Ana içeriğe geç

Başarı ve Çaba ile ilgili İngilizce kelimeler

55 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.

  • try/traɪ/

    çalışmak, uğraşmak (bir şeyi yapmaya)

    I'm trying to learn ten new words every day.

    Her gün on yeni kelime öğrenmeye çalışıyorum.

  • prize/praɪz/

    ödül (yarışma, çekiliş)

    Selin won first prize in the drawing competition.

    Selin resim yarışmasında birincilik ödülünü kazandı.

  • win/wɪn/

    kazanmak (yarışma, maç, ödül)

    Our team won the match three to nil.

    Takımımız maçı üç sıfır kazandı.

  • accomplish/əˈkʌmplɪʃ/

    başarmak, tamamlamak, gerçekleştirmek

    We accomplished everything on our list by Friday.

    Listedeki her şeyi Cuma gününe kadar tamamladık.

  • achieve/əˈtʃiːv/

    başarmak, ulaşmak (hedef/sonuç)

    She achieved her goal of becoming a doctor.

    Doktor olma hedefine ulaştı.

  • achievement/əˈtʃiːvmənt/

    başarı, kazanım

    Finishing the marathon was a great achievement.

    Maratonu bitirmek büyük bir başarıydı.

  • aim/eɪm/

    amaç, hedef

    My aim is to speak English fluently by next summer.

    Amacım gelecek yaza kadar akıcı İngilizce konuşmak.

  • ambitious/æmˈbɪʃəs/

    hırslı, büyük hedeflere sahip

    She is very ambitious and wants to become a doctor before she turns 30.

    Çok hırslı biri ve 30 yaşına gelmeden doktor olmak istiyor.

  • attempt/əˈtempt/

    denemek, girişmek, kalkışmak

    She attempted to climb the mountain alone.

    Dağa tek başına tırmanmaya kalkıştı.

  • award/əˈwɔːrd/

    ödül

    She won an award for her short film.

    Kısa filmiyle bir ödül kazandı.

  • challenge/ˈtʃælɪndʒ/

    zorluk, meydan okuma, güç bir görev

    One of the biggest challenges of learning English is pronunciation.

    İngilizce öğrenmenin en büyük zorluklarından biri telaffuzdur.

  • challenging/ˈtʃælɪndʒɪŋ/

    zorlayıcı, zor ama ilgi çekici

    Learning to play the violin is challenging but fun.

    Keman çalmayı öğrenmek zorlayıcı ama eğlenceli.

  • commitment/kəˈmɪtmənt/

    bağlılık, kararlılık, söz verme

    Fluency in English requires long-term commitment, not just a few weeks of study.

    İngilizce akıcılığı, birkaç haftalık çalışmayla değil, uzun vadeli bir bağlılıkla elde edilir.

  • compete/kəmˈpiːt/

    yarışmak, rekabet etmek

    Twenty runners will compete in the final race.

    Final yarışında yirmi koşucu yarışacak.

  • competition/ˌkɑːmpəˈtɪʃən/

    yarışma

    Our class won the school singing competition.

    Sınıfımız okulun şarkı yarışmasını kazandı.

  • competitive/kəmˈpetɪtɪv/

    rekabetçi, kazanmaya odaklı

    She is very competitive and hates losing at anything.

    Çok rekabetçi biri ve hiçbir şeyde kaybetmekten nefret eder.

  • dedicate/ˈdɛdɪkeɪt/

    adamak, ayırmak (zaman/enerji)

    She dedicates two hours every evening to studying English.

    Her akşam iki saatini İngilizce çalışmaya ayırıyor.

  • deserve/dɪˈzɜːrv/

    hak etmek, layık olmak

    You worked hard all year, so you deserve a holiday.

    Bütün yıl çok çalıştın, bu yüzden bir tatili hak ediyorsun.

  • difficulty/ˈdɪfɪkəlti/

    zorluk, güçlük, sorun

    We had some difficulties with the new software at first.

    Başta yeni yazılımla bazı sorunlar yaşadık.

  • effort/ˈɛfət/

    çaba, gayret, emek

    Learning a language takes a lot of effort and patience.

    Dil öğrenmek çok fazla çaba ve sabır gerektirir.

  • encourage/ɪnˈkɜːrɪdʒ/

    cesaretlendirmek, yüreklendirmek, teşvik etmek

    My teacher encouraged me to join the debate club.

    Öğretmenim beni münazara kulübüne katılmam için cesaretlendirdi.

  • enhance/ɪnˈhɑːns/

    geliştirmek, iyileştirmek, artırmak (kalite/değer)

    Regular feedback enhances student performance significantly.

    Düzenli geri bildirim öğrenci performansını önemli ölçüde artırır.

  • failure/ˈfeɪljər/

    başarısızlık, yenilgi

    Failure is part of the learning process, don't be afraid of it.

    Başarısızlık öğrenme sürecinin bir parçasıdır, ondan korkmayın.

  • fame/feɪm/

    ün, şöhret

    The young singer found fame after just one song.

    Genç şarkıcı yalnızca bir şarkıyla ün kazandı.

  • gain/ɡeɪn/

    kazanmak, edinmek

    I gained a lot of experience during my internship.

    Stajım boyunca çok deneyim kazandım.

  • goal/ɡoʊl/

    hedef, amaç

    My goal is to speak English fluently by the end of the year.

    Hedefim yılsonuna kadar akıcı İngilizce konuşmak.

  • manage/ˈmænɪdʒ/

    yönetmek, idare etmek

    She manages a small hotel in Fethiye.

    Fethiye'de küçük bir otel işletiyor.

  • milestone/ˈmaɪlstoʊn/

    dönüm noktası, önemli aşama

    Passing the B2 exam was a major milestone in her language learning journey.

    B2 sınavını geçmek, dil öğrenme sürecindeki önemli bir dönüm noktasıydı.

  • motivation/ˌmoʊtɪˈveɪʃən/

    motivasyon, istek, harekete geçiren neden

    What is your motivation for learning English?

    İngilizce öğrenme motivasyonun ne?

  • overcome/ˌoʊvərˈkʌm/

    üstesinden gelmek, aşmak (engel/zorluk)

    She overcame her fear of public speaking by practising every week.

    Her hafta pratik yaparak topluluk önünde konuşma korkusunun üstesinden geldi.

  • persevere/ˌpɜːrsɪˈvɪr/

    azimle devam etmek, pes etmemek

    If you persevere with your studies, the results will come.

    Çalışmalarında azimle devam edersen sonuçlar gelecek.

  • reward/rɪˈwɔːrd/

    ödül, karşılık, kazanım

    The reward for finishing the course early was extra free time.

    Kursu erken bitirmenin ödülü ekstra serbest zamandı.

  • struggle/ˈstrʌɡəl/

    zorlanmak, güçlük çekmek, uğraşmak

    I struggled with maths at school.

    Okulda matematikte zorlanırdım.

  • succeed/səkˈsiːd/

    başarmak, başarılı olmak

    She succeeded in passing her driving test.

    Ehliyet sınavını geçmeyi başardı.

  • success/səkˈsɛs/

    başarı

    Hard work is the key to success.

    Sıkı çalışma başarının anahtarıdır.

  • talent/ˈtælənt/

    yetenek

    She has a real talent for languages.

    Dillere gerçek bir yeteneği var.

  • target/ˈtɑːrɡɪt/

    hedef, ulaşılmak istenen nokta veya rakam

    The sales team met their monthly target two weeks early.

    Satış ekibi aylık hedefine iki hafta erken ulaştı.

  • technique/tɛkˈniːk/

    teknik, yöntem

    This breathing technique helps me relax before exams.

    Bu nefes tekniği sınavlardan önce rahatlamama yardım ediyor.

  • commit/kəˈmɪt/

    kendini adamak, söz vermek

    I've committed to studying English for an hour every day.

    Her gün bir saat İngilizce çalışmaya söz verdim.

  • contribution/ˌkɑːntrɪˈbjuːʃən/

    katkı

    Thank you for your contribution to the project.

    Projeye katkın için teşekkürler.

  • dedication/ˌdɛdɪˈkeɪʃən/

    özveri, adanmışlık

    Her dedication to her students is amazing.

    Öğrencilerine olan adanmışlığı inanılmaz.

  • determination/dɪˌtɜːrmɪˈneɪʃən/

    kararlılık, azim

    With hard work and determination, she passed the exam.

    Sıkı çalışma ve azimle sınavı geçti.

  • determine/dɪˈtɜːrmɪn/

    belirlemek, saptamak

    Tests will determine the cause of the problem.

    Testler sorunun nedenini belirleyecek.

  • discipline/ˈdɪsəplɪn/

    öz disiplin, kendini denetleme

    It takes discipline to study every evening after school.

    Her akşam okuldan sonra ders çalışmak disiplin ister.

  • endeavor/ɪnˈdevər/

    çaba, girişim

    She made every endeavor to succeed.

    Başarmak için her çabayı gösterdi.

  • obstacle/ˈɑːbstəkəl/

    engel, mâni

    Lack of money was the biggest obstacle to her studies.

    Para yokluğu öğrenimindeki en büyük engeldi.

  • praise/preɪz/

    övmek, takdir etmek

    The teacher praised Ali for his hard work.

    Öğretmen Ali'yi sıkı çalışması için övdü.

  • recognition/ˌrɛkəɡˈnɪʃən/

    takdir, değer görme

    The nurses finally got recognition for their hard work.

    Hemşireler sonunda sıkı çalışmalarının takdirini gördü.

  • sacrifice/ˈsækrɪfaɪs/

    fedakârlık

    My parents made many sacrifices so I could go to university.

    Ailem üniversiteye gidebilmem için çok fedakârlık yaptı.

  • bite the bullet/ˌbaɪt ðə ˈbʊlɪt/

    dişini sıkıp katlanmak, (ertelenen zor işi) sonunda yapmak

    I hate going to the dentist, but I'll have to bite the bullet.

    Dişçiye gitmekten nefret ediyorum ama dişimi sıkıp gitmem gerekecek.

  • diligence/ˈdɪlɪdʒəns/

    çalışkanlık, titizlik, özen

    Her diligence paid off when she won the scholarship.

    Bursu kazandığında çalışkanlığının karşılığını aldı.

  • effortless/ˈefərtləs/

    zahmetsiz, çaba gerektirmeyen; kolaylıkla yapılan

    Her English sounds effortless, but she studied for years.

    İngilizcesi zahmetsiz görünüyor ama yıllarca çalıştı.

  • endure/ɪnˈdʊr/

    katlanmak, dayanmak

    The climbers endured freezing winds for three days.

    Dağcılar üç gün boyunca dondurucu rüzgârlara katlandı.

  • persistence/pərˈsɪstəns/

    azim, sebat

    Her persistence finally paid off when she got the job.

    İşi aldığında azminin karşılığını nihayet gördü.

  • forfeit/ˈfɔːrfɪt/

    (hakkını, bir şeyi) kaybetmek, yitirmek (kural gereği)

    The team forfeited the match because they arrived late.

    Takım geç geldiği için maçı hükmen kaybetti.

Bu kelimeleri vodid'de eşleştirerek çalışKayıt olmadan bir eşleştirme seti çöz. Unuttuğun kelime, tekrar zamanı gelince yeniden karşına çıkar.Kayıt olmadan dene

Öğretmen misin?

Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.

Benzer listeler