Ana içeriğe geç

Yerküre ve Uzay ile ilgili İngilizce kelimeler

44 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.

  • astronomer/əˈstrɑːnəmər/

    gökbilimci, astronom

    Astronomers measure the distance to other galaxies in light-years.

    Gökbilimciler başka gökadalara uzaklığı ışık yılıyla ölçer.

  • burn up/bɜːrn ʌp/

    yanıp tükenmek, tamamen yanmak

    Most small meteors burn up in the atmosphere before they reach the ground.

    Küçük göktaşlarının çoğu yere ulaşmadan atmosferde yanıp tükenir.

  • channel/ˈtʃænəl/

    kanal, (nehir) yatağı, oluk

    During the flood, the river cut a new channel through the soft soil.

    Taşkın sırasında nehir yumuşak topraktan yeni bir yatak açtı.

  • comet/ˈkɑːmɪt/

    kuyruklu yıldız

    A comet is made mostly of ice, dust and rock.

    Kuyruklu yıldız çoğunlukla buz, toz ve kayadan oluşur.

  • core/kɔːr/

    çekirdek, merkez (gezegen, yıldız)

    The Earth's inner core is made mostly of iron and nickel.

    Dünya'nın iç çekirdeği büyük ölçüde demir ve nikelden oluşur.

  • disk/dɪsk/

    disk, düz ve yuvarlak cisim

    Young stars are often surrounded by a disk of gas and dust.

    Genç yıldızlar çoğunlukla gaz ve tozdan oluşan bir diskle çevrilidir.

  • equator/ɪˈkweɪtər/

    ekvator

    The equator divides the Earth into the Northern and Southern Hemispheres.

    Ekvator Dünya'yı Kuzey ve Güney yarımkürelere ayırır.

  • galaxy/ˈɡæləksi/

    gökada, galaksi

    Our solar system lies in a spiral galaxy called the Milky Way.

    Güneş sistemimiz Samanyolu adlı sarmal bir gökadada yer alır.

  • geologist/dʒiˈɑːlədʒɪst/

    jeolog, yerbilimci

    Geologists study rock layers to learn how the landscape formed.

    Jeologlar arazinin nasıl oluştuğunu öğrenmek için kaya katmanlarını inceler.

  • glacier/ˈɡleɪʃər/

    buzul

    Glaciers form where more snow falls each winter than melts in summer.

    Buzullar, her kış yazın eriyenden daha fazla kar yağan yerlerde oluşur.

  • humid/ˈhjuːmɪd/

    nemli, rutubetli (hava)

    Plants lose less water through their leaves when the air is humid.

    Hava nemli olduğunda bitkiler yapraklarından daha az su kaybeder.

  • interior/ɪnˈtɪriər/

    iç kısım, iç

    Heat flows from the Earth's hot interior toward the surface.

    Isı, Dünya'nın sıcak içinden yüzeye doğru akar.

  • irregular/ɪˈreɡjələr/

    düzensiz (biçim, aralık)

    Irregular galaxies have no clear spiral or elliptical shape.

    Düzensiz galaksilerin belirgin bir sarmal ya da eliptik biçimi yoktur.

  • landscape/ˈlændskeɪp/

    manzara, arazi; yeryüzü şekilleri

    Glaciers shaped the landscape of northern Europe during the last ice age.

    Son buzul çağında buzullar Kuzey Avrupa'nın yeryüzü şekillerini biçimlendirdi.

  • lava/ˈlɑːvə/

    lav

    When lava cools, it hardens into solid rock such as basalt.

    Lav soğuyunca bazalt gibi katı bir kayaca dönüşerek sertleşir.

  • loop/luːp/

    kıvrım, halka, ilmek

    The river makes a wide loop around the hill before it reaches the sea.

    Nehir denize ulaşmadan önce tepenin çevresinde geniş bir kıvrım çizer.

  • mineral/ˈmɪnərəl/

    mineral

    Quartz is one of the most common minerals in the Earth's crust.

    Kuvars, yerkabuğundaki en yaygın minerallerden biridir.

  • moist/mɔɪst/

    nemli, hafif ıslak

    Ferns grow best in moist, shady soil.

    Eğrelti otları en iyi nemli ve gölgeli toprakta büyür.

  • moisture/ˈmɔɪstʃər/

    nem, rutubet

    Iron rusts when it is exposed to both moisture and air.

    Demir hem neme hem havaya maruz kaldığında paslanır.

  • peak/piːk/

    zirve, doruk (dağ)

    Snow stays on the highest peaks for most of the year.

    Kar en yüksek doruklarda yılın büyük bölümünde kalır.

  • polar/ˈpoʊlər/

    kutupsal, kutup bölgesine ait

    Polar ice reflects much of the sunlight that reaches it.

    Kutup buzu, üzerine düşen güneş ışığının büyük kısmını yansıtır.

  • satellite/ˈsætəlaɪt/

    uydu (yapay)

    Weather satellites send images of clouds and storms back to Earth.

    Hava durumu uyduları bulutların ve fırtınaların görüntülerini Dünya'ya gönderir.

  • shallow/ˈʃæloʊ/

    sığ, derin olmayan

    Sunlight reaches the bottom of shallow seas, so many plants and corals grow there.

    Güneş ışığı sığ denizlerin dibine ulaşır, bu yüzden orada birçok bitki ve mercan yetişir.

  • spiral/ˈspaɪrəl/

    sarmal, spiral

    Our galaxy, the Milky Way, is a spiral galaxy.

    Galaksimiz Samanyolu sarmal bir galaksidir.

  • volcanic/vɑːlˈkænɪk/

    volkanik, yanardağla ilgili

    Volcanic ash can seriously damage aircraft engines.

    Volkanik kül uçak motorlarına ciddi zarar verebilir.

  • wear away/wer əˈweɪ/

    aşındırmak, (zamanla) aşınmak

    Waves slowly wear away the base of the cliff.

    Dalgalar yalıyarın tabanını yavaş yavaş aşındırır.

  • zone/zoʊn/

    bölge, kuşak

    The tropical zone lies between the two tropics, on either side of the equator.

    Tropikal kuşak, ekvatorun iki yanında, iki dönence arasında yer alır.

  • altitude/ˈæltɪtuːd/

    yükseklik, irtifa (deniz seviyesine göre)

    Water boils at a lower temperature at high altitude.

    Su yüksek irtifada daha düşük sıcaklıkta kaynar.

  • axis/ˈæksɪs/

    eksen (dönme ekseni)

    The Earth spins on its axis roughly once a day.

    Dünya kendi ekseni etrafında yaklaşık günde bir kez döner.

  • crust/krʌst/

    yerkabuğu

    The Earth's crust is thinner under the oceans than under the continents.

    Yerkabuğu okyanusların altında kıtaların altında olduğundan daha incedir.

  • erode/ɪˈroʊd/

    aşındırmak, aşınmak

    Over thousands of years, the river eroded a deep valley into the rock.

    Binlerce yıl boyunca nehir kayayı aşındırarak derin bir vadi oluşturdu.

  • erupt/ɪˈrʌpt/

    püskürmek, (yanardağ) faaliyete geçmek

    When the volcano erupted, ash fell on villages many kilometers away.

    Yanardağ püskürdüğünde kilometrelerce uzaktaki köylere kül yağdı.

  • eruption/ɪˈrʌpʃən/

    püskürme (yanardağ)

    The eruption sent a huge column of ash high into the atmosphere.

    Püskürme, atmosferin yükseklerine dev bir kül sütunu gönderdi.

  • evaporation/ɪˌvæpəˈreɪʃən/

    buharlaşma

    Evaporation from the oceans supplies most of the water vapor in the atmosphere.

    Atmosferdeki su buharının çoğu okyanuslardan buharlaşmayla gelir.

  • fertile/ˈfɜːrtəl/

    verimli, bereketli (toprak)

    Volcanic ash slowly breaks down and makes the surrounding soil very fertile.

    Volkanik kül yavaşça ayrışır ve çevredeki toprağı çok verimli hâle getirir.

  • fracture/ˈfræktʃər/

    çatlak, kırık (kayaçta, malzemede)

    Water entered the fractures in the rock and froze during the winter.

    Su kayadaki çatlaklara girdi ve kış boyunca dondu.

  • groundwater/ˈɡraʊndwɔːtər/

    yeraltı suyu

    Many villages depend on groundwater pumped from deep wells.

    Birçok köy derin kuyulardan pompalanan yeraltı suyuna bağımlıdır.

  • limestone/ˈlaɪmstoʊn/

    kireçtaşı

    Limestone is made mainly of calcium carbonate.

    Kireçtaşı büyük ölçüde kalsiyum karbonattan oluşur.

  • mantle/ˈmæntəl/

    manto (yerkürenin kabuk ile çekirdek arasındaki katmanı)

    The mantle lies between the Earth's crust and its core.

    Manto, yerkabuğu ile çekirdek arasında yer alır.

  • seabed/ˈsiːbɛd/

    deniz tabanı

    Ships use sonar to map the shape of the seabed.

    Gemiler deniz tabanının biçimini haritalamak için sonar kullanır.

  • sediment/ˈsɛdəmənt/

    tortu, çökelti

    Rivers carry sediment downstream and drop it where the water slows down.

    Nehirler tortuyu akış yönünde taşır ve suyun yavaşladığı yerlerde bırakır.

  • submerge/səbˈmɜːrdʒ/

    suya batırmak, su altında kalmak

    The sample was fully submerged in distilled water for an hour.

    Örnek bir saat boyunca tamamen saf suya batırıldı.

  • tectonic/tɛkˈtɑːnɪk/

    tektonik, yerkabuğunun hareket ve yapısıyla ilgili

    Earthquakes often occur along the boundaries between tectonic plates.

    Depremler çoğunlukla tektonik levhalar arasındaki sınırlar boyunca olur.

  • tilt/tɪlt/

    eğmek, eğilmek, yatırmak

    The Earth's axis is tilted, which is why we have seasons.

    Dünya'nın ekseni eğiktir; mevsimlerin olmasının nedeni budur.

Bu kelimeleri vodid'de eşleştirerek çalışKayıt olmadan bir eşleştirme seti çöz. Unuttuğun kelime, tekrar zamanı gelince yeniden karşına çıkar.Kayıt olmadan dene

Öğretmen misin?

Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.

Benzer listeler