Belirti ve Tanı ile ilgili İngilizce kelimeler
55 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.
- accompany/əˈkʌmpəni/
eşlik etmek, birlikte görülmek
A high fever is often accompanied by headache.
Yüksek ateşe çoğu zaman baş ağrısı eşlik eder.
- asthma/ˈæzmə/
astım
Asthma causes the airways to narrow and become inflamed.
Astım hava yollarının daralmasına ve iltihaplanmasına yol açar.
- bleed/bliːd/
kanamak
The cut on his finger bled for a few minutes.
Parmağındaki kesik birkaç dakika kanadı.
- chronic/ˈkrɑːnɪk/
kronik, süreğen
Asthma is a chronic condition that affects the airways.
Astım, hava yollarını etkileyen kronik bir hastalıktır.
- decay/dɪˈkeɪ/
çürüme, çürük (özellikle dişte)
Sugary drinks increase the risk of tooth decay.
Şekerli içecekler diş çürüğü riskini artırır.
- depression/dɪˈpreʃən/
depresyon (ruhsal hastalık)
Depression can affect sleep, appetite and concentration.
Depresyon uykuyu, iştahı ve dikkati etkileyebilir.
- diabetes/ˌdaɪəˈbiːtiːz/
diyabet, şeker hastalığı
In type 1 diabetes, the pancreas produces little or no insulin.
Tip 1 diyabette pankreas çok az insülin üretir ya da hiç üretmez.
- diagnose/ˌdaɪəɡˈnoʊs/
teşhis etmek, tanı koymak
He was diagnosed with diabetes at the age of forty.
Kırk yaşında kendisine diyabet tanısı kondu.
- discomfort/dɪsˈkʌmfərt/
rahatsızlık hissi, hafif ağrı, sızı
Heartburn causes a burning discomfort in the chest.
Mide yanması göğüste yanma şeklinde bir rahatsızlık yapar.
- disorder/dɪsˈɔːrdər/
bozukluk, rahatsızlık (bir organın ya da işlevin)
Sickle cell anemia is an inherited blood disorder.
Orak hücre anemisi kalıtsal bir kan bozukluğudur.
- distinguish/dɪˈstɪŋɡwɪʃ/
ayırt etmek, ayırmak
It can be hard to distinguish a cold from the flu.
Soğuk algınlığını gripten ayırt etmek zor olabilir.
- fatal/ˈfeɪtəl/
ölümcül, ölüme yol açan
Untreated sepsis can quickly become fatal.
Tedavi edilmeyen sepsis hızla ölümcül hâle gelebilir.
- mild/maɪld/
hafif (hastalık, belirti)
Most people with the virus have only mild symptoms.
Virüsü taşıyan çoğu kişide yalnızca hafif belirtiler görülür.
- moderate/ˈmɑːdərət/
orta düzeyde, ılımlı
The patient had moderate pain after the operation.
Hasta ameliyattan sonra orta düzeyde ağrı çekti.
- pass out/ˌpæs ˈaʊt/
bayılmak, kendinden geçmek
He passed out in the heat while waiting in line.
Sırada beklerken sıcakta bayıldı.
- set off/ˌset ˈɔːf/
tetiklemek, harekete geçirmek
Pollen can set off an allergic reaction in some people.
Polen bazı kişilerde alerjik bir tepkiyi tetikleyebilir.
- severe/səˈvɪr/
şiddetli, ağır
She was admitted to the hospital with severe chest pain.
Şiddetli göğüs ağrısıyla hastaneye yatırıldı.
- stroke/stroʊk/
inme, felç (beyin damarı tıkanması ya da kanaması)
A stroke happens when blood flow to part of the brain is blocked.
İnme, beynin bir bölümüne giden kan akışı engellendiğinde olur.
- tumor/ˈtuːmər/
tümör, ur
The scan revealed a small tumor in the patient's lung.
Tarama, hastanın akciğerinde küçük bir tümör ortaya çıkardı.
- abnormality/ˌæbnɔːrˈmæləti/
anormallik, bozukluk
The scan showed no abnormality in the brain.
Taramada beyinde herhangi bir anormallik görülmedi.
- acute/əˈkjuːt/
akut, ani başlayan (hastalık)
Acute kidney injury is often reversible with prompt treatment.
Akut böbrek hasarı çoğu zaman hızlı tedaviyle geri döndürülebilir.
- aggravate/ˈæɡrəveɪt/
kötüleştirmek, ağırlaştırmak
Running too soon can aggravate a knee injury.
Çok erken koşmaya başlamak diz sakatlığını ağırlaştırabilir.
- ailment/ˈeɪlmənt/
rahatsızlık, hafif hastalık
Colds and sore throats are common winter ailments.
Soğuk algınlığı ve boğaz ağrısı kışın sık görülen rahatsızlıklardır.
- bring on/ˌbrɪŋ ˈɑːn/
tetiklemek, başlatmak, yol açmak (bir hastalığı ya da belirtiyi)
Cold air can bring on an asthma attack.
Soğuk hava bir astım krizini tetikleyebilir.
- clot/klɑːt/
pıhtı
A clot forms to stop bleeding when a vessel is damaged.
Bir damar zarar gördüğünde kanamayı durdurmak için pıhtı oluşur.
- come down with/ˌkʌm ˈdaʊn wɪð/
(bulaşıcı, genellikle hafif bir hastalığa) yakalanmak
Half the ward staff came down with the flu in January.
Servis personelinin yarısı ocak ayında gribe yakalandı.
- complication/ˌkɑːmpləˈkeɪʃən/
komplikasyon, ek sorun (hastalıkta ya da ameliyatta)
Pneumonia is a possible complication of influenza.
Zatürre, gribin olası bir komplikasyonudur.
- deteriorate/dɪˈtɪriəreɪt/
kötüleşmek, bozulmak
His condition deteriorated overnight, so he was moved to intensive care.
Durumu bir gecede kötüleşti, bu yüzden yoğun bakıma alındı.
- episode/ˈepəsoʊd/
nöbet, atak (bir hastalığın tekrarlayan dönemi)
She has had three episodes of dizziness this month.
Bu ay üç kez baş dönmesi atağı geçirdi.
- exacerbate/ɪɡˈzæsərbeɪt/
şiddetlendirmek, kötüleştirmek (zaten var olan bir sorunu)
Cold air can exacerbate the symptoms of asthma.
Soğuk hava astım belirtilerini şiddetlendirebilir.
- fatigue/fəˈtiːɡ/
yorgunluk, bitkinlik
Fatigue is a common symptom of anemia.
Yorgunluk, kansızlığın yaygın bir belirtisidir.
- fluctuate/ˈflʌktʃueɪt/
dalgalanmak, inip çıkmak
Blood sugar levels fluctuate throughout the day.
Kan şekeri düzeyleri gün boyunca dalgalanır.
- fracture/ˈfræktʃər/
kırık (kemikte)
The X-ray showed a small fracture in her wrist.
Röntgen bileğinde küçük bir kırık gösterdi.
- frail/freɪl/
güçsüz, zayıf, narin (yaşlı ya da hasta kişi)
Frail elderly patients need extra care after surgery.
Güçsüz yaşlı hastalar ameliyattan sonra ek bakıma ihtiyaç duyar.
- impair/ɪmˈper/
bozmak, zayıflatmak, zarar vermek (bir işlevi)
Lack of sleep can impair memory and concentration.
Uykusuzluk belleği ve dikkati zayıflatabilir.
- impairment/ɪmˈpermənt/
bozukluk, işlev kaybı
Hearing impairment is common among older adults.
İşitme kaybı yaşlı yetişkinler arasında yaygındır.
- inflamed/ɪnˈfleɪmd/
iltihaplı, iltihaplanmış
Her throat was red and inflamed.
Boğazı kızarmış ve iltihaplanmıştı.
- inflammation/ˌɪnfləˈmeɪʃən/
iltihap, enflamasyon
Redness and swelling around a wound are typical signs of inflammation.
Bir yaranın çevresindeki kızarıklık ve şişlik tipik iltihap belirtileridir.
- intensify/ɪnˈtensəfaɪ/
şiddetlenmek, yoğunlaşmak; şiddetlendirmek
Heartburn often intensifies after a large meal.
Mide yanması çoğu zaman ağır bir yemekten sonra şiddetlenir.
- intermittent/ˌɪntərˈmɪtənt/
aralıklı, kesik kesik
The patient reported intermittent chest pain over several weeks.
Hasta birkaç hafta boyunca aralıklı göğüs ağrısı yaşadığını bildirdi.
- irreversible/ˌɪrɪˈvɜːrsəbəl/
geri dönüşsüz, geri döndürülemez
Prolonged lack of oxygen can cause irreversible brain damage.
Uzun süreli oksijen yetersizliği geri dönüşsüz beyin hasarına yol açabilir.
- lethal/ˈliːθəl/
öldürücü
Some mushrooms contain a lethal toxin.
Bazı mantarlar öldürücü bir toksin içerir.
- linger/ˈlɪŋɡər/
sürmek, geçmemek, uzun süre kalmak
A dry cough may linger for weeks after a cold.
Soğuk algınlığından sonra kuru öksürük haftalarca sürebilir.
- manifest/ˈmænəfest/
kendini göstermek, ortaya çıkmak (belirti olarak)
The disease may manifest itself as a skin rash.
Hastalık kendini bir cilt döküntüsü olarak gösterebilir.
- mimic/ˈmɪmɪk/
taklit etmek, benzemek (belirti olarak)
Some thyroid disorders mimic the symptoms of depression.
Bazı tiroit bozuklukları depresyonun belirtilerine benzer.
- obstruct/əbˈstrʌkt/
tıkamak, engellemek
A blood clot can obstruct the flow of blood to the brain.
Bir kan pıhtısı beyne giden kan akışını tıkayabilir.
- onset/ˈɑːnset/
başlangıç (hastalığın, kötü bir durumun)
The onset of symptoms was sudden and severe.
Belirtiler aniden ve şiddetli başladı.
- persistent/pərˈsɪstənt/
süreğen, geçmeyen, inatçı
The nurse noted a persistent cough that had lasted three weeks.
Hemşire üç haftadır süren inatçı bir öksürük olduğunu not etti.
- prematurely/ˌpriːməˈtʃʊrli/
erken, vaktinden önce
Babies born prematurely may need help with breathing.
Erken doğan bebeklerin solunum desteğine ihtiyacı olabilir.
- prone/proʊn/
yatkın, eğilimli (kötü bir şeye)
Older adults are more prone to falls and fractures.
Yaşlı yetişkinler düşmelere ve kırıklara daha yatkındır.
- provoke/prəˈvoʊk/
tetiklemek, yol açmak (bir tepkiyi)
Certain foods can provoke an allergic reaction.
Bazı yiyecekler alerjik bir tepkiyi tetikleyebilir.
- rule out/ˌruːl ˈaʊt/
olasılık dışı bırakmak, dışlamak
The doctor ordered a scan to rule out a fracture.
Doktor kırığı dışlamak için bir tarama istedi.
- subside/səbˈsaɪd/
hafiflemek, dinmek, azalmak
The swelling usually subsides within a few days.
Şişlik genellikle birkaç gün içinde iner.
- transient/ˈtrænʒənt/
geçici, kısa süreli
Mild headache is a transient side effect of the treatment.
Hafif baş ağrısı tedavinin geçici bir yan etkisidir.
- ulcer/ˈʌlsər/
ülser, yara (deride ya da mide zarında)
A stomach ulcer can cause a burning pain after meals.
Mide ülseri yemeklerden sonra yanma şeklinde ağrıya yol açabilir.
Öğretmen misin?
Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.