Beden ve Sağlık ile ilgili İngilizce kelimeler
89 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.
- arm/ɑːrm/
kol
She broke her arm.
Kolunu kırdı.
- body/ˈbɑːdi/
vücut, beden
Swimming is good for your whole body.
Yüzmek bütün vücudun için iyidir.
- brush/brʌʃ/
fırçalamak (diş veya saç)
I brush my teeth twice a day.
Günde iki kez dişlerimi fırçalarım.
- dentist/ˈdɛntəst/
diş hekimi, dişçi
I'm going to the dentist tomorrow.
Yarın dişçiye gidiyorum.
- doctor/ˈdɑːktər/
doktor (tıp)
I'm going to the doctor tomorrow.
Yarın doktora gidiyorum.
- ear/ɪr/
kulak
My ear hurts.
Kulağım ağrıyor.
- exercise/ˈɛksərˌsaɪz/
egzersiz yapmak, spor yapmak
I exercise three times a week.
Haftada üç kez egzersiz yaparım.
- eye/aɪ/
göz
She has blue eyes.
Mavi gözleri var.
- face/feɪs/
yüz, surat
Wash your face.
Yüzünü yıka.
- finger/ˈfɪŋɡər/
parmak (el)
I cut my finger while I was cooking.
Yemek yaparken parmağımı kestim.
- foot/fʊt/
ayak
My feet hurt after walking all day.
Bütün gün yürüdükten sonra ayaklarım ağrıyor.
- glasses/ˈɡlæsəz/
gözlük
She wears glasses for reading.
Okumak için gözlük takar.
- hair/hɛr/
saç (bütün olarak)
She has long black hair.
Uzun siyah saçı var.
- hand/hænd/
el
Wash your hands before dinner.
Yemekten önce ellerini yıka.
- head/hɛd/
baş, kafa
My head hurts.
Başım ağrıyor.
- healthy/ˈhɛlθi/
sağlıklı
She is very healthy.
Çok sağlıklı.
- heart/hɑːrt/
kalp
Your heart beats faster when you run.
Koşarken kalbin daha hızlı atar.
- hospital/ˈhɑːspɪtəl/
hastane
She works at a hospital.
Bir hastanede çalışıyor.
- hurt/hɜːrt/
ağrımak, acımak (geçişsiz)
My back hurts.
Sırtım ağrıyor.
- knee/niː/
diz
I fell off my bike and hurt my knee.
Bisikletten düştüm ve dizimi incittim.
- leg/lɛɡ/
bacak
He broke his leg playing football.
Futbol oynarken bacağını kırdı.
- medicine/ˈmɛdəsən/
ilaç
Take this medicine twice a day.
Bu ilacı günde iki kere al.
- mouth/maʊθ/
ağız
Open your mouth, please.
Ağzını aç, lütfen.
- neck/nek/
boyun
A giraffe has a very long neck.
Zürafanın çok uzun bir boynu vardır.
- nose/noʊz/
burun
My nose is running.
Burnum akıyor.
- nurse/nɜːrs/
hemşire
My sister is a nurse.
Kız kardeşim hemşire.
- pain/peɪn/
ağrı, acı (fiziksel)
I have a pain in my chest.
Göğsümde bir ağrı var.
- sick/sɪk/
hasta
I feel sick today.
Bugün kendimi hasta hissediyorum.
- sleep/sliːp/
uyumak (uyku halinde olmak)
I sleep for eight hours every night.
Her gece sekiz saat uyurum.
- soap/soʊp/
sabun
Wash your hands with soap and water.
Ellerini sabun ve suyla yıka.
- tooth/tuːθ/
diş
Brush your teeth before bed.
Yatmadan önce dişlerini fırçala.
- towel/ˈtaʊəl/
havlu
Grab a towel from the bathroom.
Banyodan bir havlu al.
- ankle/ˈæŋkəl/
ayak bileği
I twisted my ankle during the basketball game.
Basketbol maçında ayak bileğimi burktum.
- athletic/æθˈlɛtɪk/
atletik, sportif yapılı, fiziksel olarak güçlü
She has an athletic build, she swims competitively.
Atletik bir yapısı var, yarışmalarda yüzüyor.
- blood/blʌd/
kan
I cut my finger, and some blood came out.
Parmağımı kestim ve biraz kan geldi.
- bone/boʊn/
kemik; kılçık
Milk is good for your bones.
Süt kemiklerin için iyidir.
- brain/breɪn/
beyin
The brain needs sleep to work well.
Beynin iyi çalışması için uyku gerekir.
- care/ker/
bakım, ilgi, özen
Babies need a lot of care.
Bebeklerin çok bakıma ihtiyacı vardır.
- cheek/tʃiːk/
yanak
My grandmother kissed me on both cheeks.
Büyükannem beni iki yanağımdan öptü.
- chest/tʃest/
göğüs
He crossed his arms over his chest.
Kollarını göğsünde kavuşturdu.
- chin/tʃɪn/
çene (yüzün alt ucu)
My little sister got ice cream all over her chin.
Küçük kız kardeşimin bütün çenesi dondurma olmuş.
- diet/ˈdaɪət/
diyet, perhiz
My aunt went on a diet before the wedding.
Teyzem düğünden önce diyete başladı.
- elbow/ˈelboʊ/
dirsek
Don't put your elbows on the table while you eat.
Yemek yerken dirseklerini masaya koyma.
- energy/ˈenərdʒi/
enerji, güç, dinçlik
I don't have much energy in the morning.
Sabahları pek enerjim olmuyor.
- eyebrow/ˈaɪbraʊ/
kaş
My dad has thick, dark eyebrows.
Babamın kalın, koyu renk kaşları var.
- forehead/ˈfɔːrhed/
alın
Mom felt my forehead to see if I had a fever.
Annem ateşim var mı diye alnıma elini koydu.
- headache/ˈhɛdeɪk/
baş ağrısı
I have a headache, I need to lie down.
Başım ağrıyor, uzanmam lazım.
- health/helθ/
sağlık
Smoking is bad for your health.
Sigara içmek sağlığın için kötüdür.
- heel/hiːl/
topuk (ayağın)
My new shoes hurt my heels.
Yeni ayakkabılarım topuklarımı acıtıyor.
- ill/ɪl/
hasta, rahatsız
Ali can't come to school because he is ill.
Ali hasta olduğu için okula gelemiyor.
- lip/lɪp/
dudak
My lips get dry in winter.
Kışın dudaklarım kurur.
- nail/neɪl/
tırnak
Please cut your nails before the swimming lesson.
Yüzme dersinden önce lütfen tırnaklarını kes.
- rest/rɛst/
dinlenmek; dinlendirmek
You look tired, sit down and rest for a minute.
Yorgun görünüyorsun, otur ve biraz dinlen.
- shoulder/ˈʃoʊldər/
omuz
My little brother sat on Dad's shoulders at the parade.
Küçük kardeşim geçit töreninde babamın omuzlarına oturdu.
- skin/skɪn/
cilt, deri
Use sunscreen to protect your skin in summer.
Yazın cildini korumak için güneş kremi kullan.
- smell/smɛl/
kokmak
This soup smells delicious.
Bu çorba nefis kokuyor.
- sore/sɔːr/
ağrıyan, hassas (vücut bölgesi için)
My throat is sore, it hurts when I swallow.
Boğazım ağrıyor, yutkunurken acıyor.
- sore throat/ˌsɔːr ˈθroʊt/
boğaz ağrısı
I have a sore throat, so I can't sing today.
Boğazım ağrıyor, bu yüzden bugün şarkı söyleyemem.
- stomach/ˈstʌmək/
mide; karın
I have a stomachache, I think I ate something bad.
Mide/karın ağrım var, kötü bir şey yemiş olabilirim.
- throat/θroʊt/
boğaz
I have a sore throat, it hurts to swallow.
Boğazım ağrıyor, yutkunmak acı veriyor.
- thumb/θʌm/
başparmak (elin)
The baby is sucking his thumb.
Bebek başparmağını emiyor.
- toe/toʊ/
ayak parmağı
I can touch my toes without bending my knees.
Dizlerimi bükmeden ayak parmaklarıma dokunabiliyorum.
- tongue/tʌŋ/
dil (ağızdaki organ)
The dog licked my hand with its long tongue.
Köpek uzun diliyle elimi yaladı.
- touch/tʌtʃ/
dokunmak, ellemek
Don't touch the oven. It's hot!
Fırına dokunma. Sıcak!
- weak/wiːk/
güçsüz, halsiz, zayıf (beden)
I felt weak after the flu.
Griden sonra kendimi halsiz hissettim.
- weight/weɪt/
ağırlık; kilo (insanın)
What's the weight of this suitcase?
Bu bavulun ağırlığı ne kadar?
- wrist/rɪst/
el bileği
She wears a watch on her left wrist.
Sol bileğinde saat takıyor.
- ache/eɪk/
ağrımak, sızlamak
My legs ached after the long walk.
Uzun yürüyüşten sonra bacaklarım ağrıdı.
- balance/ˈbæləns/
denge
She lost her balance on the wet stairs.
Islak merdivenlerde dengesini kaybetti.
- breathe/briːð/
nefes almak, solumak
Breathe in deeply and count to five.
Derin nefes al ve beşe kadar say.
- cell/sɛl/
hücre
The human body has trillions of cells.
İnsan vücudunda trilyonlarca hücre vardır.
- exhausted/ɪɡˈzɔːstɪd/
bitkin, çok yorgun
I was exhausted after the long trip.
Uzun yolculuktan sonra bitkindim.
- fit/fɪt/
(beden, ölçü) uymak, olmak; sığmak
These jeans don't fit me anymore.
Bu kot pantolon artık bana olmuyor.
- gesture/ˈdʒestʃər/
el kol hareketi, jest
The teacher made a gesture to tell us to be quiet.
Öğretmen sessiz olmamızı söylemek için bir el hareketi yaptı.
- injure/ˈɪndʒər/
yaralamak, sakatlamak
Two people were injured in the accident.
Kazada iki kişi yaralandı.
- lap/læp/
kucak
The cat fell asleep on my lap.
Kedi kucağımda uyuyakaldı.
- nod/nɑːd/
başını sallamak (evet anlamında, aşağı yukarı)
When I asked if she was ready, she nodded.
Hazır olup olmadığını sorunca başını salladı.
- safety/ˈseɪfti/
güvenlik, emniyet
Wear a helmet for your own safety.
Kendi güvenliğin için kask tak.
- sense/sɛns/
anlam; mantık (make sense)
Your explanation makes sense now.
Açıklaman şimdi mantıklı geldi.
- sight/saɪt/
görme yetisi, görüş
My grandfather's sight is getting worse, so he needs new glasses.
Dedemin görmesi kötüleşiyor, bu yüzden yeni gözlüğe ihtiyacı var.
- slip/slɪp/
(ayağı) kaymak, kayıp düşmek
Be careful, you might slip on the ice.
Dikkat et, buzda kayabilirsin.
- strength/streŋθ/
güç, kuvvet
He doesn't have the strength to lift that box.
O kutuyu kaldıracak gücü yok.
- stretch/stretʃ/
gerinmek, esnemek; (kas) germek
Always stretch before you go running.
Koşuya çıkmadan önce hep esneme hareketleri yap.
- drain/dreɪn/
(enerjiyi, gücü) tüketmek, bitirmek
Long meetings really drain me.
Uzun toplantılar beni gerçekten tüketiyor.
- faint/feɪnt/
hafif, belli belirsiz, zayıf
There was a faint smell of coffee in the kitchen.
Mutfakta hafif bir kahve kokusu vardı.
- nerve/nɜːrv/
(çoğulda) heyecan, gerginlik, sinirler
I always get nerves before an exam.
Sınavdan önce hep heyecanlanırım.
- swallow/ˈswɑːloʊ/
yutmak
Chew your food well before you swallow it.
Yemeğini yutmadan önce iyice çiğne.
- strain/streɪn/
zorlamak, zorlanmak (kas, göz, sistem)
I strained my back moving the sofa.
Kanepeyi taşırken belimi incittim.
- vessel/ˈvesəl/
gemi, tekne
The vessel left the port two days late.
Gemi limandan iki gün gecikmeyle ayrıldı.
Öğretmen misin?
Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.