Ana içeriğe geç

Müzik ile ilgili İngilizce kelimeler

51 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.

  • dance/dæns/

    dans

    The halay is a traditional dance in Turkey.

    Halay, Türkiye'de geleneksel bir danstır.

  • guitar/ɡɪˈtɑːr/

    gitar

    Can you play the guitar?

    Gitar çalabiliyor musun?

  • listen/ˈlɪsən/

    dinlemek

    I listen to music on the bus every morning.

    Her sabah otobüste müzik dinlerim.

  • music/ˈmjuːzɪk/

    müzik

    What kind of music do you like?

    Ne tür müzik seversin?

  • piano/piˈænoʊ/

    piyano

    Mert plays the piano for an hour every day.

    Mert her gün bir saat piyano çalıyor.

  • play/pleɪ/

    oynamak (oyun, spor)

    My brother and I play basketball every Saturday.

    Kardeşimle her cumartesi basketbol oynarız.

  • sing/sɪŋ/

    şarkı söylemek

    She sings in the shower every morning.

    Her sabah duşta şarkı söylüyor.

  • singer/ˈsɪŋər/

    şarkıcı

    My favorite singer has a new song.

    En sevdiğim şarkıcının yeni bir şarkısı var.

  • song/sɔːŋ/

    şarkı

    What's your favorite song?

    En sevdiğin şarkı hangisi?

  • band/bænd/

    müzik grubu

    My brother plays the guitar in a band.

    Ağabeyim bir grupta gitar çalıyor.

  • classical music/ˌklæsɪkəl ˈmjuːzɪk/

    klasik müzik

    My mom listens to classical music while she works.

    Annem çalışırken klasik müzik dinler.

  • concert/ˈkɑːnsərt/

    konser

    We went to a jazz concert last Friday night.

    Geçen Cuma gecesi bir caz konserine gittik.

  • festival/ˈfestəvəl/

    festival, şenlik

    We camped for three days at a summer music festival.

    Bir yaz müzik festivalinde üç gün kamp yaptık.

  • instrument/ˈɪnstrəmənt/

    müzik aleti, enstrüman

    Do you play a musical instrument?

    Bir müzik aleti çalıyor musun?

  • jazz/dʒæz/

    caz

    My uncle plays jazz on the piano.

    Amcam piyanoda caz çalar.

  • loud/laʊd/

    yüksek sesli, sesi yüksek

    The music at the party was too loud.

    Partideki müziğin sesi fazla yüksekti.

  • musician/mjuːˈzɪʃən/

    müzisyen

    The musicians played in the park all afternoon.

    Müzisyenler bütün öğleden sonra parkta çaldı.

  • playlist/ˈpleɪlɪst/

    çalma listesi

    I made a playlist for our long car trip.

    Uzun araba yolculuğumuz için bir çalma listesi hazırladım.

  • sound/saʊnd/

    ses

    I love the sound of rain on the window.

    Cama vuran yağmurun sesini çok severim.

  • violin/ˌvaɪəˈlɪn/

    keman

    My daughter is learning to play the violin.

    Kızım keman çalmayı öğreniyor.

  • voice/vɔɪs/

    ses (insan sesi)

    She has a beautiful voice.

    Çok güzel bir sesi var.

  • audience/ˈɔːdiəns/

    seyirci, izleyici, dinleyici kitlesi

    The audience clapped for five minutes.

    Seyirciler beş dakika alkışladı.

  • choir/ˈkwaɪər/

    koro

    My sister sings in the school choir.

    Kız kardeşim okul korosunda şarkı söylüyor.

  • chorus/ˈkɔːrəs/

    nakarat

    Everyone sang the chorus together at the concert.

    Konserde herkes nakaratı birlikte söyledi.

  • conductor/kənˈdʌktər/

    orkestra şefi

    The conductor raised his hands and the music began.

    Orkestra şefi ellerini kaldırdı ve müzik başladı.

  • listener/ˈlɪsənər/

    dinleyici

    The radio show has thousands of listeners every night.

    Radyo programının her gece binlerce dinleyicisi var.

  • lyrics/ˈlɪrɪks/

    şarkı sözleri

    I know all the lyrics of this song.

    Bu şarkının bütün sözlerini biliyorum.

  • melody/ˈmɛlədi/

    melodi, ezgi

    I can't remember the words, but I know the melody.

    Sözleri hatırlayamıyorum ama melodiyi biliyorum.

  • musical/ˈmjuːzɪkəl/

    müzikal

    We saw a musical about a boy who wants to be a dancer.

    Dansçı olmak isteyen bir çocuğu anlatan bir müzikal izledik.

  • national anthem/ˌnæʃənəl ˈænθəm/

    milli marş, ulusal marş

    The students sang the national anthem at the start of the ceremony.

    Öğrenciler törenin başında milli marşı söyledi.

  • perform/pərˈfɔːrm/

    sahne almak, sergilemek (şarkı, oyun)

    The band will perform in the park on Saturday.

    Grup cumartesi parkta sahne alacak.

  • rhythm/ˈrɪðəm/

    ritim

    Clap your hands to the rhythm of the song.

    Şarkının ritmine göre el çırp.

  • scale/skeɪl/

    ölçek, boyut, çap

    We didn't understand the scale of the problem.

    Sorunun boyutunu anlamamıştık.

  • soundtrack/ˈsaʊndtræk/

    film müziği; dizi ya da oyun müziği

    I like the soundtrack of this movie more than the story.

    Bu filmin müziğini hikâyesinden daha çok seviyorum.

  • stage/steɪdʒ/

    sahne

    The singer walked onto the stage and everyone started clapping.

    Şarkıcı sahneye çıktı ve herkes alkışlamaya başladı.

  • string/strɪŋ/

    ip, sicim

    She tied the box with a piece of string.

    Kutuyu bir parça iple bağladı.

  • tune/tuːn/

    melodi, ezgi

    I can't get that tune out of my head.

    O ezgiyi kafamdan atamıyorum.

  • audition/ɔːˈdɪʃən/

    seçme sınavı, oyuncu/müzisyen seçmesi

    I have an audition for the school play tomorrow.

    Yarın okul oyunu için seçmem var.

  • brass/bræs/

    pirinç (sarı metal)

    The old door has a brass handle.

    Eski kapının pirinç bir kolu var.

  • catchy/ˈkætʃi/

    akılda kalıcı, kulağa takılan

    The song is so catchy that I've been singing it all day.

    Şarkı o kadar akılda kalıcı ki bütün gün onu söyleyip duruyorum.

  • compose/kəmˈpoʊz/

    bestelemek

    He composed this song when he was only sixteen.

    Bu şarkıyı daha on altı yaşındayken besteledi.

  • composer/kəmˈpoʊzər/

    besteci

    Who is your favourite classical composer?

    En sevdiğin klasik müzik bestecisi kim?

  • hum/hʌm/

    mırıldanmak (ağzı kapalı şarkı söylemek)

    She always hums while she cooks.

    Yemek yaparken hep mırıldanır.

  • rehearsal/rɪˈhɜːrsəl/

    prova

    We have rehearsals every Tuesday and Thursday after school.

    Her salı ve perşembe okuldan sonra provamız var.

  • rehearse/rɪˈhɜːrs/

    prova etmek, prova yapmak

    The choir rehearses every Tuesday evening.

    Koro her salı akşamı prova yapıyor.

  • tone/toʊn/

    ses tonu, konuşma tavrı

    Don't speak to me in that tone!

    Benimle o ses tonuyla konuşma!

  • upbeat/ˈʌpbiːt/

    neşeli, hareketli (müzik)

    The DJ played upbeat songs, and everyone started dancing.

    DJ hareketli şarkılar çaldı ve herkes dans etmeye başladı.

  • chamber/ˈtʃeɪmbər/

    oda müziği (chamber music); oda

    We listened to chamber music in a small hall.

    Küçük bir salonda oda müziği dinledik.

  • chord/kɔːrd/

    akor

    I can only play three chords on the guitar.

    Gitarda sadece üç akor çalabiliyorum.

  • recital/rɪˈsaɪtəl/

    resital, dinleti

    My sister is giving a piano recital on Saturday.

    Kız kardeşim cumartesi bir piyano resitali veriyor.

  • tenor/ˈtenər/

    genel ton, genel hava (konuşma, yazı, tartışma)

    The tenor of the meeting was friendly but serious.

    Toplantının genel havası dostça ama ciddiydi.

Bu kelimeleri vodid'de eşleştirerek çalışKayıt olmadan bir eşleştirme seti çöz. Unuttuğun kelime, tekrar zamanı gelince yeniden karşına çıkar.Kayıt olmadan dene

Öğretmen misin?

Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.

Benzer listeler