Ana içeriğe geç

Kuram ve Yöntem ile ilgili İngilizce kelimeler

80 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.

  • account for/əˈkaʊnt fɔːr/

    açıklamak, (bir şeyin) nedeni olmak

    Better farming methods may account for the rapid growth of the population.

    Daha iyi tarım yöntemleri nüfusun hızlı artışını açıklayabilir.

  • accuracy/ˈækjərəsi/

    doğruluk, kesinlik, isabet

    The study measured the accuracy of people's memories of past events.

    Çalışma insanların geçmiş olaylara dair anılarının doğruluğunu ölçtü.

  • assign/əˈsaɪn/

    vermek, atamak (görev, iş; kişiyi bir gruba)

    Participants were randomly assigned to one of two groups.

    Katılımcılar rastgele iki gruptan birine atandı.

  • associated/əˈsoʊʃieɪtɪd/

    ilişkili, bağlantılı

    Smoking is associated with a higher risk of heart disease.

    Sigara içmek daha yüksek kalp hastalığı riskiyle ilişkilidir.

  • basis/ˈbeɪsɪs/

    temel, dayanak

    The researchers used long interviews as the basis for their analysis of village life.

    Araştırmacılar köy yaşamı çözümlemelerine uzun görüşmeleri temel aldı.

  • categorize/ˈkætəɡəraɪz/

    sınıflandırmak, kategorilere ayırmak

    Linguists categorize languages into families based on shared features.

    Dilbilimciler dilleri ortak özelliklerine göre ailelere ayırır.

  • classify/ˈklæsɪfaɪ/

    sınıflandırmak

    Early librarians classified books by subject to make them easier to find.

    İlk kütüphaneciler kitapları bulunmalarını kolaylaştırmak için konularına göre sınıflandırdı.

  • comprehensive/ˌkɑːmprɪˈhɛnsɪv/

    kapsamlı, ayrıntılı

    The book offers a comprehensive account of daily life in ancient Rome.

    Kitap Antik Roma'daki gündelik yaşamın kapsamlı bir anlatımını sunuyor.

  • considerably/kənˈsɪdərəbli/

    önemli ölçüde, epeyce

    Recovery times varied considerably between the two groups.

    İyileşme süreleri iki grup arasında önemli ölçüde farklılık gösterdi.

  • consistent/kənˈsɪstənt/

    tutarlı, istikrarlı

    The results were consistent across all three schools in the study.

    Sonuçlar çalışmadaki üç okulun hepsinde tutarlıydı.

  • construct/kənˈstrʌkt/

    inşa etmek, yapmak (yapı, yol, kanal)

    The Romans constructed long roads to connect distant towns.

    Romalılar uzak kasabaları birbirine bağlamak için uzun yollar inşa etti.

  • continuous/kənˈtɪnjuəs/

    sürekli, kesintisiz

    The study followed the same families in a continuous survey for twenty years.

    Çalışma aynı aileleri yirmi yıl boyunca kesintisiz bir anketle izledi.

  • discourage/dɪsˈkɜːrɪdʒ/

    caydırmak, vazgeçirmek

    High taxes on imports discouraged merchants from trading with distant ports.

    İthalata konan yüksek vergiler tüccarları uzak limanlarla ticaret yapmaktan caydırdı.

  • distinct/dɪˈstɪŋkt/

    ayrı, farklı

    Sociologists distinguish between two distinct types of social bond.

    Sosyologlar iki ayrı toplumsal bağ türünü birbirinden ayırır.

  • distinctive/dɪˈstɪŋktɪv/

    ayırt edici, kendine özgü

    Each region developed its own distinctive style of pottery.

    Her bölge kendine özgü bir çömlekçilik tarzı geliştirdi.

  • distinguish/dɪˈstɪŋɡwɪʃ/

    ayırt etmek, birbirinden ayırmak

    Early sociologists distinguished between traditional rural communities and modern urban societies.

    İlk sosyologlar geleneksel kırsal topluluklarla modern kentsel toplumları birbirinden ayırdı.

  • employ/ɪmˈplɔɪ/

    kullanmak, başvurmak (yöntem, teknik)

    Ancient builders employed simple ramps and levers to move heavy stones.

    Antik inşaatçılar ağır taşları taşımak için basit rampalar ve kaldıraçlar kullandı.

  • exclude/ɪkˈskluːd/

    dışarıda bırakmak, hariç tutmak, dışlamak

    In many ancient societies, women were excluded from public assemblies.

    Birçok antik toplumda kadınlar halk meclislerinden dışlanmıştı.

  • favor/ˈfeɪvər/

    tercih etmek, desteklemek, -den yana olmak

    Many sociologists favor interviews over questionnaires for sensitive topics.

    Pek çok sosyolog hassas konularda anket yerine görüşmeyi tercih ediyor.

  • gradual/ˈɡrædʒuəl/

    kademeli, aşamalı, yavaş yavaş olan

    The gradual growth of railways made weekend trips possible for ordinary families.

    Demiryollarının yavaş yavaş yayılması sıradan aileler için hafta sonu gezilerini mümkün kıldı.

  • highly/ˈhaɪli/

    son derece, çok, oldukça

    Translating old legal documents is a highly specialized skill.

    Eski hukuk belgelerini çevirmek son derece uzmanlık isteyen bir beceridir.

  • illustrate/ˈɪləstreɪt/

    örnekle göstermek, açıklamak

    The old silk trade illustrates how goods and ideas traveled together.

    Eski ipek ticareti malların ve fikirlerin nasıl birlikte yol aldığını gösterir.

  • increasingly/ɪnˈkriːsɪŋli/

    giderek, gittikçe artan biçimde

    Infections caused by resistant bacteria are becoming increasingly difficult to treat.

    Dirençli bakterilerin yol açtığı enfeksiyonları tedavi etmek giderek zorlaşıyor.

  • inevitably/ɪnˈɛvɪtəbli/

    kaçınılmaz olarak, ister istemez

    Translating a poem inevitably changes some of its meaning.

    Bir şiiri çevirmek ister istemez anlamının bir kısmını değiştirir.

  • influential/ˌɪnfluˈɛnʃəl/

    etkili, nüfuzlu, sözü geçen

    Her book on childhood became one of the most influential works in modern psychology.

    Çocukluk üzerine kitabı modern psikolojinin en etkili eserlerinden biri oldu.

  • insight/ˈɪnsaɪt/

    kavrayış, derin anlayış, içgörü

    Old letters give historians valuable insight into everyday family life.

    Eski mektuplar tarihçilere gündelik aile yaşamına dair değerli bir kavrayış sağlar.

  • instance/ˈɪnstəns/

    örnek, durum, vaka

    Many ancient cities, for instance, were built beside large rivers.

    Örneğin birçok antik kent büyük nehirlerin kenarına kurulmuştu.

  • integrate/ˈɪntɪɡreɪt/

    bütünleştirmek, birleştirmek

    The new curriculum integrates history and geography into a single course.

    Yeni müfredat tarih ve coğrafyayı tek bir derste bütünleştiriyor.

  • look into/lʊk ˈɪntuː/

    araştırmak, incelemek

    The committee agreed to look into the causes of the low attendance.

    Kurul düşük katılımın nedenlerini araştırmayı kabul etti.

  • necessarily/ˌnesəˈserəli/

    illa ki, mutlaka, zorunlu olarak

    A larger sample does not necessarily produce more reliable results.

    Daha büyük bir örneklem illa ki daha güvenilir sonuçlar vermez.

  • notable/ˈnoʊtəbəl/

    dikkate değer, kayda değer, göze çarpan

    The town is notable for its well-preserved medieval walls.

    Kasaba iyi korunmuş Orta Çağ surlarıyla dikkat çeker.

  • notably/ˈnoʊtəbli/

    özellikle, bilhassa, başta

    Several ancient civilizations, most notably those of Mesopotamia and Egypt, developed early writing systems.

    Birçok antik uygarlık, özellikle Mezopotamya ve Mısır uygarlıkları, ilk yazı sistemlerini geliştirdi.

  • originally/əˈrɪdʒənəli/

    başlangıçta, ilk başta, ilk olarak

    The word was originally English and was later borrowed by Spanish.

    Sözcük başlangıçta İngilizceydi, sonra İspanyolcaya geçti.

  • partly/ˈpɑːrtli/

    kısmen, bir ölçüde

    The difference is partly explained by age.

    Aradaki fark kısmen yaşla açıklanıyor.

  • permanent/ˈpɜːrmənənt/

    kalıcı, sürekli, daimî

    Some changes in the use of public space became permanent after the city closed the street to cars.

    Kent sokağı araçlara kapattıktan sonra kamusal alanın kullanımındaki bazı değişiklikler kalıcı oldu.

  • point out/pɔɪnt aʊt/

    belirtmek, dikkat çekmek

    The author points out that early cities depended on the farms around them.

    Yazar ilk kentlerin çevrelerindeki çiftliklere bağımlı olduğunu belirtiyor.

  • precise/prɪˈsaɪs/

    kesin, tam, net

    The researchers did not reveal the precise aim of the study to the participants.

    Araştırmacılar çalışmanın tam amacını katılımcılara açıklamadı.

  • predictable/prɪˈdɪktəbəl/

    öngörülebilir, tahmin edilebilir

    Farmers in ancient Egypt depended on the predictable flooding of the Nile.

    Antik Mısır'daki çiftçiler Nil'in öngörülebilir taşkınlarına bağımlıydı.

  • questionnaire/ˌkwestʃəˈner/

    anket formu, soru formu

    The questionnaire asked parents how much time they spend reading with their children.

    Anket ebeveynlere çocuklarıyla ne kadar zaman kitap okuduklarını sordu.

  • rapid/ˈræpɪd/

    hızlı, çabuk

    The nineteenth century saw rapid growth in industrial cities.

    On dokuzuncu yüzyılda sanayi kentlerinde hızlı bir büyüme yaşandı.

  • relatively/ˈrelətɪvli/

    görece, nispeten

    The disease is relatively rare in young children.

    Hastalık küçük çocuklarda görece nadirdir.

  • selection/sɪˈlekʃən/

    seçme, seçim (işlemi)

    The selection of sites for new schools depends on local population data.

    Yeni okulların yer seçimi yerel nüfus verilerine dayanır.

  • specialist/ˈspeʃəlɪst/

    uzman

    Specialists in ancient scripts compared the clay tablets with older examples.

    Eski yazı uzmanları kil tabletleri daha eski örneklerle karşılaştırdı.

  • substantial/səbˈstænʃəl/

    önemli, büyük, kayda değer (miktar)

    A substantial part of the city's income came from trade with other ports.

    Kentin gelirinin önemli bir kısmı başka limanlarla yapılan ticaretten geliyordu.

  • systematic/ˌsɪstəˈmætɪk/

    sistemli, yöntemli, düzenli

    Archaeologists use a systematic method to record every object they find.

    Arkeologlar buldukları her nesneyi kaydetmek için sistemli bir yöntem kullanır.

  • typically/ˈtɪpɪkli/

    genellikle, çoğunlukla

    In pre-industrial villages, children typically worked alongside their parents in the fields.

    Sanayi öncesi köylerde çocuklar genellikle ebeveynleriyle birlikte tarlada çalışırdı.

  • virtually/ˈvɜːrtʃuəli/

    neredeyse, hemen hemen

    Before printing, books were so expensive that virtually all were owned by wealthy families or institutions.

    Matbaadan önce kitaplar o kadar pahalıydı ki neredeyse hepsi varlıklı ailelerin ya da kurumların elindeydi.

  • widespread/ˈwaɪdspred/

    yaygın, geniş çaplı

    Printed books became widespread in Europe within a few decades.

    Basılı kitaplar birkaç on yıl içinde Avrupa'da yaygınlaştı.

  • advocate/ˈædvəkeɪt/

    savunmak, desteklemek (bir görüşü, yöntemi)

    Many educators advocate teaching reading through stories rather than lists of words.

    Birçok eğitimci okumayı sözcük listeleri yerine öykülerle öğretmeyi savunur.

  • arbitrary/ˈɑːrbɪtrɛri/

    keyfî, gelişigüzel, gerekçesiz

    Linguists note that the link between a word and its meaning is largely arbitrary.

    Dilbilimciler bir sözcükle anlamı arasındaki bağın büyük ölçüde keyfî olduğunu belirtir.

  • arguably/ˈɑːrɡjuəbli/

    belki de... olduğu söylenebilir (güçlü gerekçeyle savunulabilir)

    The invention of writing was arguably the most important development in early human history.

    Yazının icadı belki de erken insanlık tarihindeki en önemli gelişmeydi.

  • characterize/ˈkærəktəraɪz/

    nitelendirmek, tanımlamak

    Historians often characterize the period as one of rapid urban growth.

    Tarihçiler bu dönemi çoğu zaman hızlı kentleşme dönemi olarak nitelendirir.

  • come about/kʌm əˈbaʊt/

    meydana gelmek, gerçekleşmek, ortaya çıkmak

    Historians still debate how the shift from hunting to farming came about.

    Tarihçiler avcılıktan tarıma geçişin nasıl gerçekleştiğini hâlâ tartışıyor.

  • compile/kəmˈpaɪl/

    derlemek, (bilgiyi) toplayıp düzenlemek

    Medieval scholars compiled long lists of difficult words with their meanings in Latin.

    Orta Çağ bilginleri zor sözcükleri Latince anlamlarıyla birlikte uzun listeler hâlinde derlediler.

  • comprise/kəmˈpraɪz/

    (parçalardan) oluşmak, kapsamak

    The old empire comprised dozens of provinces with different languages.

    Eski imparatorluk farklı dillerin konuşulduğu onlarca eyaletten oluşuyordu.

  • conceal/kənˈsiːl/

    gizlemek, saklamak

    In some studies, researchers conceal the real aim so that participants behave naturally.

    Bazı çalışmalarda araştırmacılar katılımcılar doğal davransın diye gerçek amacı gizler.

  • consolidate/kənˈsɑːlɪdeɪt/

    pekiştirmek, sağlamlaştırmak

    Medieval kings consolidated their authority by creating royal courts and tax offices.

    Orta Çağ kralları kraliyet mahkemeleri ve vergi daireleri kurarak otoritelerini sağlamlaştırdı.

  • constitute/ˈkɑːnstɪtuːt/

    oluşturmak, teşkil etmek

    Farmers constituted the largest group in most pre-industrial societies.

    Sanayi öncesi toplumların çoğunda en büyük grubu çiftçiler oluşturuyordu.

  • deviate/ˈdiːvieɪt/

    sapmak, (kuraldan, plandan) ayrılmak

    Some participants deviated from the instructions, so their answers were excluded.

    Bazı katılımcılar yönergelerin dışına çıktı, bu yüzden cevapları değerlendirme dışı bırakıldı.

  • draw on/drɔː ɑːn/

    yararlanmak, başvurmak (kaynak, deneyim, bilgi)

    The novel draws on the author's childhood in a small coastal town.

    Roman yazarın küçük bir kıyı kasabasındaki çocukluğundan besleniyor.

  • embody/ɪmˈbɑːdi/

    somutlaştırmak, temsil etmek, (bir fikrin) vücut bulmuş hâli olmak

    Roman aqueducts embody the engineering skill of their builders.

    Roma su kemerleri yapımcılarının mühendislik becerisini somutlaştırır.

  • encompass/ɪnˈkʌmpəs/

    kapsamak, içine almak

    Social history encompasses topics such as family life, work and education.

    Sosyal tarih aile yaşamı, çalışma ve eğitim gibi konuları kapsar.

  • exploit/ɪkˈsplɔɪt/

    yararlanmak, değerlendirmek, en iyi biçimde kullanmak

    Early farmers exploited the fertile soil along river valleys.

    İlk çiftçiler nehir vadileri boyunca uzanan verimli topraktan yararlandı.

  • feasible/ˈfiːzəbəl/

    uygulanabilir, yapılabilir, mümkün

    Building a canal across the region was not technically feasible at the time.

    O dönemde bölge boyunca bir kanal yapmak teknik olarak uygulanabilir değildi.

  • formulate/ˈfɔːrmjəleɪt/

    (kuram, hipotez, görüş) ortaya koymak, formüle etmek

    Researchers should formulate a clear hypothesis before collecting any data.

    Araştırmacılar herhangi bir veri toplamadan önce açık bir hipotez ortaya koymalıdır.

  • likewise/ˈlaɪkwaɪz/

    aynı şekilde, benzer biçimde, keza

    Turkish adds many endings to a word, and Finnish likewise builds long words from suffixes.

    Türkçe bir sözcüğe çok sayıda ek getirir; Fince de aynı şekilde eklerle uzun sözcükler kurar.

  • phenomenon/fəˈnɑːmənɑːn/

    olgu, fenomen

    Urbanization is a global phenomenon that has reshaped family life.

    Kentleşme aile yaşamını yeniden biçimlendirmiş küresel bir olgudur.

  • prominent/ˈprɑːmɪnənt/

    önde gelen, tanınmış, önemli

    Merchants played a prominent role in the growth of medieval towns.

    Tüccarlar Orta Çağ kentlerinin büyümesinde önemli bir rol oynadı.

  • quantify/ˈkwɑːntɪfaɪ/

    sayısallaştırmak, nicel olarak ölçmek

    It is difficult to quantify the effect of a good teacher on a child's future.

    İyi bir öğretmenin bir çocuğun geleceği üzerindeki etkisini sayıyla ölçmek zordur.

  • quantitative/ˈkwɑːntɪteɪtɪv/

    nicel, sayıya dayalı

    The project combined quantitative data from surveys with in-depth interviews.

    Proje anketlerden elde edilen nicel verileri derinlemesine görüşmelerle birleştirdi.

  • respondent/rɪˈspɑːndənt/

    (ankette, görüşmede) katılımcı, yanıtlayan kişi

    Most respondents said they read the news on their phones every morning.

    Yanıtlayanların çoğu her sabah haberleri telefonlarından okuduklarını söyledi.

  • rigid/ˈrɪdʒɪd/

    katı, esnek olmayan (kural, sistem)

    Medieval guilds often imposed rigid rules on how a craft could be practiced.

    Orta Çağ loncaları bir zanaatın nasıl icra edileceğine dair çoğu zaman katı kurallar koyardı.

  • rigorous/ˈrɪɡərəs/

    titiz, ayrıntılı ve özenli

    Historians apply rigorous methods to test whether a document is genuine.

    Tarihçiler bir belgenin sahici olup olmadığını sınamak için titiz yöntemler uygular.

  • speculate/ˈspɛkjəleɪt/

    tahmin yürütmek, varsayımda bulunmak

    Historians can only speculate about why the ancient city was abandoned.

    Tarihçiler antik kentin neden terk edildiği konusunda ancak tahmin yürütebilir.

  • standardize/ˈstændərdaɪz/

    standartlaştırmak, tek tip hâle getirmek

    Dictionaries and printed books helped standardize English spelling.

    Sözlükler ve basılı kitaplar İngilizce yazımın standartlaşmasına yardım etti.

  • substantially/səbˈstænʃəli/

    büyük ölçüde, önemli ölçüde

    Agricultural output increased substantially after new irrigation methods were introduced.

    Yeni sulama yöntemleri getirildikten sonra tarımsal üretim önemli ölçüde arttı.

  • surpass/sərˈpæs/

    aşmak, geçmek, geride bırakmak

    In some regions, the number of town dwellers eventually surpassed the number of farmers.

    Bazı bölgelerde kentte yaşayanların sayısı sonunda çiftçilerin sayısını geçti.

  • tentative/ˈtɛntətɪv/

    geçici, kesinleşmemiş, taslak hâlinde

    The results are still tentative and need to be confirmed by further research.

    Sonuçlar henüz kesin değil ve başka araştırmalarla doğrulanması gerekiyor.

  • thereby/ˌðɛrˈbaɪ/

    böylece, bu yolla, bu suretle

    The canal linked the two rivers, thereby reducing the cost of moving goods.

    Kanal iki nehri birbirine bağladı ve böylece mal taşımanın maliyetini düşürdü.

  • utilize/ˈjuːtəlaɪz/

    kullanmak, yararlanmak

    Ancient farmers in Egypt utilized the yearly floods of the Nile to water their fields.

    Mısır'daki antik çiftçiler tarlalarını sulamak için Nil'in yıllık taşkınlarından yararlanırdı.

Bu kelimeleri vodid'de eşleştirerek çalışKayıt olmadan bir eşleştirme seti çöz. Unuttuğun kelime, tekrar zamanı gelince yeniden karşına çıkar.Kayıt olmadan dene

Öğretmen misin?

Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.

Benzer listeler