Ana içeriğe geç

Bilim ve Yenilik ile ilgili İngilizce kelimeler

64 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.

  • science/ˈsaɪəns/

    fen (ders), fen bilgisi

    We have science on Monday and Thursday.

    Pazartesi ve perşembe fen dersimiz var.

  • star/stɑːr/

    yıldız (gökyüzünde)

    You can see a lot of stars in the village.

    Köyde çok sayıda yıldız görebilirsin.

  • astronaut/ˈæstrənɔːt/

    astronot

    The astronauts stayed in space for six months.

    Astronotlar altı ay uzayda kaldı.

  • discover/dɪˈskʌvər/

    keşfetmek, bulmak

    Scientists discovered a new kind of fish in the sea.

    Bilim insanları denizde yeni bir balık türü keşfetti.

  • human/ˈhjuːmən/

    insan (canlı türü olarak)

    Dogs can hear sounds that humans can't.

    Köpekler insanların duyamadığı sesleri duyabilir.

  • lab/læb/

    laboratuvar

    We do experiments in the science lab.

    Fen laboratuvarında deney yaparız.

  • planet/ˈplænɪt/

    gezegen

    Mars is often called the red planet.

    Mars'a genellikle kızıl gezegen denir.

  • rocket/ˈrɑːkɪt/

    roket

    The rocket took three astronauts to the space station.

    Roket üç astronotu uzay istasyonuna götürdü.

  • scientist/ˈsaɪəntɪst/

    bilim insanı

    Scientists are studying the oceans to protect sea animals.

    Bilim insanları deniz hayvanlarını korumak için okyanusları inceliyor.

  • solar system/ˈsoʊlər ˌsɪstəm/

    güneş sistemi

    Jupiter is the biggest planet in our solar system.

    Jüpiter güneş sistemimizdeki en büyük gezegendir.

  • space/speɪs/

    yer, alan (boş)

    There isn't enough space for a sofa in this room.

    Bu odada kanepe için yeterli yer yok.

  • asteroid/ˈæstərɔɪd/

    asteroit, küçük gezegen

    Scientists watch the asteroids that come close to Earth.

    Bilim insanları Dünya'ya yaklaşan asteroitleri izliyor.

  • cell/sɛl/

    hücre

    The human body has trillions of cells.

    İnsan vücudunda trilyonlarca hücre vardır.

  • discovery/dɪˈskʌvəri/

    keşif, bulgu

    The discovery of a new planet surprised the scientists.

    Yeni bir gezegenin keşfi bilim insanlarını şaşırttı.

  • experiment/ɪkˈsperɪmənt/

    deney

    We did an experiment with water and salt in chemistry class.

    Kimya dersinde su ve tuzla bir deney yaptık.

  • invent/ɪnˈvent/

    icat etmek

    Who invented the telephone?

    Telefonu kim icat etti?

  • invention/ɪnˈvɛnʃən/

    icat, buluş

    The wheel was one of the first great inventions.

    Tekerlek ilk büyük icatlardan biriydi.

  • inventor/ɪnˈvɛntər/

    mucit

    Every inventor makes many mistakes before they succeed.

    Her mucit başarıya ulaşmadan önce birçok hata yapar.

  • laboratory/ˈlæbrətɔːri/

    laboratuvar

    Our school has a new chemistry laboratory.

    Okulumuzun yeni bir kimya laboratuvarı var.

  • meteor/ˈmiːtiər/

    göktaşı, meteor; kayan yıldız

    Make a wish when you see a meteor!

    Bir kayan yıldız görünce dilek tut!

  • researcher/ˈriːsɜːrtʃər/

    araştırmacı

    Researchers found a link between sleep and memory.

    Araştırmacılar uyku ile hafıza arasında bir bağ buldu.

  • scientific/ˌsaɪənˈtɪfɪk/

    bilimsel

    There is no scientific proof for this idea.

    Bu fikrin bilimsel bir kanıtı yok.

  • solar/ˈsoʊlər/

    güneşe ait, güneş (enerjisi, paneli vb.)

    Our school has solar panels on the roof.

    Okulumuzun çatısında güneş panelleri var.

  • spacecraft/ˈspeɪskræft/

    uzay aracı

    The spacecraft landed safely on the moon.

    Uzay aracı Ay'a güvenle indi.

  • telescope/ˈtɛləskoʊp/

    teleskop

    We looked at the moon through a telescope last night.

    Dün gece teleskopla Ay'a baktık.

  • test tube/ˈtɛst tuːb/

    deney tüpü

    The teacher poured some water into a test tube.

    Öğretmen bir deney tüpüne biraz su döktü.

  • time travel/ˈtaɪm trævəl/

    zamanda yolculuk

    The movie is about a girl who discovers the secret of time travel.

    Film, zamanda yolculuğun sırrını keşfeden bir kızı anlatıyor.

  • universe/ˈjuːnɪvɜːrs/

    evren, kâinat

    Our planet is a tiny part of the universe.

    Gezegenimiz evrenin küçücük bir parçası.

  • beam/biːm/

    ışın, ışık huzmesi

    A beam of sunlight came through the window.

    Pencereden bir güneş ışını girdi.

  • conduct/kənˈdʌkt/

    yürütmek, yapmak (araştırma, deney, anket)

    The students conducted an experiment in the lab.

    Öğrenciler laboratuvarda bir deney yaptı.

  • dissolve/dɪˈzɑːlv/

    çözünmek, çözmek (sıvıda)

    Salt dissolves quickly in warm water.

    Tuz ılık suda hızla çözünür.

  • finding/ˈfaɪndɪŋ/

    bulgu, araştırma sonucu

    The researchers will share their findings at a conference in May.

    Araştırmacılar bulgularını mayıstaki bir konferansta paylaşacak.

  • formula/ˈfɔːrmjələ/

    formül (matematik, kimya)

    What is the formula for the area of a circle?

    Dairenin alanının formülü nedir?

  • generate/ˈdʒɛnəreɪt/

    üretmek, oluşturmak, doğurmak

    Solar panels generate electricity from sunlight.

    Güneş panelleri güneş ışığından elektrik üretir.

  • observation/ˌɑːbzərˈveɪʃən/

    gözlem

    Scientists learn a lot through careful observation.

    Bilim insanları dikkatli gözlem yoluyla çok şey öğrenir.

  • observatory/əbˈzɜːrvətɔːri/

    gözlemevi, rasathane

    Our class visited the observatory on a clear night.

    Sınıfımız açık bir gecede gözlemevini ziyaret etti.

  • orbit/ˈɔːrbɪt/

    yörünge

    The satellite is now in orbit around the Earth.

    Uydu şu anda Dünya'nın çevresinde yörüngede.

  • sensor/ˈsɛnsər/

    algılayıcı, sensör

    The lights turn on when the sensor detects movement.

    Algılayıcı hareket algılayınca ışıklar yanıyor.

  • adaptive/əˈdæptɪv/

    uyarlanabilir, uyum sağlayan

    The app uses adaptive tests that get harder as you answer correctly.

    Uygulama, doğru cevap verdikçe zorlaşan uyarlanabilir testler kullanıyor.

  • algorithm/ˈælɡərɪðəm/

    algoritma (belirli bir problemi çözmek için izlenen adım adım işlem dizisi)

    Search engines use complex algorithms to rank web pages by relevance.

    Arama motorları, web sayfalarını alaka düzeyine göre sıralamak için karmaşık algoritmalar kullanır.

  • anomaly/əˈnɑːməli/

    anomali, sapma, olağan dışılık

    The warm weather in January was an anomaly.

    Ocak ayındaki sıcak hava olağan dışıydı.

  • artificial/ˌɑːrtɪˈfɪʃəl/

    yapay (insan eli veya teknoloji tarafından üretilmiş, doğal olmayan)

    Artificial intelligence is reshaping every sector from healthcare to finance.

    Yapay zeka, sağlıktan finansa her sektörü yeniden şekillendiriyor.

  • autonomous/ɔːˈtɑːnəməs/

    otonom, özerk (insan müdahalesi olmaksızın bağımsız hareket eden veya karar veren)

    Autonomous vehicles use sensors and AI to navigate roads without a human driver.

    Otonom araçlar, insan sürücü olmadan yollarda ilerlemek için sensörler ve yapay zeka kullanır.

  • circuit/ˈsɜːrkɪt/

    devre (elektrik)

    The lamp will not work until the circuit is complete.

    Devre tamamlanmadan lamba çalışmaz.

  • compound/ˈkɑːmpaʊnd/

    bileşik (kimya); birleşik sözcük

    Water is a compound of hydrogen and oxygen.

    Su, hidrojen ve oksijenden oluşan bir bileşiktir.

  • contaminate/kənˈtæmɪneɪt/

    kirletmek, bulaştırmak (zararlı madde, mikrop)

    Waste from the factory contaminated the river.

    Fabrikanın atıkları nehri kirletti.

  • cybersecurity/ˌsaɪbərsɪˈkjʊərɪti/

    siber güvenlik (dijital sistem, ağ ve verilerin saldırılardan korunması)

    Companies are spending record amounts on cybersecurity after a surge in ransomware attacks.

    Fidye yazılımı saldırılarında yaşanan artışın ardından şirketler siber güvenliğe rekor miktarlar harcıyor.

  • emit/iˈmɪt/

    salmak, yaymak (gaz, ışık, ısı, ses)

    Older cars emit more carbon dioxide than electric ones.

    Eski arabalar elektrikli olanlardan daha fazla karbondioksit salıyor.

  • encryption/ɪnˈkrɪpʃən/

    şifreleme (verilerin yetkisiz erişime karşı kodlanması)

    End-to-end encryption ensures that only the sender and recipient can read the messages.

    Uçtan uca şifreleme, mesajların yalnızca gönderen ve alıcı tarafından okunabilmesini sağlar.

  • exponential/ˌekspəˈnenʃəl/

    üstel, katlanarak artan (her adımda bir öncekiyle çarpım yoluyla büyüyen)

    The exponential growth of computing power has transformed every industry.

    Hesaplama gücündeki üstel büyüme her sektörü dönüştürmüştür.

  • genome/ˈdʒiːnoʊm/

    genom (bir organizmanın tüm genetik bilgisini içeren DNA dizisi)

    The Human Genome Project mapped the entire human genetic sequence by 2003.

    İnsan Genomu Projesi, 2003 yılına kadar tüm insan genetik dizisini haritaladı.

  • innovation/ˌɪnəˈveɪʃən/

    inovasyon, yenilik (yeni bir fikir, yöntem veya ürünün hayata geçirilmesi)

    Technological innovation has dramatically reduced the cost of solar energy.

    Teknolojik inovasyon, güneş enerjisinin maliyetini önemli ölçüde düşürmüştür.

  • neural/ˈnjʊərəl/

    nöral, sinirsel (sinir sistemi veya sinir hücreleriyle ilgili)

    Neural networks are the backbone of modern artificial intelligence systems.

    Yapay sinir ağları, modern yapay zeka sistemlerinin temelini oluşturur.

  • prototype/ˈproʊtətaɪp/

    prototip (bir ürünün ilk deneme modeli, örnek sürüm)

    Engineers built a prototype of the electric vehicle to test its battery range.

    Mühendisler, elektrikli aracın batarya menzilini test etmek için bir prototip inşa etti.

  • reproduce/ˌriːprəˈduːs/

    (sonucu, deneyi) yeniden elde etmek, tekrarlamak

    Other labs could not reproduce the results.

    Diğer laboratuvarlar aynı sonuçları elde edemedi.

  • simulation/ˌsɪmjʊˈleɪʃən/

    simülasyon (gerçek bir sistem veya sürecin bilgisayar ortamında ya da fiziksel olarak taklit edilmesi)

    Pilots train extensively in flight simulators before handling real aircraft.

    Pilotlar, gerçek uçakları kullanmadan önce uçuş simülatörlerinde kapsamlı eğitim alır.

  • simulator/ˈsɪmjəleɪtər/

    simülatör, benzetim aleti

    Pilots train for hundreds of hours in a flight simulator.

    Pilotlar uçuş simülatöründe yüzlerce saat eğitim alıyor.

  • structural/ˈstrʌktʃərəl/

    yapısal, yapıyla ilgili

    The engineer found structural damage after the earthquake.

    Mühendis depremden sonra yapısal hasar buldu.

  • synthetic/sɪnˈθetɪk/

    sentetik, yapay (doğal olmayan, kimyasal yolla üretilen)

    Synthetic fibres such as nylon and polyester are more durable than cotton.

    Naylon ve polyester gibi sentetik lifler pamuktan daha dayanıklıdır.

  • trajectory/trəˈdʒektəri/

    yörünge (fırlatılan bir cismin havadaki eğri yolu)

    Scientists calculated the spacecraft's trajectory to ensure it would enter lunar orbit.

    Bilim insanları, uzay aracının ay yörüngesine girebilmesi için yörüngesini hesapladı.

  • algorithmic/ˌælɡəˈrɪðmɪk/

    algoritmik, algoritmaya dayalı

    Most social media feeds are shaped by algorithmic choices.

    Sosyal medya akışlarının çoğu algoritmik seçimlerle şekilleniyor.

  • calibrate/ˈkæləbreɪt/

    ayarlamak, kalibre etmek (ölçü aletini)

    The technician calibrates the scales every month.

    Teknisyen tartıları her ay kalibre ediyor.

  • corrosion/kəˈroʊʒən/

    korozyon, paslanma, aşınma (metalin)

    Salt water causes corrosion on boats and bridges.

    Tuzlu su teknelerde ve köprülerde korozyona yol açar.

  • replication/ˌreplɪˈkeɪʃən/

    tekrarlama, yineleme (bir deneyin aynı sonucu verip vermediğini görmek için)

    The finding needs replication before doctors can rely on it.

    Doktorların bu bulguya güvenebilmesi için önce çalışmanın tekrarlanması gerekiyor.

Bu kelimeleri vodid'de eşleştirerek çalışKayıt olmadan bir eşleştirme seti çöz. Unuttuğun kelime, tekrar zamanı gelince yeniden karşına çıkar.Kayıt olmadan dene

Öğretmen misin?

Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.

Benzer listeler