Ana içeriğe geç

Tarih ve Arkeoloji ile ilgili İngilizce kelimeler

37 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.

  • agricultural/ˌæɡrɪˈkʌltʃərəl/

    tarımsal, tarıma ait

    The move to agricultural life allowed people to settle in permanent villages.

    Tarıma dayalı yaşama geçiş insanların kalıcı köylere yerleşmesini sağladı.

  • archaeological/ˌɑːrkiəˈlɑːdʒɪkəl/

    arkeolojik

    Archaeological evidence shows that the village was built around a central well.

    Arkeolojik kanıtlar köyün merkezî bir kuyu çevresinde kurulduğunu gösteriyor.

  • archaeologist/ˌɑːrkiˈɑːlədʒɪst/

    arkeolog

    Archaeologists agree that pottery appeared in some regions long before farming began.

    Arkeologlar, çömlekçiliğin bazı bölgelerde tarımdan çok önce ortaya çıktığı konusunda hemfikir.

  • archaeology/ˌɑːrkiˈɑːlədʒi/

    arkeoloji

    Archaeology helps us understand societies that left no written records.

    Arkeoloji yazılı kayıt bırakmamış toplumları anlamamıza yardım eder.

  • canal/kəˈnæl/

    kanal (insan yapımı su yolu)

    The new canal made it much cheaper to move goods to the coast.

    Yeni kanal malları kıyıya taşımayı çok daha ucuz hâle getirdi.

  • civilization/ˌsɪvələˈzeɪʃən/

    uygarlık, medeniyet

    Writing appeared in several early civilizations at different times.

    Yazı, birkaç erken uygarlıkta farklı zamanlarda ortaya çıktı.

  • craft/kræft/

    zanaat, el sanatı

    In medieval towns, young people learned a craft as apprentices.

    Orta Çağ kentlerinde gençler bir zanaatı çırak olarak öğrenirdi.

  • empire/ˈempaɪər/

    imparatorluk

    The Roman Empire built roads that connected its distant provinces.

    Roma İmparatorluğu uzak eyaletlerini birbirine bağlayan yollar yaptı.

  • herd/hɜːrd/

    sürü (büyük hayvanlar)

    Early farmers kept their herds in stone enclosures near the village.

    İlk çiftçiler sürülerini köyün yakınındaki taş ağıllarda tutardı.

  • historically/hɪˈstɔːrɪkli/

    tarihsel olarak, geçmişte, öteden beri

    Historically, most people in the region lived from farming.

    Tarihsel olarak bölgedeki insanların çoğu tarımla geçinirdi.

  • medieval/ˌmiːdiˈiːvəl/

    Orta Çağ'a ait, Orta Çağ

    In many medieval towns, guilds decided who could work in a particular trade.

    Pek çok Orta Çağ kasabasında hangi işi kimin yapabileceğine loncalar karar verirdi.

  • occupy/ˈɑːkjəpaɪ/

    (bir yerde) yaşamak, yerleşmek, kullanmak

    Archaeologists believe the site was occupied for nearly a thousand years.

    Arkeologlar alanın yaklaşık bin yıl boyunca iskân edildiğine inanıyor.

  • onward/ˈɑːnwərd/

    (from ... onward) -den itibaren, -den beri

    From the sixteenth century onward, printed books became far cheaper.

    On altıncı yüzyıldan itibaren basılı kitaplar çok daha ucuzladı.

  • organic/ɔːrˈɡænɪk/

    organik (canlıdan gelen)

    Organic materials such as wood and leather rarely survive in dry soil.

    Ahşap ve deri gibi organik malzemeler kuru toprakta nadiren günümüze kalır.

  • origin/ˈɔːrədʒɪn/

    köken, kaynak, başlangıç

    Scholars still debate the origins of writing.

    Bilim insanları yazının kökenlerini hâlâ tartışıyor.

  • prehistoric/ˌpriːhɪˈstɔːrɪk/

    tarih öncesi, tarih öncesine ait

    Prehistoric communities valued obsidian because it could be shaped into very sharp blades.

    Tarih öncesi topluluklar obsidiyene değer verirdi, çünkü ondan çok keskin bıçaklar yapılabiliyordu.

  • province/ˈprɑːvɪns/

    eyalet, il

    The empire was divided into provinces, each with its own governor.

    İmparatorluk, her birinin kendi valisi olan eyaletlere bölünmüştü.

  • ruler/ˈruːlər/

    hükümdar, yönetici

    Early rulers often had their laws carved on stone for everyone to see.

    Eski hükümdarlar yasalarını çoğu zaman herkes görsün diye taşa kazıtırdı.

  • territory/ˈterətɔːri/

    toprak, ülke toprağı, bölge

    Rivers often marked the border between neighboring territories.

    Irmaklar çoğu zaman komşu topraklar arasındaki sınırı belirlerdi.

  • voyage/ˈvɔɪɪdʒ/

    (uzun) deniz yolculuğu, sefer

    Merchants waited months for news of ships returning from long voyages.

    Tüccarlar uzun seferlerden dönen gemilerden haber almak için aylarca beklerdi.

  • accumulate/əˈkjuːmjəleɪt/

    birikmek, yığılmak

    Over the centuries, soil and rubbish accumulated on top of the old streets.

    Yüzyıllar içinde eski sokakların üzerinde toprak ve çöp birikti.

  • artifact/ˈɑːrtɪfækt/

    eser, buluntu (insan yapımı tarihî nesne)

    Stone tools are among the oldest artifacts that archaeologists have found.

    Taş aletler arkeologların bulduğu en eski buluntular arasındadır.

  • burial/ˈberiəl/

    gömme, defin

    Objects found in burials tell us a lot about daily life.

    Mezarlarda bulunan eşyalar bize gündelik yaşam hakkında çok şey anlatır.

  • craftsman/ˈkræftsmən/

    zanaatkâr, usta

    In medieval cities, guilds set the prices that craftsmen could charge.

    Orta Çağ kentlerinde loncalar, zanaatkârların isteyebileceği fiyatları belirlerdi.

  • cultivate/ˈkʌltɪveɪt/

    (toprağı) işlemek, ekip biçmek; (bitki) yetiştirmek

    With iron tools, farmers could clear forests and cultivate heavier soils.

    Demir aletlerle çiftçiler ormanları açıp daha ağır toprakları işleyebildi.

  • decay/dɪˈkeɪ/

    çürüme, bozulma

    Dry desert air protected the ancient papers from decay.

    Çölün kuru havası eski kâğıtları çürümekten korudu.

  • durable/ˈdʊrəbəl/

    dayanıklı, sağlam

    Clay tablets were durable, so many ancient records have survived.

    Kil tabletler dayanıklıydı, bu yüzden birçok eski kayıt günümüze ulaştı.

  • dynasty/ˈdaɪnəsti/

    hanedan

    Historians divide the history of ancient Egypt into periods named after its dynasties.

    Tarihçiler Eski Mısır tarihini hanedanlarına göre adlandırılan dönemlere ayırır.

  • excavate/ˈekskəveɪt/

    kazı yapmak, kazıp ortaya çıkarmak (arkeoloji)

    The team spent five summers excavating the ancient settlement near the river.

    Ekip, ırmağın yakınındaki eski yerleşimde kazı yaparak beş yaz geçirdi.

  • excavation/ˌekskəˈveɪʃən/

    kazı (arkeolojik)

    Recent excavations at the site uncovered houses, ovens and storage pits.

    Alandaki son kazılar evleri, fırınları ve depolama çukurlarını ortaya çıkardı.

  • flourish/ˈflɜːrɪʃ/

    gelişmek, serpilmek, parlak bir dönem yaşamak

    A form of popular theater flourished in Italy from the sixteenth century.

    Bir halk tiyatrosu türü on altıncı yüzyıldan itibaren İtalya'da parlak bir dönem yaşadı.

  • industrialization/ɪnˌdʌstriələˈzeɪʃən/

    sanayileşme

    Industrialization drew many rural families into the growing cities.

    Sanayileşme birçok kırsal aileyi büyüyen kentlere çekti.

  • originate/əˈrɪdʒəneɪt/

    ortaya çıkmak, doğmak, kökenini almak

    Many large companies originated as small family workshops.

    Pek çok büyük şirket küçük aile atölyeleri olarak doğdu.

  • pasture/ˈpæstʃər/

    mera, otlak

    Herders moved their animals to high pasture in the summer.

    Çobanlar yazın hayvanlarını yüksek otlaklara götürürdü.

  • successive/səkˈsesɪv/

    ardışık, art arda gelen, birbirini izleyen

    The objects found in successive layers show how the settlement changed.

    Ardışık katmanlarda bulunan nesneler yerleşimin nasıl değiştiğini gösteriyor.

  • weave/wiːv/

    dokumak

    Women in the village wove carpets during the long winter months.

    Köydeki kadınlar uzun kış aylarında halı dokurdu.

  • weaver/ˈwiːvər/

    dokumacı

    Weavers in the town learned their patterns from older family members.

    Kasabadaki dokumacılar desenlerini ailenin yaşlı üyelerinden öğrenirdi.

Bu kelimeleri vodid'de eşleştirerek çalışKayıt olmadan bir eşleştirme seti çöz. Unuttuğun kelime, tekrar zamanı gelince yeniden karşına çıkar.Kayıt olmadan dene

Öğretmen misin?

Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.

Benzer listeler