Ana içeriğe geç

Karmaşık Hisler ile ilgili İngilizce kelimeler

21 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.

  • regret/rɪˈɡret/

    pişman olmak

    I regret not studying harder for the exam.

    Sınava daha çok çalışmadığım için pişmanım.

  • loneliness/ˈloʊnlinəs/

    yalnızlık (duygusu)

    After moving to a new city, she struggled with loneliness.

    Yeni bir şehre taşındıktan sonra yalnızlıkla mücadele etti.

  • ambivalence/æmˈbɪvələns/

    aynı anda zıt duygular besleme, ikircikli his, kararsızlık

    She felt a deep ambivalence about leaving her hometown for a new job.

    Yeni bir iş için memleketini terk etmek konusunda derin bir ikircikli his yaşadı.

  • anguish/ˈæŋɡwɪʃ/

    derin acı, ıstırap, büyük sıkıntı

    The parents waited in anguish for news about their missing child.

    Ebeveynler, kaybolan çocuklarından haber beklerken büyük bir ıstırap içindeydiler.

  • apprehension/ˌæprɪˈhenʃən/

    kaygı, endişe, yaklaşan bir şeyden duyulan korku

    She felt a growing apprehension as the exam date drew closer.

    Sınav tarihi yaklaştıkça içinde büyüyen bir kaygı hissetti.

  • catharsis/kəˈθɑːrsɪs/

    duygusal arınma, bastırılmış duyguların dışa vurulmasıyla elde edilen rahatlama

    Watching the tragedy was a catharsis, she cried and felt much lighter afterwards.

    Trajedyayı izlemek bir arınma gibi geldi; ağladı ve ardından çok daha hafif hissetti.

  • contempt/kənˈtempt/

    hor görme, aşağılama, küçümseme

    She looked at him with open contempt after he lied to her face.

    Yüzüne yalan söylemesinin ardından ona açık bir küçümsemeyle baktı.

  • elation/ɪˈleɪʃən/

    büyük sevinç, coşku, ruh yüksekliği

    There was a feeling of pure elation when they heard they had won the championship.

    Şampiyonluğu kazandıklarını duyduklarında içlerinde saf bir sevinç patladı.

  • euphoria/juːˈfɔːriə/

    aşırı mutluluk ve coşku duygusu, öfori

    The crowd was swept up in a wave of euphoria when the final whistle blew.

    Son düdük çaldığında kalabalık bir coşku dalgasına kapıldı.

  • indifference/ɪnˈdɪfrəns/

    kayıtsızlık, ilgisizlik, umursamazlık

    His indifference to the problem made her angry.

    Soruna karşı kayıtsızlığı onu kızdırdı.

  • introspection/ˌɪntrəˈspekʃən/

    iç gözlem, kendi düşünce ve duygularını inceleme

    After the failure, a period of introspection helped him understand what had gone wrong.

    Başarısızlığın ardından geçirdiği iç gözlem dönemi, neyin yanlış gittiğini anlamasına yardımcı oldu.

  • melancholy/ˈmelənˌkɑːli/

    derin ve kalıcı hüzün, melankoli, kasvet

    A sense of melancholy settled over him as he watched the city disappear from the train window.

    Şehrin tren penceresinden uzaklaşmasını izlerken içine derin bir hüzün çöktü.

  • nostalgia/nɑːˈstælɡiə/

    geçmişe duyulan özlem, nostalji

    Looking at old photographs filled her with nostalgia for her university days.

    Eski fotoğraflara bakmak onu üniversite günlerine karşı derin bir özlemle doldurdu.

  • nostalgic/nɑːˈstældʒɪk/

    nostaljik, geçmişe özlem duyan

    Old school photos always make me feel nostalgic.

    Eski okul fotoğrafları beni hep nostaljiye sürükler.

  • remorse/rɪˈmɔːrs/

    derin pişmanlık, vicdan azabı

    He was filled with remorse after realizing how much his words had hurt her.

    Sözlerinin onu ne kadar incittiğini anlayınca derin bir vicdan azabına kapıldı.

  • resent/rɪˈzent/

    içerlemek, gücenmek, kızmak (haksızlık hissiyle)

    She resents having to do all the housework.

    Bütün ev işini yapmak zorunda kalmaya içerliyor.

  • resignation/ˌrezɪɡˈneɪʃən/

    çaresizliği kabulleniş, boyun eğme, tevekkül

    She accepted the verdict with quiet resignation, knowing there was nothing more she could do.

    Yapabileceği başka bir şey olmadığını bilerek kararı sessiz bir boyun eğişle kabullendi.

  • sobering/ˈsoʊbərɪŋ/

    düşündürücü, insanı ciddileştiren, gerçeği gösteren

    The report on plastic in the oceans makes sobering reading.

    Okyanuslardaki plastikle ilgili rapor insanı ciddi biçimde düşündürüyor.

  • wistful/ˈwɪstfəl/

    hüzünle arzulayan, hasret içinde, buruk bir özlemle bakan

    She gave a wistful smile when she saw the old house where she had grown up.

    Büyüdüğü eski evi görünce buruk bir tebessümle güldü.

  • composure/kəmˈpoʊʒər/

    soğukkanlılık, sükûnet, kendine hâkimiyet

    She kept her composure during the difficult interview.

    Zor mülakat boyunca soğukkanlılığını korudu.

  • reproach/rɪˈproʊtʃ/

    sitem, kınama, ayıplama

    She looked at me with reproach when I arrived late.

    Geç gelince bana sitemle baktı.

Bu kelimeleri vodid'de eşleştirerek çalışKayıt olmadan bir eşleştirme seti çöz. Unuttuğun kelime, tekrar zamanı gelince yeniden karşına çıkar.Kayıt olmadan dene

Öğretmen misin?

Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.

Benzer listeler