below.
Sırt boyunca yürüdük ve aşağıda iki vadi gördük.
- slope/sloʊp/
yamaç, eğim
Our house is on a gentle slope above the sea.
Evimiz denizin yukarısında hafif bir yamaçta.
- summit/ˈsʌmɪt/
zirve, doruk (dağın en yüksek noktası)
We reached the summit just before sunrise.
Zirveye güneş doğmadan hemen önce ulaştık.
- tide/taɪd/
gelgit, med-cezir
The tide is out, so we can walk on the sand.
Deniz çekilmiş, kumda yürüyebiliriz.
- emigration/ˌemɪˈɡreɪʃən/
dışarıya göç, yurt dışına göç (ülkeden ayrılma)
Emigration from the village increased when the factory closed.
Fabrika kapanınca köyden dışarıya göç arttı.
- erosion/ɪˈroʊʒən/
erozyon, aşınma (toprak, kaya, kıyı)
Planting trees helps prevent soil erosion on hillsides.
Ağaç dikmek yamaçlarda toprak erozyonunu önlemeye yardım eder.
- gravel/ˈɡrævəl/
çakıl, mıcır
We walked along a narrow gravel path to the lake.
Göle giden dar bir çakıl yolda yürüdük.
- inhabit/ɪnˈhæbɪt/
-de yaşamak, (bir yeri) mesken edinmek
Few people inhabit the mountain villages in winter.
Kışın dağ köylerinde az kişi yaşıyor.
- inland/ˌɪnˈlænd/
iç kesimlerde, iç kesimlere doğru (denizden uzakta)
The town lies about fifty kilometres inland.
Kasaba yaklaşık elli kilometre iç kesimde yer alıyor.
- maritime/ˈmerɪtaɪm/
denizcilikle ilgili, deniz (ticareti, taşımacılığı)
Istanbul has a long maritime history.
İstanbul'un uzun bir denizcilik tarihi var.
- reservoir/ˈrezərvwɑːr/
baraj gölü, su deposu (şehrin suyunu toplayan)
The city's reservoirs are only half full after the dry winter.
Kurak kışın ardından şehrin baraj gölleri ancak yarı yarıya dolu.
- settlement/ˈsetlmənt/
uzlaşma, anlaşma (bir anlaşmazlığı bitiren)
The two companies reached a settlement after months of talks.
İki şirket aylarca süren görüşmelerin ardından uzlaşmaya vardı.
- trench/trentʃ/
hendek, uzun çukur (toprakta kazılan)
Workers dug a trench for the new water pipes.
İşçiler yeni su boruları için bir hendek kazdı.
- cartographer/kɑːrˈtɑːɡrəfər/
haritacı, kartograf
Piri Reis was a famous Ottoman sailor and cartographer.
Piri Reis ünlü bir Osmanlı denizcisi ve haritacısıydı.
- silt/sɪlt/
mil, alüvyon (suyun taşıyıp biriktirdiği ince çamur)
The river carries silt down to the sea.
Nehir mili denize kadar taşıyor.
Öğretmen misin?
Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.