Eşitsizlik ve Ayrıcalık ile ilgili İngilizce kelimeler
24 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.
- unfair/ʌnˈfer/
haksız, adaletsiz
It's unfair that I always wash the dishes!
Bulaşıkları hep benim yıkamam haksızlık!
- disabled/dɪˈseɪbəld/
engelli
Our school has a ramp for disabled students.
Okulumuzda engelli öğrenciler için bir rampa var.
- equal/ˈiːkwəl/
eşit, denk
Cut the cake into eight equal pieces.
Pastayı sekiz eşit parçaya kes.
- disability/ˌdɪsəˈbɪləti/
engel, engellilik
People with disabilities should be able to use every building in the city.
Engelli bireyler şehirdeki her binayı kullanabilmeli.
- disadvantaged/ˌdɪsədˈvæntɪdʒd/
dezavantajlı, imkânları kısıtlı
The program gives free books to disadvantaged children.
Program dezavantajlı çocuklara ücretsiz kitap veriyor.
- discrimination/dɪˌskrɪmɪˈneɪʃən/
ayrımcılık
Discrimination against girls in sports is unfair.
Sporda kızlara karşı ayrımcılık haksızlıktır.
- equally/ˈiːkwəli/
eşit biçimde, eşit olarak
We shared the cost of the trip equally.
Gezinin masrafını eşit olarak paylaştık.
- affluent/ˈæfluənt/
varlıklı, müreffeh (maddi açıdan rahat veya zengin)
Children from affluent families tend to have greater access to educational resources.
Varlıklı ailelerden gelen çocuklar genellikle eğitim kaynaklarına daha kolay erişebilmektedir.
- burden/ˈbɜːrdən/
yük, külfet (sorumluluk, maliyet)
Rising rents are a heavy burden for young families.
Artan kiralar genç aileler için ağır bir yük.
- bureaucracy/bjʊˈrɑːkrəsi/
bürokrasi (karmaşık resmi kural ve süreçlere dayalı yönetim sistemi veya bu sistemin neden olduğu kırtasiyecilik)
Small businesses often struggle with the bureaucracy involved in obtaining licences.
Küçük işletmeler çoğunlukla lisans almak için gerekli bürokrasiyle baş etmekte zorlanır.
- cohesion/koʊˈhiːʒən/
uyum, bütünleşme (bir grubun veya toplumun sıkı sıkıya birlikte durması; parçaların bir arada tutunması)
High levels of inequality are often associated with a breakdown in social cohesion.
Yüksek düzeyde eşitsizlik çoğunlukla toplumsal uyumun bozulmasıyla ilişkilendirilir.
- demographic/ˌdeməˈɡræfɪk/
demografik grup, nüfus dilimi (yaş, cinsiyet, gelir gibi özelliklere göre tanımlanan insan grubu)
The campaign is targeting the 18-35 demographic, which is most active on social media.
Kampanya, sosyal medyada en aktif kesim olan 18-35 demografisini hedefliyor.
- destitute/ˈdestɪtuːt/
yoksul, muhtaç (temel ihtiyaçlarını karşılayacak hiçbir kaynağı olmayan)
The floods left thousands of families destitute, with no homes or savings.
Seller binlerce aileyi evsiz ve parasız bırakarak derin bir yoksulluğa sürükledi.
- disparity/dɪˈspærɪti/
eşitsizlik, uçurum (iki şey arasındaki belirgin fark veya dengesizlik)
There is a significant disparity between the wages of men and women in many industries.
Pek çok sektörde erkek ve kadın ücretleri arasında önemli bir uçurum bulunmaktadır.
- inequality/ˌɪnɪˈkwɑːlɪti/
eşitsizlik (fırsatlara, kaynaklara veya muameleye erişimdeki adaletsiz fark)
Growing income inequality is one of the most pressing challenges facing modern societies.
Artan gelir eşitsizliği, modern toplumların karşı karşıya olduğu en acil sorunlardan biridir.
- marginalize/ˈmɑːrdʒɪnəlaɪz/
dışlamak, marjinalleştirmek (bir kişiyi veya grubu toplumun dışında bırakmak ya da önemsiz kılmak)
Economic policies that marginalize low-income communities deepen long-term poverty.
Düşük gelirli toplulukları dışlayan ekonomik politikalar uzun vadeli yoksulluğu derinleştiriyor.
- mobility/moʊˈbɪlɪti/
hareketlilik, sosyal mobilite (bireyin toplumsal veya ekonomik statüsünü değiştirebilme kapasitesi)
Social mobility has declined in many countries as wealth becomes more concentrated at the top.
Servetin giderek üst kesimlerde yoğunlaşmasıyla birlikte pek çok ülkede sosyal mobilite geriledi.
- oppression/əˈpreʃən/
baskı, zulüm (bir grup üzerinde haksız ve güçlü bir otorite tarafından uygulanan sistematik kısıtlama)
Centuries of colonial oppression left lasting damage to the economic structures of many nations.
Yüzyıllarca süren sömürgeci baskı, pek çok ulusun ekonomik yapılarına kalıcı hasar bıraktı.
- privilege/ˈprɪvɪlɪdʒ/
ayrıcalık (belirli bir gruba tanınan, diğerlerine verilmeyen özel hak veya avantaj)
Access to quality healthcare should be a right, not a privilege.
Kaliteli sağlık hizmetlerine erişim bir hak olmalı, ayrıcalık değil.
- solidarity/ˌsɑːlɪˈdærɪti/
dayanışma (ortak çıkar veya hedef etrafında grubun birlik içinde birbirini desteklemesi)
Workers showed solidarity by refusing to cross the picket line.
İşçiler, grev hattını geçmeyi reddederek dayanışmalarını gösterdi.
- stratification/ˌstrætɪfɪˈkeɪʃən/
tabakalanma, katmanlaşma (toplumun güç, servet veya statü açısından hiyerarşik katmanlara bölünmesi)
Social stratification determines not only income but also life expectancy and health outcomes.
Sosyal tabakalanma yalnızca geliri değil, yaşam beklentisini ve sağlık sonuçlarını da belirler.
- disenfranchise/ˌdɪsɪnˈfræntʃaɪz/
oy hakkından yoksun bırakmak; haklarını elinden almak (bir bireyi veya grubu siyasi katılım ya da temel haklardan mahrum etmek)
Strict voter ID laws have been accused of disenfranchising minority communities.
Katı seçmen kimlik yasaları, azınlık topluluklarını oy hakkından yoksun bırakmakla suçlanmaktadır.
- egalitarian/ɪˌɡælɪˈteriən/
eşitlikçi (tüm insanların eşit haklara ve fırsatlara sahip olması gerektiğini savunan veya bu ilkeyi yansıtan)
The new tax policy was praised for its egalitarian approach to wealth redistribution.
Yeni vergi politikası, servetin yeniden dağıtımına yönelik eşitlikçi yaklaşımı nedeniyle övgü aldı.
- oligarchy/ˈɑːlɪɡɑːrki/
oligarşi (küçük ve ayrıcalıklı bir grubun gücü elinde bulundurduğu yönetim biçimi veya bu yönetimi elinde tutan grup)
After the fall of communism, a new oligarchy quickly gained control of the country's resources.
Komünizmin çöküşünün ardından yeni bir oligarşi, ülkenin kaynaklarını hızla ele geçirdi.
Öğretmen misin?
Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.