Vatandaşlık ve Kültür ile ilgili İngilizce kelimeler
63 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.
- flag/flæɡ/
bayrak
The fans waved flags when their team scored.
Taraftarlar takımları gol atınca bayrak salladı.
- foreign/ˈfɔːrən/
yabancı (başka ülkeden)
Can you speak a foreign language?
Bir yabancı dil konuşabiliyor musun?
- local/ˈloʊkəl/
yerel
Try the local food, it's much better than the tourist restaurants.
Yerel yemekleri dene, turistik restoranlardan çok daha iyi.
- national/ˈnæʃənəl/
ulusal, millî; ülke çapında
We camped in a national park for three nights.
Üç gece bir millî parkta kamp yaptık.
- neighborhood/ˈneɪbərhʊd/
mahalle, semt
Our neighborhood has a small park and a bakery.
Mahallemizde küçük bir park ve bir fırın var.
- public/ˈpʌblɪk/
kamuya ait, halka açık; herkese ait
I usually use public transport to get to school.
Okula gitmek için genellikle toplu taşıma kullanıyorum.
- rule/ruːl/
kural
Please follow the rules of the swimming pool.
Lütfen havuzun kurallarına uyun.
- service/ˈsɜːrvɪs/
hizmet
The bus service is very good in our town.
Kasabamızda otobüs hizmeti çok iyi.
- traditional/trəˈdɪʃənl/
geleneksel
We eat traditional Turkish food at our grandmother's house.
Büyükannemin evinde geleneksel Türk yemekleri yeriz.
- volunteer/ˌvɑːlənˈtɪr/
gönüllü
She works as a volunteer at the local animal shelter.
Yerel hayvan barınağında gönüllü olarak çalışıyor.
- allow/əˈlaʊ/
izin vermek
My parents allow me to stay out until ten.
Ailem saat ona kadar dışarıda kalmama izin veriyor.
- ceremony/ˈsɛrəmoʊni/
tören
The graduation ceremony starts at ten.
Mezuniyet töreni saat onda başlıyor.
- charity/ˈtʃærɪti/
yardım kuruluşu; bağış, hayırseverlik
She donates a portion of her salary to charity every month.
Her ay maaşının bir kısmını hayır kurumlarına bağışlar.
- citizen/ˈsɪtɪzən/
vatandaş
Every citizen has the right to vote in a democracy.
Her vatandaşın demokraside oy kullanma hakkı vardır.
- community/kəˈmjuːnəti/
topluluk, toplum; mahalle halkı
The whole community helped to clean the park.
Bütün mahalle halkı parkın temizlenmesine yardım etti.
- culture/ˈkʌltʃər/
kültür (bir toplumun paylaştığı değerler, gelenekler, sanat)
Living abroad gave her a better understanding of different cultures.
Yurt dışında yaşamak ona farklı kültürleri daha iyi anlamasını sağladı.
- custom/ˈkʌstəm/
gelenek, âdet, örf
In some regions, it is a custom to throw water behind a person who is leaving.
Bazı yörelerde giden birinin arkasından su dökmek bir âdettir.
- democracy/dɪˈmɑːkrəsi/
demokrasi
Freedom of speech is a fundamental value in a democracy.
İfade özgürlüğü, demokraside temel bir değerdir.
- donate/ˈdoʊneɪt/
bağışlamak, bağışta bulunmak
We donated our old clothes to a local charity.
Eski kıyafetlerimizi yerel bir yardım kuruluşuna bağışladık.
- donation/doʊˈneɪʃən/
bağış
The animal shelter depends on donations.
Hayvan barınağı bağışlarla ayakta duruyor.
- duty/ˈduːti/
görev, ödev, sorumluluk
It's our duty to help people in need.
İhtiyacı olan insanlara yardım etmek bizim görevimiz.
- equality/ɪˈkwɑːlɪti/
eşitlik
The movement fought for equality between men and women in the workplace.
Hareket, işyerinde kadınlar ve erkekler arasındaki eşitlik için mücadele etti.
- fair/fɛr/
adil, haklı, hakkaniyetli
It's not fair that I always wash the dishes.
Bulaşıkları hep benim yıkamam haksızlık.
- freedom/ˈfriːdəm/
özgürlük, serbestlik
Freedom of expression means you can share your ideas openly.
İfade özgürlüğü, fikirlerini açıkça paylaşabilmen demektir.
- generation/ˌdʒenəˈreɪʃən/
kuşak, nesil
Each generation faces its own set of challenges.
Her kuşak kendine özgü zorluklarla yüzleşmek durumundadır.
- historic/hɪˈstɔːrɪk/
tarihî (eski ve önemli)
Our hotel was in a historic building near the castle.
Otelimiz, kalenin yakınındaki tarihî bir binadaydı.
- historical/hɪˈstɔːrɪkəl/
tarihî, tarihsel (geçmişe ait)
Our class visited a historical site near Bergama.
Sınıfımız Bergama yakınlarında tarihî bir alanı ziyaret etti.
- immigration/ˌɪmɪˈɡreɪʃən/
göç (başka bir ülkeye yerleşmek amacıyla gidiş)
Immigration has increased significantly in recent decades.
Son on yıllarda göç önemli ölçüde artmıştır.
- law/lɔː/
yasa, kanun
There is a new law about wearing seat belts.
Emniyet kemeri takmayla ilgili yeni bir yasa var.
- mayor/ˈmeɪər/
belediye başkanı
The mayor opened the new park on Saturday.
Belediye başkanı yeni parkı cumartesi günü açtı.
- national anthem/ˌnæʃənəl ˈænθəm/
milli marş, ulusal marş
The students sang the national anthem at the start of the ceremony.
Öğrenciler törenin başında milli marşı söyledi.
- parade/pəˈreɪd/
geçit töreni
Thousands of people watched the parade on the main street.
Binlerce kişi ana caddedeki geçit törenini izledi.
- privacy/ˈpraɪvəsi/
gizlilik, mahremiyet, özel hayatın gizliliği
Check your privacy settings before you post photos.
Fotoğraf paylaşmadan önce gizlilik ayarlarını kontrol et.
- resident/ˈrɛzɪdənt/
sakin, oturan kişi
Local residents complained about the noise.
Yerel sakinler gürültüden şikâyet etti.
- respect/rɪˈspekt/
saygı
Students should show respect to their teachers.
Öğrenciler öğretmenlerine saygı göstermeli.
- shelter/ˈʃɛltər/
barınak (hayvan barınağı, evsizler yurdu)
She volunteers at an animal shelter every Saturday.
Her cumartesi bir hayvan barınağında gönüllü çalışıyor.
- slogan/ˈsloʊɡən/
slogan, akılda kalıcı kısa söz
Our class came up with a slogan for the recycling campaign.
Sınıfımız geri dönüşüm kampanyası için bir slogan buldu.
- society/səˈsaɪəti/
toplum
Teachers play an important role in society.
Öğretmenler toplumda önemli bir rol oynar.
- tradition/trəˈdɪʃən/
gelenek, adet
It is a tradition in our family to gather for dinner every Sunday.
Her Pazar akşamı yemek için bir araya gelmek ailemizin geleneğidir.
- urban/ˈɜːrbən/
kentsel, şehirle ilgili
Urban areas tend to have better public transport than rural regions.
Kentsel bölgeler, kırsal bölgelere kıyasla genellikle daha iyi toplu taşımaya sahiptir.
- vote/voʊt/
oy vermek, oylamak
Our class voted for a trip to the science museum.
Sınıfımız bilim müzesine bir gezi için oy verdi.
- youth/juːθ/
gençlik (dönem)
My father played football in his youth.
Babam gençliğinde futbol oynardı.
- authority/əˈθɔːrɪti/
otorite, yetki (karar alma veya emir verme gücü)
The local authority is responsible for maintaining public parks and roads.
Yerel yönetim, parkların ve yolların bakımından sorumludur.
- campaign/kæmˈpeɪn/
kampanya (belirli bir amaca ulaşmak için yürütülen örgütlü faaliyet)
The senator launched an election campaign promising tax cuts and job creation.
Senatör, vergi indirimi ve iş yaratma vaadi vererek seçim kampanyasını başlattı.
- contribution/ˌkɑːntrɪˈbjuːʃən/
katkı
Thank you for your contribution to the project.
Projeye katkın için teşekkürler.
- council/ˈkaʊnsəl/
meclis, belediye meclisi; konsey
The city council plans to build a new library.
Belediye meclisi yeni bir kütüphane yapmayı planlıyor.
- deed/diːd/
iş, davranış, eylem (genelde iyi/kötü)
Helping the old man with his bags was a good deed.
Yaşlı adama çantalarını taşımakta yardım etmek iyi bir davranıştı.
- dignity/ˈdɪgnəti/
onur, insan onuru, haysiyet
Every person should be treated with dignity.
Her insana onuruna yakışır biçimde davranılmalıdır.
- donor/ˈdoʊnər/
bağışçı
A local donor paid for the new library.
Yeni kütüphanenin parasını yerel bir bağışçı ödedi.
- found/faʊnd/
kurmak (okul, şirket, kurum, şehir)
My grandfather founded this company in 1970.
Dedem bu şirketi 1970'te kurdu.
- foundation/faʊnˈdeɪʃən/
vakıf
The foundation gives scholarships to students from small villages.
Vakıf küçük köylerden gelen öğrencilere burs veriyor.
- heritage/ˈhɛrɪtɪdʒ/
miras (kültürel, tarihi)
Old wooden houses are part of the city's heritage.
Eski ahşap evler şehrin mirasının bir parçası.
- hospitality/ˌhɑːspəˈtæləti/
misafirperverlik, konukseverlik
We were amazed by the hospitality of the villagers.
Köylülerin misafirperverliği bizi hayran bıraktı.
- humanity/hjuːˈmænəti/
insanlık (bütün insanlar)
Clean water is important for all of humanity.
Temiz su bütün insanlık için önemlidir.
- obligation/ˌɑːbləˈɡeɪʃən/
zorunluluk, yükümlülük
We use 'must' and 'have to' to talk about obligation.
Zorunluluk anlatmak için 'must' ve 'have to' kullanırız.
- participant/pɑːrˈtɪsɪpənt/
katılımcı
All participants will receive a certificate at the end of the course.
Bütün katılımcılar kursun sonunda bir sertifika alacak.
- campaigner/kæmˈpeɪnər/
kampanyacı, bir amaç için mücadele eden kişi
Local campaigners want the old park to stay open.
Yerel kampanyacılar eski parkın açık kalmasını istiyor.
- contributor/kənˈtrɪbjətər/
katkıda bulunan kişi ya da etken
Traffic is a major contributor to air pollution in the city.
Trafik, şehirdeki hava kirliliğinin başlıca sebeplerinden biri.
- emigration/ˌemɪˈɡreɪʃən/
dışarıya göç, yurt dışına göç (ülkeden ayrılma)
Emigration from the village increased when the factory closed.
Fabrika kapanınca köyden dışarıya göç arttı.
- generational/ˌdʒenəˈreɪʃənəl/
kuşaklar arası, kuşaklara ait
There is a generational gap in how people use technology.
İnsanların teknolojiyi kullanma biçiminde kuşaklar arası bir fark var.
- municipal/mjuːˈnɪsɪpəl/
belediyeye ait, belediye
The municipal library is open until eight in the evening.
Belediye kütüphanesi akşam sekize kadar açık.
- municipality/mjuːˌnɪsɪˈpæləti/
belediye; belediye sınırları içindeki yerleşim
The municipality has opened a new sports centre for young people.
Belediye gençler için yeni bir spor merkezi açtı.
- parish/ˈpærɪʃ/
bucak, köy düzeyinde küçük yerel yönetim birimi (İngiltere)
The parish council meets on the first Monday of every month.
Bucak meclisi her ayın ilk pazartesi günü toplanıyor.
Öğretmen misin?
Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.