Zihin ve Öğrenme ile ilgili İngilizce kelimeler
34 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.
- adolescent/ˌædəˈlɛsənt/
ergen, genç
The researchers interviewed adolescents about how they spend their free time.
Araştırmacılar ergenlerle boş zamanlarını nasıl geçirdikleri üzerine görüştü.
- capable/ˈkeɪpəbəl/
-ebilecek durumda, -meye gücü yeten
By the age of four, most children are capable of telling a simple story.
Dört yaşına gelindiğinde çoğu çocuk basit bir öykü anlatabilecek durumdadır.
- compulsory/kəmˈpʌlsəri/
zorunlu, mecburi
In the nineteenth century, many states introduced compulsory and largely free primary schooling.
On dokuzuncu yüzyılda pek çok devlet zorunlu ve büyük ölçüde ücretsiz ilköğretimi başlattı.
- correction/kəˈrɛkʃən/
düzeltme, düzeltilme
Some teachers believe that constant correction makes learners afraid to speak.
Bazı öğretmenler sürekli düzeltmenin öğrencileri konuşmaktan korkuttuğuna inanır.
- curriculum/kəˈrɪkjələm/
müfredat, öğretim programı
The national curriculum states how many hours each subject should receive per week.
Ulusal öğretim programı her derse haftada kaç saat ayrılacağını belirtir.
- depth/dɛpθ/
derinlik (bilgi, anlayış, inceleme)
The study examined the topic in greater depth than earlier work.
Çalışma konuyu önceki araştırmalardan daha derinlemesine inceledi.
- imitate/ˈɪmɪteɪt/
taklit etmek, örnek almak
Young children often imitate the gestures of the adults around them.
Küçük çocuklar çoğu zaman çevrelerindeki yetişkinlerin hareketlerini taklit eder.
- impression/ɪmˈprɛʃən/
izlenim, intiba
First impressions can strongly influence how we judge other people later.
İlk izlenimler başkalarını sonradan nasıl değerlendirdiğimizi güçlü biçimde etkileyebilir.
- intelligence/ɪnˈtɛlɪdʒəns/
zekâ, anlama ve akıl yürütme yeteneği
Psychologists disagree about whether intelligence is a single ability or several different ones.
Psikologlar zekânın tek bir yetenek mi yoksa birkaç farklı yetenek mi olduğu konusunda anlaşamıyor.
- intention/ɪnˈtɛnʃən/
niyet, amaç
Students who write down clear intentions are more likely to finish their assignments on time.
Açık niyetlerini yazan öğrencilerin ödevlerini zamanında bitirme olasılığı daha yüksektir.
- meaningful/ˈmiːnɪŋfəl/
anlamlı, kayda değer
Learners remember new words better when they use them in meaningful contexts.
Öğrenciler yeni kelimeleri anlamlı bağlamlarda kullandıklarında daha iyi hatırlar.
- mental/ˈmɛntəl/
zihinsel, akılsal
Readers build a mental picture of the story as they go through the text.
Okurlar metni okurken öykünün zihinsel bir resmini kurar.
- mislead/mɪsˈliːd/
yanıltmak, yanlış izlenim vermek
A small sample can mislead researchers about the views of the whole population.
Küçük bir örneklem araştırmacıları bütün nüfusun görüşleri konusunda yanıltabilir.
- motivate/ˈmoʊtəveɪt/
güdülemek, motive etmek, isteklendirmek
Some pupils find visible progress charts motivating.
Bazı öğrenciler ilerlemeyi gösteren çizelgeleri isteklendirici bulur.
- perceive/pərˈsiːv/
algılamak, (bir şekilde) görmek, değerlendirmek
Pupils who perceive a test as fair usually accept their results more easily.
Bir sınavı adil olarak algılayan öğrenciler sonuçlarını genellikle daha kolay kabul eder.
- preference/ˈprɛfərəns/
tercih, yeğleme
The survey asked students about their preference for online or face-to-face classes.
Anket öğrencilere çevrim içi ya da yüz yüze ders tercihlerini sordu.
- psychologist/saɪˈkɑːlədʒɪst/
psikolog, ruh bilimci
Psychologists have long known that stress can make it harder to recall information.
Psikologlar stresin bilgiyi hatırlamayı zorlaştırabileceğini uzun zamandır bilir.
- strategy/ˈstrætədʒi/
strateji, yöntem, plan
Good readers use different strategies, such as predicting and summarizing, to understand a text.
İyi okurlar bir metni anlamak için tahmin etme ve özetleme gibi farklı stratejiler kullanır.
- tendency/ˈtɛndənsi/
eğilim, meyil
People have a tendency to remember information that supports their existing beliefs.
İnsanlar var olan inançlarını destekleyen bilgiyi hatırlama eğilimindedir.
- adolescence/ˌædəˈlɛsəns/
ergenlik, ergenlik dönemi
Many developmental psychologists describe adolescence as a period of forming a personal identity.
Pek çok gelişim psikoloğu ergenliği kişisel bir kimlik oluşturma dönemi olarak tanımlar.
- collaborate/kəˈlæbəreɪt/
iş birliği yapmak, birlikte çalışmak
Historians and linguists collaborated to date the old manuscripts.
Tarihçiler ve dilbilimciler eski el yazmalarını tarihlendirmek için iş birliği yaptı.
- competence/ˈkɑːmpɪtəns/
yeterlik, yetkinlik, beceri
Teachers assess pupils' competence in reading through short tasks.
Öğretmenler öğrencilerin okumadaki yeterliğini kısa görevlerle değerlendirir.
- conform/kənˈfɔːrm/
(gruba, kurala) uymak, uyum göstermek
In classic experiments, many participants conformed to the group's obviously wrong answer.
Klasik deneylerde katılımcıların çoğu grubun açıkça yanlış cevabına uydu.
- conformity/kənˈfɔːrməti/
uyma, uyumculuk, gruba uyum
Social psychologists have studied conformity by asking people to judge lines in a group.
Sosyal psikologlar, insanlardan bir grup içinde çizgileri değerlendirmelerini isteyerek uyumculuğu incelemiştir.
- cue/kjuː/
ipucu, işaret
Listeners use facial cues to understand what a speaker really means.
Dinleyiciler konuşanın gerçekte ne demek istediğini anlamak için yüz ifadesindeki işaretleri kullanır.
- exposure/ɪkˈspoʊʒər/
(bir şeyle) karşılaşma, maruz kalma, temas
Regular exposure to spoken English helps learners understand natural speech more quickly.
Konuşulan İngilizceyle düzenli karşılaşma, öğrencilerin doğal konuşmayı daha hızlı anlamasına yardım eder.
- foster/ˈfɑːstər/
geliştirmek, desteklemek, teşvik etmek
Group projects can foster cooperation and communication among pupils.
Grup projeleri öğrenciler arasında işbirliğini ve iletişimi geliştirebilir.
- infant/ˈɪnfənt/
bebek (özellikle ilk yılındaki)
Researchers measured how long infants looked at familiar and unfamiliar faces.
Araştırmacılar bebeklerin tanıdık ve tanıdık olmayan yüzlere ne kadar baktığını ölçtü.
- innate/ɪˈneɪt/
doğuştan, doğuştan gelen
Some linguists argue that children have an innate ability to learn language.
Bazı dilbilimciler çocukların doğuştan bir dil öğrenme yeteneği olduğunu savunur.
- intrinsic/ɪnˈtrɪnzɪk/
içsel, özünde olan, doğasında bulunan
Pupils with intrinsic motivation study because they enjoy learning, not for rewards.
İçsel güdülenmesi olan öğrenciler ödül için değil, öğrenmekten hoşlandıkları için çalışır.
- literacy/ˈlɪtərəsi/
okuryazarlık
As literacy spread among ordinary households, demand for cheap books grew.
Okuryazarlık sıradan haneler arasında yayıldıkça ucuz kitaplara talep arttı.
- nurture/ˈnɜːrtʃər/
beslemek, yetiştirmek, geliştirmek
Early schools tried to nurture both the minds and the manners of young children.
İlk okullar küçük çocukların hem zihnini hem de görgüsünü geliştirmeye çalışırdı.
- overestimate/ˌoʊvərˈɛstɪmeɪt/
olduğundan fazla tahmin etmek, gözünde büyütmek
People tend to overestimate how much they will remember after a single reading.
İnsanlar tek bir okumadan sonra ne kadar hatırlayacaklarını olduğundan fazla tahmin etme eğilimindedir.
- retrieve/rɪˈtriːv/
(bellekten) çağırmak, hatırlamak
Testing yourself forces the brain to retrieve information, which strengthens long-term memory.
Kendini sınamak beyni bilgiyi geri çağırmaya zorlar, bu da uzun süreli belleği güçlendirir.
Öğretmen misin?
Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.