Ana içeriğe geç

İlaç ve Doz ile ilgili İngilizce kelimeler

32 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.

  • antibiotic/ˌæntibaɪˈɑːtɪk/

    antibiyotik

    Antibiotics work against bacteria but have no effect on viruses.

    Antibiyotikler bakterilere karşı etkilidir ama virüslere etkisi yoktur.

  • dose/doʊs/

    doz

    The level of the drug in the blood rises soon after each dose.

    İlacın kandaki düzeyi her dozdan kısa süre sonra yükselir.

  • inject/ɪnˈdʒɛkt/

    enjekte etmek, iğneyle vermek

    The dentist injected a local anesthetic before filling the tooth.

    Diş hekimi dişi doldurmadan önce lokal anestezik enjekte etti.

  • injection/ɪnˈdʒekʃən/

    enjeksiyon, iğne

    Insulin is usually given by injection because the stomach would digest it.

    Mide onu sindireceği için insülin genellikle enjeksiyonla verilir.

  • medication/ˌmɛdɪˈkeɪʃən/

    ilaç, ilaç tedavisi

    The nurse asked the patient whether he was taking any medication.

    Hemşire hastaya herhangi bir ilaç kullanıp kullanmadığını sordu.

  • physician/fɪˈzɪʃən/

    hekim, doktor

    The physician listened to the patient's chest and asked about the cough.

    Hekim hastanın göğsünü dinledi ve öksürüğü sordu.

  • prescribe/prɪˈskraɪb/

    reçete etmek, (tedavi) önermek

    Antibiotics are not normally prescribed for colds, which are caused by viruses.

    Virüslerin yol açtığı soğuk algınlığı için normalde antibiyotik reçete edilmez.

  • radiation/ˌreɪdiˈeɪʃən/

    radyasyon, ışınım

    Staff stand behind a screen to avoid radiation during X-rays.

    Personel röntgen sırasında radyasyondan korunmak için bir paravanın arkasında durur.

  • relieve/rɪˈliːv/

    hafifletmek, gidermek (ağrı, belirti)

    Cold packs can help relieve swelling after a minor injury.

    Soğuk kompres küçük bir yaralanmadan sonra şişliği hafifletmeye yardım edebilir.

  • specialist/ˈspeʃəlɪst/

    uzman hekim, uzman

    The family doctor referred her to a heart specialist.

    Aile hekimi onu bir kalp uzmanına sevk etti.

  • surgeon/ˈsɜːrdʒən/

    cerrah

    The surgeon explained the risks of the operation to the family.

    Cerrah ameliyatın risklerini aileye anlattı.

  • surgery/ˈsɜːrdʒəri/

    ameliyat, cerrahi

    Patients are told not to eat for several hours before surgery.

    Hastalara ameliyattan önce birkaç saat bir şey yememeleri söylenir.

  • therapy/ˈθɛrəpi/

    terapi, tedavi

    After the stroke, he started physical therapy to improve his walking.

    İnmeden sonra yürüyüşünü geliştirmek için fizik tedaviye başladı.

  • administer/ədˈmɪnɪstər/

    (ilaç, tedavi) vermek, uygulamak

    The nurse administered the medication through a small tube in the arm.

    Hemşire ilacı koldaki ince bir tüp aracılığıyla verdi.

  • adverse/ædˈvɜːrs/

    olumsuz, istenmeyen, zararlı

    Doctors are asked to report any adverse reaction to a new medicine.

    Hekimlerden yeni bir ilaca karşı görülen her istenmeyen tepkiyi bildirmeleri isteniyor.

  • alleviate/əˈliːvieɪt/

    hafifletmek, azaltmak (acı, sıkıntı)

    Cold compresses can alleviate swelling after a minor injury.

    Soğuk kompres küçük bir yaralanmadan sonraki şişliği hafifletebilir.

  • anesthesia/ˌænəsˈθiːʒə/

    anestezi, uyuşturma

    The operation was performed under general anesthesia.

    Ameliyat genel anestezi altında yapıldı.

  • clinician/klɪˈnɪʃən/

    klinisyen, hastayla doğrudan çalışan sağlık uzmanı

    The clinician reviewed the patient's history before ordering any further tests.

    Klinisyen, başka bir test istemeden önce hastanın öyküsünü gözden geçirdi.

  • comply/kəmˈplaɪ/

    uymak (kurala, talimata)

    All staff must comply with the hospital's hand hygiene rules.

    Bütün personel hastanenin el hijyeni kurallarına uymak zorunda.

  • counteract/ˌkaʊntərˈækt/

    etkisini gidermek, karşı etki yapmak

    The team gave the patient a drug to counteract the effects of the poison.

    Ekip, zehrin etkilerini gidermek için hastaya bir ilaç verdi.

  • dosage/ˈdoʊsɪdʒ/

    dozaj, ilacın miktarı ve alınma sıklığı

    The dosage for children is usually calculated according to body weight.

    Çocuklarda dozaj genellikle vücut ağırlığına göre hesaplanır.

  • intervene/ˌɪntərˈviːn/

    müdahale etmek, araya girmek

    Doctors intervened early, before the infection could spread to the blood.

    Hekimler, enfeksiyon kana yayılmadan önce erken müdahale etti.

  • invasive/ɪnˈveɪsɪv/

    girişimsel (vücuda kesi ya da alet sokmayı gerektiren)

    Doctors prefer a blood test to an invasive procedure whenever possible.

    Hekimler, mümkün olduğunda girişimsel bir işlem yerine kan testini tercih eder.

  • potent/ˈpoʊtənt/

    güçlü, etkili (ilaç, madde)

    Some plant toxins are so potent that even a tiny amount can be harmful.

    Bazı bitki zehirleri o kadar güçlüdür ki çok küçük bir miktarı bile zararlı olabilir.

  • regain/rɪˈɡeɪn/

    yeniden kazanmak, geri kazanmak

    With daily exercises, many stroke patients regain the use of their hand.

    Günlük egzersizlerle birçok inme hastası elini yeniden kullanabilir hâle gelir.

  • rehabilitation/ˌriːəˌbɪlɪˈteɪʃən/

    rehabilitasyon, iyileşme sonrası eski işlevi kazandırma süreci

    After knee surgery, he spent six weeks in physical rehabilitation.

    Diz ameliyatından sonra altı hafta fizik rehabilitasyonda kaldı.

  • suppress/səˈprɛs/

    baskılamak, bastırmak (vücut işlevi, belirti)

    Patients who receive a new kidney take drugs that suppress the immune system.

    Yeni böbrek nakledilen hastalar bağışıklık sistemini baskılayan ilaçlar alır.

  • surgical/ˈsɜːrdʒɪkəl/

    cerrahi, ameliyatla ilgili

    Surgical instruments are sterilized before every operation.

    Cerrahi aletler her ameliyattan önce sterilize edilir.

  • therapeutic/ˌθerəˈpjuːtɪk/

    tedavi edici, tedaviye yönelik

    The drug has a narrow therapeutic range, so blood levels are checked often.

    İlacın tedavi aralığı dar olduğu için kandaki düzeyi sık sık ölçülür.

  • tolerance/ˈtɑːlərəns/

    tolerans (vücudun bir maddeye alışıp daha az tepki vermesi)

    Patients may develop tolerance to some painkillers if they use them for a long time.

    Hastalar bazı ağrı kesicileri uzun süre kullanırsa onlara karşı tolerans geliştirebilir.

  • untreated/ʌnˈtriːtɪd/

    tedavi edilmemiş

    Left untreated, a minor infection can spread to other parts of the body.

    Tedavi edilmezse küçük bir enfeksiyon vücudun başka bölgelerine yayılabilir.

  • wear off/ˌwer ˈɔːf/

    (etkisi) geçmek, yavaş yavaş kaybolmak

    The pain returned as the local anesthetic began to wear off.

    Lokal anestezinin etkisi geçmeye başlayınca ağrı geri döndü.

Bu kelimeleri vodid'de eşleştirerek çalışKayıt olmadan bir eşleştirme seti çöz. Unuttuğun kelime, tekrar zamanı gelince yeniden karşına çıkar.Kayıt olmadan dene

Öğretmen misin?

Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.

Benzer listeler