Ana içeriğe geç

Alışveriş ile ilgili İngilizce kelimeler

83 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.

  • bookshop/ˈbʊkʃɑːp/

    kitapçı, kitabevi

    I bought this novel at a small bookshop.

    Bu romanı küçük bir kitapçıdan aldım.

  • buy/baɪ/

    satın almak, almak

    I need to buy some milk on the way home.

    Eve giderken biraz süt almam lazım.

  • cheap/tʃiːp/

    ucuz

    The bus is cheap, but the taxi is expensive.

    Otobüs ucuz ama taksi pahalı.

  • clothes/kloʊðz/

    giysiler, kıyafetler

    I need some new clothes for my new job.

    Yeni işim için birkaç yeni kıyafete ihtiyacım var.

  • list/lɪst/

    liste

    I always make a shopping list before I go out.

    Dışarı çıkmadan önce her zaman bir alışveriş listesi yaparım.

  • market/ˈmɑːrkɪt/

    pazar, açık pazar; çarşı

    We buy our fruit at the market on Sundays.

    Meyvemizi pazar günleri pazardan alırız.

  • money/ˈmʌni/

    para

    I don't have enough money to buy it.

    Onu almak için yeterli param yok.

  • sell/sɛl/

    satmak

    This shop sells fresh fruit and vegetables.

    Bu dükkân taze meyve ve sebze satıyor.

  • shop/ʃɑːp/

    dükkân, mağaza

    Is the shop open on Sunday?

    Dükkân pazar günü açık mı?

  • store/stɔːr/

    mağaza, dükkân

    I'm going to the store to buy some bread.

    Ekmek almak için markete gidiyorum.

  • supermarket/ˈsuːpərmɑːrkɪt/

    süpermarket, market

    We do our shopping at the supermarket once a week.

    Haftada bir süpermarkette alışveriş yaparız.

  • ad/æd/

    ilan, iş ilanı

    My brother answered a job ad for a hotel receptionist.

    Ağabeyim otel resepsiyonisti arayan bir iş ilanına başvurdu.

  • afford/əˈfɔːrd/

    maddi gücü yetmek, bütçeye uygun olmak

    I can't afford a new laptop right now.

    Şu an yeni bir dizüstü bilgisayar alamam (param yetmez).

  • assistant/əˈsɪstənt/

    asistan, yardımcı

    The doctor's assistant called me this morning.

    Doktorun asistanı bu sabah beni aradı.

  • available/əˈveɪləbəl/

    mevcut, bulunabilir, satışta

    This shirt is available in three sizes.

    Bu gömleğin üç bedeni var.

  • bargain/ˈbɑːrɡɪn/

    ucuz mal, iyi fırsat; pazarlık

    These shoes were only $15, what a bargain!

    Bu ayakkabılar sadece 15 dolar, ne kadar ucuz!

  • basket/ˈbæskɪt/

    sepet

    She carries a basket of fruit from the market.

    Pazardan bir sepet meyve taşıyor.

  • budget/ˈbʌdʒɪt/

    bütçe (harcanabilecek para miktarı)

    My budget for the trip is €500.

    Gezi için bütçem 500 avro.

  • cash/kæʃ/

    nakit (para)

    Do you pay by cash or by card?

    Nakit mi kart mı ödüyorsunuz?

  • cashier/kæˈʃɪr/

    kasiyer, kasadaki görevli

    Please pay the cashier at the front of the store.

    Lütfen mağazanın girişindeki kasiyere ödeme yap.

  • cost/kɔːst/

    ... tutmak, maliyeti olmak

    How much does it cost?

    Ne kadar tutar?

  • customer/ˈkʌstəmər/

    müşteri (mağaza, restoran, servis)

    The shop assistant greeted every customer at the door.

    Mağaza görevlisi her müşteriyi kapıda karşıladı.

  • department store/dɪˈpɑːrtmənt ˌstɔːr/

    büyük mağaza (çok reyonlu)

    You can buy clothes, toys and furniture in a department store.

    Büyük bir mağazada kıyafet, oyuncak ve mobilya alabilirsin.

  • discount/ˈdɪskaʊnt/

    indirim

    Do you offer a student discount?

    Öğrenci indirimi var mı?

  • earn/ɜːrn/

    kazanmak (para, çalışarak)

    How much do you earn a month?

    Ayda ne kadar kazanıyorsun?

  • gift/ɡɪft/

    hediye

    I bought a small gift for my teacher.

    Öğretmenim için küçük bir hediye aldım.

  • grocery/ˈɡroʊsəri/

    bakkal, manav, market

    Can you get some eggs from the grocery on the corner?

    Köşedeki bakkaldan biraz yumurta alabilir misin?

  • item/ˈaɪtəm/

    ürün, eşya, parça; (listede) kalem, madde

    I have six items in my basket.

    Sepetimde altı ürün var.

  • mall/mɔːl/

    alışveriş merkezi, AVM

    Let's meet at the mall after school.

    Okuldan sonra AVM'de buluşalım.

  • offer/ˈɔːfər/

    teklif etmek, ikram etmek

    She offered me a cup of tea.

    Bana bir fincan çay ikram etti.

  • pay/peɪ/

    ödemek

    I paid for the tickets online.

    Biletlerin ücretini online ödedim.

  • price/praɪs/

    fiyat (etiket fiyatı, talep edilen tutar)

    What's the price of this jacket?

    Bu cekettin fiyatı ne kadar?

  • product/ˈprɑːdʌkt/

    ürün, mamul

    This shop sells only local products.

    Bu dükkân yalnızca yerel ürünler satıyor.

  • queue/kjuː/

    sıra, kuyruk (bekleyen insanlar dizisi)

    There was a long queue at the checkout.

    Kasada uzun bir kuyruk vardı.

  • receipt/rɪˈsiːt/

    fiş, makbuz

    Keep your receipt in case you need to return the item.

    Ürünü iade etmek istersen diye fişi sakla.

  • refund/ˈriːfʌnd/

    para iadesi, geri ödeme

    I asked for a refund because the jacket was damaged.

    Ceket hasarlı olduğu için para iadesi istedim.

  • sale/seɪl/

    satış (bir ürünün satılma eylemi veya süreci)

    The sale of the house took three months.

    Evin satışı üç ay sürdü.

  • save/seɪv/

    para biriktirmek, tasarruf etmek

    I'm saving up for a new phone.

    Yeni bir telefon için para biriktiriyorum.

  • section/ˈsɛkʃən/

    bölüm, kısım; (mağazada) reyon

    The milk is in the dairy section.

    Süt, süt ürünleri reyonunda.

  • seller/ˈsɛlər/

    satıcı

    The fruit seller gave us a few extra apples.

    Meyve satıcısı bize birkaç fazladan elma verdi.

  • service/ˈsɜːrvɪs/

    hizmet

    The bus service is very good in our town.

    Kasabamızda otobüs hizmeti çok iyi.

  • ship/ʃɪp/

    gemi

    The ship arrived at the port in the morning.

    Gemi sabah limana vardı.

  • souvenir/ˌsuːvəˈnɪr/

    hatıra eşya, hediyelik eşya

    I bought a fridge magnet as a souvenir.

    Hatıra olarak bir buzdolabı magneti aldım.

  • spend/spɛnd/

    harcamak (para)

    I spent €80 on shoes last week.

    Geçen hafta ayakkabıya 80 avro harcadım.

  • try on/traɪ ˈɑːn/

    giyip bakmak, prova etmek, denemek (giysi)

    Can I try on these shoes in a bigger size?

    Bu ayakkabıların bir büyük numarasını deneyebilir miyim?

  • aisle/aɪl/

    koridor (uçakta, otobüste, sinemada koltuk sıraları arası)

    Would you like a window seat or an aisle seat?

    Cam kenarı mı istersiniz, koridor tarafı mı?

  • buyer/ˈbaɪər/

    alıcı

    We finally found a buyer for our old car.

    Sonunda eski arabamıza bir alıcı bulduk.

  • catalogue/ˈkætəlɔːɡ/

    katalog

    I chose a new sofa from the online catalogue.

    Yeni bir kanepeyi internetteki katalogdan seçtim.

  • complaint/kəmˈpleɪnt/

    şikâyet

    I made a complaint about the cold food.

    Soğuk yemek hakkında şikâyette bulundum.

  • counter/ˈkaʊntər/

    tezgâh, kontuar; (mutfak) tezgâhı

    Pay at the counter, please.

    Lütfen kasada ödeyin.

  • courier/ˈkʊriər/

    kurye; kargo şirketi

    A courier brought the package this morning.

    Bu sabah bir kurye paketi getirdi.

  • deal/diːl/

    fırsat, uygun fiyat; anlaşma

    Two pizzas for the price of one is a great deal.

    Bir fiyatına iki pizza çok iyi bir fırsat.

  • deliver/dɪˈlɪvər/

    teslim etmek, (eve, adrese) getirmek, götürmek

    The shop will deliver the fridge on Friday.

    Mağaza buzdolabını cuma günü getirecek.

  • delivery/dɪˈlɪvəri/

    teslimat, dağıtım

    Delivery is free for orders over 500 lira.

    500 lira üstü siparişlerde teslimat ücretsiz.

  • display/dɪˈspleɪ/

    sergilemek, göstermek

    The shop displays its new shoes in the window.

    Mağaza yeni ayakkabılarını vitrinde sergiliyor.

  • label/ˈleɪbəl/

    etiket

    Always read the label before you buy food.

    Yiyecek almadan önce her zaman etiketi oku.

  • luxury/ˈlʌkʃəri/

    lüks, konfor ve bolluk

    They stayed in a luxury hotel on their honeymoon.

    Balayında lüks bir otelde kaldılar.

  • parcel/ˈpɑːrsəl/

    koli, paket

    A parcel arrived for you this morning.

    Bu sabah sana bir koli geldi.

  • payment/ˈpeɪmənt/

    ödeme

    We accept payment by card or cash.

    Kartla ya da nakit ödeme kabul ediyoruz.

  • quality/ˈkwɑːləti/

    kalite

    The quality of the food here is excellent.

    Buradaki yemeklerin kalitesi mükemmel.

  • sample/ˈsæmpəl/

    örnek, numune

    The shop gave us free samples of cheese.

    Dükkân bize bedava peynir tadımlığı verdi.

  • scan/skæn/

    (belge, barkod) taramak, okutmak

    Scan the QR code to see the menu.

    Menüyü görmek için karekodu okut.

  • shopper/ˈʃɑːpər/

    alışveriş yapan kişi, müşteri

    The streets were full of shoppers on Saturday.

    Cumartesi sokaklar alışveriş yapan insanlarla doluydu.

  • stall/stɔːl/

    tezgâh, stant (pazarda, sokakta)

    We bought cherries from a stall at the market.

    Pazardaki bir tezgâhtan kiraz aldık.

  • stock/stɑːk/

    stok, mevcut mal

    Sorry, that size is out of stock.

    Üzgünüz, o beden stokta yok.

  • supply/səˈplaɪ/

    malzeme, erzak, ihtiyaç maddeleri

    We need to buy school supplies before September.

    Eylülden önce okul malzemeleri almamız gerekiyor.

  • tag/tæɡ/

    etiket

    Check the price tag before you buy it.

    Almadan önce fiyat etiketine bak.

  • till/tɪl/

    kasa (mağaza, market)

    Please pay at the till.

    Lütfen kasada ödeyin.

  • trolley/ˈtrɑːli/

    alışveriş arabası, bagaj arabası

    We filled the trolley with food for the week.

    Arabayı haftalık yiyecekle doldurduk.

  • warranty/ˈwɔːrənti/

    garanti, garanti belgesi

    My laptop is still under warranty, so the repair is free.

    Dizüstü bilgisayarım hâlâ garantili, bu yüzden tamiri ücretsiz.

  • weigh/weɪ/

    tartmak

    The shop assistant weighed the apples.

    Tezgâhtar elmaları tarttı.

  • wrap/ræp/

    sarmak, paketlemek

    Can you wrap it as a gift, please?

    Hediye paketi yapabilir misiniz lütfen?

  • auction/ˈɔːkʃən/

    açık artırma, mezat

    The old painting was sold at auction for a high price.

    Eski tablo açık artırmada yüksek bir fiyata satıldı.

  • consumer/kənˈsuːmər/

    tüketici

    Consumers are spending less because prices are rising.

    Fiyatlar arttığı için tüketiciler daha az harcıyor.

  • crate/kreɪt/

    kasa, sandık

    The market seller unloaded crates of tomatoes from the van.

    Pazarcı minibüsten kasa kasa domates indirdi.

  • fragile/ˈfrædʒəl/

    kırılgan, kolay kırılır

    Be careful, these glasses are very fragile.

    Dikkat et, bu bardaklar çok kırılgan.

  • goods/ɡʊdz/

    mal, eşya, ürünler

    The shop sells sports goods and outdoor clothes.

    Mağaza spor malzemeleri ve outdoor giyim satıyor.

  • purchase/ˈpɜːrtʃəs/

    satın alma; satın alınan şey

    A new laptop is a big purchase for a student.

    Yeni bir dizüstü bilgisayar bir öğrenci için büyük bir alışveriştir.

  • quote/kwoʊt/

    alıntı, söz

    She started her essay with a quote from a famous novel.

    Kompozisyonuna ünlü bir romandan bir alıntıyla başladı.

  • replacement/rɪˈpleɪsmənt/

    yenisi, yerine konan şey

    My new phone stopped working, so the shop gave me a replacement.

    Yeni telefonum çalışmayı bıraktı, dükkân bana yenisini verdi.

  • trial/ˈtraɪəl/

    deneme (süresi)

    The app has a seven-day free trial.

    Uygulamanın yedi günlük ücretsiz deneme süresi var.

  • vendor/ˈvɛndər/

    satıcı (özellikle sokakta, tezgâhta)

    A street vendor was selling simit near the ferry.

    Vapurun yanında bir seyyar satıcı simit satıyordu.

  • impulse/ˈɪmpʌls/

    dürtü, ani istek

    I bought these shoes on impulse and now I regret it.

    Bu ayakkabıları anlık bir istekle aldım, şimdi pişmanım.

Bu kelimeleri vodid'de eşleştirerek çalışKayıt olmadan bir eşleştirme seti çöz. Unuttuğun kelime, tekrar zamanı gelince yeniden karşına çıkar.Kayıt olmadan dene

Öğretmen misin?

Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.

Benzer listeler