Ana içeriğe geç

Rejimler ve Özgürlükler ile ilgili İngilizce kelimeler

14 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.

  • freedom/ˈfriːdəm/

    özgürlük, serbestlik

    Freedom of expression means you can share your ideas openly.

    İfade özgürlüğü, fikirlerini açıkça paylaşabilmen demektir.

  • autocracy/ɔːˈtɑːkrəsi/

    otokrasi, mutlakiyet (sınırsız ve denetimsiz biçimde tek bir kişi tarafından yürütülen yönetim sistemi)

    The country's transition from autocracy to democracy took more than three decades.

    Ülkenin otokrasiden demokrasiye geçişi otuz yılı aşkın sürdü.

  • disenfranchise/ˌdɪsɪnˈfræntʃaɪz/

    oy hakkından yoksun bırakmak; haklarını elinden almak (bir bireyi veya grubu siyasi katılım ya da temel haklardan mahrum etmek)

    Strict voter ID laws have been accused of disenfranchising minority communities.

    Katı seçmen kimlik yasaları, azınlık topluluklarını oy hakkından yoksun bırakmakla suçlanmaktadır.

  • egalitarian/ɪˌɡælɪˈteriən/

    eşitlikçi (tüm insanların eşit haklara ve fırsatlara sahip olması gerektiğini savunan veya bu ilkeyi yansıtan)

    The new tax policy was praised for its egalitarian approach to wealth redistribution.

    Yeni vergi politikası, servetin yeniden dağıtımına yönelik eşitlikçi yaklaşımı nedeniyle övgü aldı.

  • emancipation/ɪˌmænsɪˈpeɪʃən/

    özgürleşme, kurtuluş (kişi veya grubun yasal, siyasi ya da sosyal kısıtlamalardan kurtarılması)

    The Emancipation Proclamation of 1863 declared the freedom of enslaved people in Confederate states.

    1863 tarihli Özgürleşme Bildirisi, Konfederasyon eyaletlerindeki köle insanların özgürlüğünü ilan etti.

  • insurrection/ˌɪnsəˈrekʃən/

    isyan, ayaklanma (özellikle silahlı bir grubun hükümete veya yerleşik düzene karşı açık ve organize şiddete başvurması)

    The government declared a state of emergency following the armed insurrection in the capital.

    Hükümet, başkentteki silahlı ayaklanmanın ardından olağanüstü hal ilan etti.

  • jurisprudence/ˌdʒʊrɪsˈpruːdəns/

    hukuk felsefesi, yargı bilimi (hukuk sistemlerinin ve yasal ilkelerin teorik temelleriyle ilgilenen akademik alan)

    Her doctoral thesis examined natural law theory within the broader field of jurisprudence.

    Doktora tezi, doğal hukuk teorisini daha geniş bir hukuk felsefesi çerçevesinde inceledi.

  • oligarchy/ˈɑːlɪɡɑːrki/

    oligarşi (küçük ve ayrıcalıklı bir grubun gücü elinde bulundurduğu yönetim biçimi veya bu yönetimi elinde tutan grup)

    After the fall of communism, a new oligarchy quickly gained control of the country's resources.

    Komünizmin çöküşünün ardından yeni bir oligarşi, ülkenin kaynaklarını hızla ele geçirdi.

  • pluralism/ˈplʊərəlɪzəm/

    çoğulculuk (bir toplumda farklı siyasi partilerin, dinlerin, kültürlerin veya görüşlerin bir arada var olabilmesi ve bunun değerli görülmesi)

    Cultural pluralism enriches society by allowing diverse traditions to coexist without assimilation pressure.

    Kültürel çoğulculuk, farklı geleneklerin asimilasyon baskısı olmaksızın bir arada var olmasına izin vererek toplumu zenginleştirir.

  • sovereign/ˈsɑːvrən/

    egemen, bağımsız (devlet)

    The island became a sovereign state in 1960.

    Ada 1960'ta bağımsız bir devlet oldu.

  • subversive/səbˈvɜːrsɪv/

    yıkıcı, düzeni bozucu (yerleşik bir sistemi, iktidarı veya kurumu içten çürütmeye ya da devirmeye yönelik)

    The government labelled the underground publication as subversive and had it banned.

    Hükümet, yeraltı yayınını yıkıcı olarak nitelendirerek yasaklattı.

  • totalitarian/toʊˌtæləˈteriən/

    totaliter (devletin bireylerin kamusal ve özel yaşamının her alanını denetim altında tuttuğu siyasi sistemi tanımlayan)

    The totalitarian regime monitored citizens' correspondence and banned all independent political activity.

    Totaliter rejim, vatandaşların yazışmalarını denetledi ve tüm bağımsız siyasi faaliyetleri yasakladı.

  • xenophobia/ˌzenəˈfoʊbiə/

    yabancı düşmanlığı, zenofobi (yabancılara veya farklı kültürlerden insanlara karşı duyulan yoğun korku ya da nefret)

    The rise of xenophobia across Europe has been linked to economic anxiety and political polarization.

    Avrupa genelinde yükselen yabancı düşmanlığı, ekonomik kaygılar ve siyasi kutuplaşmayla ilişkilendirilmektedir.

  • zeitgeist/ˈzaɪtɡaɪst/

    dönemin ruhu, çağın havası (belirli bir tarihsel döneme özgü hâkim düşünce, inanç ve kültürel iklim)

    The novel perfectly captured the zeitgeist of the 1960s, its idealism, its contradictions, its restless energy.

    Roman, 1960'ların dönemin ruhunu, idealizmini, çelişkilerini, huzursuz enerjisini, mükemmel biçimde yansıttı.

Bu kelimeleri vodid'de eşleştirerek çalışKayıt olmadan bir eşleştirme seti çöz. Unuttuğun kelime, tekrar zamanı gelince yeniden karşına çıkar.Kayıt olmadan dene

Öğretmen misin?

Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.

Benzer listeler