Ana içeriğe geç

Nadir ve Hassas ile ilgili İngilizce kelimeler

17 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.

  • commensurate/kəˈmɛnsərət/

    orantılı, denk, uygun düşen

    The salary will be commensurate with experience.

    Maaş deneyimle orantılı olacak.

  • conversant with/kənˈvɜːrsənt wɪð/

    -e aşina, -i iyi bilen

    All staff must be conversant with the safety rules.

    Bütün çalışanlar güvenlik kurallarını iyi bilmelidir.

  • ephemeral/ɪˈfɛmərəl/

    çok kısa süren, geçici; var oluşu anlık ya da mevsimlik olan

    The ephemeral beauty of cherry blossoms is precisely what makes them so moving.

    Kiraz çiçeklerinin geçici güzelliği, onları bu kadar dokunaklı yapan tam da budur.

  • equivocal/ɪˈkwɪvəkəl/

    muğlak, iki anlamlı, kaçamak

    The minister gave an equivocal answer to a simple question.

    Bakan basit bir soruya kaçamak bir cevap verdi.

  • equivocate/ɪˈkwɪvəkeɪt/

    muğlak konuşmak, net bir tavır almaktan kaçınmak; yoruma açık ifadeler kullanarak aldatmak ya da taahhütten kaçınmak

    When asked directly about the budget cuts, the minister equivocated for ten minutes without giving a clear answer.

    Bütçe kesintileri hakkında doğrudan sorulduğunda bakan, net bir yanıt vermeksizin on dakika boyunca muğlak konuştu.

  • obdurate/ˈɑːbdərət/

    inatçı, taş kalpli; ikna ya da merhamete kapalı biçimde kararlı; duygusal yönden sert

    Despite the community's protests, the board remained obdurate in its decision to close the school.

    Toplumun itirazlarına rağmen kurul, okulu kapatma kararında inatla diretti.

  • obfuscate/ˈɑːbfəskeɪt/

    kasıtlı olarak belirsizleştirmek, anlaşılmasını güçleştirmek; (bir şeyi) karartmak, muğlaklaştırmak

    The report uses dense technical language to obfuscate rather than explain the company's losses.

    Rapor, şirketin zararlarını açıklamak yerine gizlemek amacıyla ağır teknik dil kullanıyor.

  • opacity/oʊˈpæsəti/

    anlaşılmazlık, kapalılık (metin, sistem)

    Many people complain about the opacity of tax rules.

    Pek çok kişi vergi kurallarının anlaşılmazlığından yakınıyor.

  • ostensibly/ɑːˈstɛnsəbli/

    görünüşte, sözde

    He left early, ostensibly to catch a train.

    Sözde treni yakalamak için erken ayrıldı.

  • pellucid/pəˈluːsɪd/

    kristal berraklığında; (düzyazı, düşünce, su vb. için) son derece açık ve anlaşılır

    Her pellucid prose made even the most complex philosophical arguments accessible to general readers.

    Kristal berraklığındaki düzyazısı, en karmaşık felsefi argümanları bile genel okuyuculara erişilebilir kıldı.

  • perfidious/pərˈfɪdiəs/

    hain, gaddar; güven ve sadakati kasıtlı olarak çiğneyen; ihanete meyilli

    The general viewed his ally's sudden reversal as a perfidious act of political cowardice.

    General, müttefikinin ani tutum değişikliğini siyasi korkaklığın hain bir eylemi olarak gördü.

  • pernicious/pərˈnɪʃəs/

    sinsi ve yıkıcı biçimde zararlı; etkisi hemen belli olmayan ama zamanla ciddi hasar veren

    The pernicious influence of misinformation spreads through social networks before anyone can correct it.

    Yanlış bilginin sinsi etkisi, kimse düzeltme fırsatı bulamadan sosyal ağlar aracılığıyla yayılır.

  • recalcitrant/rɪˈkælsɪtrənt/

    itaatsiz, söz dinlemez; otorite ya da kurallara karşı direnen, kontrol edilmesi güç

    The recalcitrant student refused to submit the assignment, even after three extensions.

    İtaatsiz öğrenci, üç uzatmadan sonra bile ödevi teslim etmeyi reddetti.

  • specious/ˈspiːʃəs/

    görünürde makul ama özünde yanıltıcı; yüzeysel olarak geçerli görünen fakat temelsiz olan

    The committee rejected the specious argument that cutting arts funding would improve academic performance.

    Komite, sanat bütçesini kısmanın akademik başarıyı artıracağına dair yanıltıcı argümanı reddetti.

  • sycophant/ˈsɪkəfænt/

    yaltakçı, dalkavuk; çıkar sağlamak için güçlülere aşırı biçimde yaranmaya çalışan kişi

    Surrounded by sycophants, the CEO had no one to challenge his flawed assumptions.

    Yaltakçılarla çevrili CEO'nun hatalı varsayımlarına itiraz edecek kimse yoktu.

  • tendentious/tɛnˈdɛnʃəs/

    belirli bir amacı ya da bakış açısını desteklemek için yazılmış veya tasarlanmış; taraflı, yönlendirici

    The documentary was criticized for its tendentious framing of historical events.

    Belgesel, tarihsel olayları yönlendirici bir çerçevede sunduğu için eleştirildi.

  • vicarious/vaɪˈkɛriəs/

    dolaylı yoldan yaşanan ya da hissedilen; başkasının deneyimi aracılığıyla duyulan

    Many parents live vicariously through their children's achievements.

    Pek çok ebeveyn, çocuklarının başarıları aracılığıyla dolaylı olarak yaşar.

Bu kelimeleri vodid'de eşleştirerek çalışKayıt olmadan bir eşleştirme seti çöz. Unuttuğun kelime, tekrar zamanı gelince yeniden karşına çıkar.Kayıt olmadan dene

Öğretmen misin?

Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.

Benzer listeler