Canlılar ve Evrim ile ilgili İngilizce kelimeler
42 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.
- bacteria/bækˈtɪriə/
bakteriler
Antibiotics work against bacteria but have no effect on viruses.
Antibiyotikler bakterilere karşı etkilidir ama virüslere etki etmez.
- biologist/baɪˈɑːlədʒɪst/
biyolog
Biologists tagged the turtles to follow their movements across the ocean.
Biyologlar, kaplumbağaların okyanustaki hareketlerini izlemek için onlara takip cihazı taktı.
- breed/briːd/
üremek, yavrulamak
Many seabirds breed on small islands where there are no predators.
Birçok deniz kuşu yırtıcı bulunmayan küçük adalarda ürer.
- die out/daɪ aʊt/
soyu tükenmek, tamamen yok olmak
The dinosaurs died out about 66 million years ago.
Dinozorların soyu yaklaşık 66 milyon yıl önce tükendi.
- feather/ˈfɛðər/
kuş tüyü
Feathers trap a layer of air that keeps birds warm in winter.
Tüyler, kuşları kışın sıcak tutan bir hava katmanını hapseder.
- mammal/ˈmæməl/
memeli (hayvan)
Whales and dolphins are mammals, so they must come to the surface to breathe.
Balinalar ve yunuslar memelidir, bu yüzden nefes almak için yüzeye çıkmak zorundadırlar.
- migrate/ˈmaɪgreɪt/
göç etmek (mevsimlik olarak)
Many birds migrate south in autumn to find food.
Birçok kuş yiyecek bulmak için sonbaharda güneye göç eder.
- organ/ˈɔːrɡən/
organ
The liver is one of the largest organs in the human body.
Karaciğer, insan vücudundaki en büyük organlardan biridir.
- organism/ˈɔːrɡənɪzəm/
organizma, canlı
The organism that causes the infection was identified in the laboratory.
Enfeksiyona yol açan organizma laboratuvarda belirlendi.
- plentiful/ˈplɛntɪfəl/
bol, bereketli
Insects are plentiful in summer, so many birds raise their young then.
Böcekler yazın bol olduğundan birçok kuş yavrularını o dönemde büyütür.
- pollen/ˈpɑːlən/
polen, çiçek tozu
Bees carry pollen from one flower to another as they collect nectar.
Arılar nektar toplarken poleni bir çiçekten diğerine taşır.
- predator/ˈprɛdətər/
yırtıcı hayvan, avcı
Wolves are important predators that keep deer populations under control.
Kurtlar, geyik nüfusunu kontrol altında tutan önemli yırtıcılardır.
- prey/preɪ/
av (avlanan hayvan)
Owls can locate their prey in the dark mainly by sound.
Baykuşlar avlarını karanlıkta esas olarak sesle bulabilir.
- specialized/ˈspɛʃəlaɪzd/
özelleşmiş, uzmanlaşmış
Red blood cells are specialized cells that carry oxygen around the body.
Alyuvarlar, oksijeni vücuda taşıyan özelleşmiş hücrelerdir.
- stem/stɛm/
gövde, sap (bitkide)
Water moves up the stem from the roots to the leaves.
Su, köklerden yapraklara gövde boyunca yukarı çıkar.
- strategy/ˈstrætədʒi/
strateji, yöntem
Hibernation is a survival strategy that helps some mammals get through cold winters.
Kış uykusu, bazı memelilerin soğuk kışları atlatmasına yardım eden bir hayatta kalma stratejisidir.
- take in/teɪk ɪn/
(içine) almak, emmek, soğurmak
Plants take in carbon dioxide through small openings in their leaves.
Bitkiler karbondioksiti yapraklarındaki küçük açıklıklardan alır.
- abundance/əˈbʌndəns/
bolluk; (ekolojide) bir türün bir alandaki sayısı
Ecologists measured the abundance of fish in each section of the river.
Ekolojistler nehrin her bölümündeki balık sayısını ölçtü.
- abundant/əˈbʌndənt/
bol, çok miktarda bulunan
Oxygen is the most abundant element in the Earth's crust.
Oksijen yerkabuğunda en bol bulunan elementtir.
- adaptation/ˌædæpˈteɪʃən/
uyum, adaptasyon (canlının çevresine uyumu ya da bunu sağlayan özellik)
The thick fur of polar bears is an adaptation to extreme cold.
Kutup ayılarının kalın kürkü aşırı soğuğa karşı bir uyumdur.
- algae/ˈældʒiː/
algler, su yosunları
Algae produce a large part of the oxygen in the atmosphere.
Algler atmosferdeki oksijenin büyük bir bölümünü üretir.
- aquatic/əˈkwɑːtɪk/
suda yaşayan, suyla ilgili
Frogs begin life as aquatic larvae that breathe through gills.
Kurbağalar hayata solungaçlarıyla soluyan, suda yaşayan larvalar olarak başlar.
- decompose/ˌdiːkəmˈpoʊz/
çürümek, ayrışmak
Fallen leaves decompose quickly in warm, moist soil.
Düşen yapraklar ılık ve nemli toprakta hızla çürür.
- disrupt/dɪsˈrʌpt/
bozmak, sekteye uğratmak, aksatmak
Artificial light at night can disrupt the migration of birds.
Geceleri yapay ışık kuşların göçünü bozabilir.
- dominant/ˈdɑːmɪnənt/
baskın, egemen, ağır basan
Oak is the dominant tree species in this forest.
Bu ormanda baskın ağaç türü meşedir.
- enzyme/ˈenzaɪm/
enzim
Enzymes in saliva begin breaking down starch in the mouth.
Tükürükteki enzimler nişastayı ağızda parçalamaya başlar.
- hatch/hætʃ/
yumurtadan çıkmak; (yumurta) çatlamak
Sea turtles hatch on the beach and crawl straight toward the water.
Deniz kaplumbağaları kumsalda yumurtadan çıkar ve doğruca suya doğru sürünür.
- indigenous/ɪnˈdɪdʒənəs/
yerli, (bir bölgeye) özgü
Planting indigenous trees helps restore the local ecosystem.
Yerli ağaçlar dikmek yerel ekosistemin yeniden kurulmasına yardım eder.
- invasive/ɪnˈveɪsɪv/
istilacı (yeni bir bölgeye girip hızla yayılan)
Invasive plants can crowd out native species and reduce biodiversity.
İstilacı bitkiler yerli türleri bastırarak biyolojik çeşitliliği azaltabilir.
- microbe/ˈmaɪkroʊb/
mikrop, mikroorganizma
Washing hands removes many microbes from the skin.
El yıkamak deriden birçok mikrobu uzaklaştırır.
- microorganism/ˌmaɪkroʊˈɔːrɡənɪzəm/
mikroorganizma
Bacteria, viruses and some fungi are all microorganisms.
Bakteriler, virüsler ve bazı mantarların hepsi mikroorganizmadır.
- microscopic/ˌmaɪkrəˈskɑːpɪk/
mikroskobik, gözle görülemeyecek kadar küçük
Many infections are caused by microscopic organisms in water.
Birçok enfeksiyona sudaki mikroskobik canlılar yol açar.
- nutrient/ˈnuːtriənt/
besin maddesi, besin öğesi
Plants absorb water and nutrients from the soil through their roots.
Bitkiler suyu ve besin maddelerini kökleriyle topraktan alır.
- photosynthesis/ˌfoʊtoʊˈsɪnθəsɪs/
fotosentez
During photosynthesis, plants release oxygen into the air.
Fotosentez sırasında bitkiler havaya oksijen bırakır.
- pore/pɔːr/
gözenek
Leaves exchange gases with the air through tiny pores on their surface.
Yapraklar yüzeylerindeki minik gözenekler aracılığıyla havayla gaz alışverişi yapar.
- replicate/ˈreplɪkeɪt/
kopyasını çıkarmak, kendini eşlemek (DNA, hücre, virüs)
Before a cell divides, it must replicate its DNA.
Bir hücre bölünmeden önce DNA'sını eşlemelidir.
- scarce/skɛrs/
kıt, az bulunan, yetersiz
In deserts, water is scarce, so plants store it in thick leaves or stems.
Çöllerde su kıttır, bu yüzden bitkiler onu kalın yapraklarında ya da gövdelerinde depolar.
- scarcity/ˈskɛrsəti/
kıtlık, azlık
Water scarcity limits plant growth in many dry regions.
Su kıtlığı birçok kurak bölgede bitki büyümesini sınırlar.
- thrive/θraɪv/
gelişmek, serpilmek, iyi yetişmek
Some microorganisms thrive in hot springs where most life cannot survive.
Bazı mikroorganizmalar, çoğu canlının yaşayamadığı kaplıcalarda gelişir.
- tissue/ˈtɪʃuː/
doku (canlıda)
Muscle tissue contracts when it receives a signal from a nerve.
Kas dokusu bir sinirden sinyal aldığında kasılır.
- trait/treɪt/
özellik, nitelik (kalıtsal)
Eye color is an inherited trait controlled by several genes.
Göz rengi, birkaç genin denetlediği kalıtsal bir özelliktir.
- vegetation/ˌvɛdʒəˈteɪʃən/
bitki örtüsü
Dense vegetation protects the soil from erosion during heavy rain.
Sık bitki örtüsü şiddetli yağmurda toprağı aşınmaya karşı korur.
Öğretmen misin?
Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.