Kuvvet ve Enerji ile ilgili İngilizce kelimeler
55 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.
- attraction/əˈtrækʃən/
çekim, çekme kuvveti
Opposite electric charges show a strong attraction to each other.
Zıt elektrik yükleri birbirine güçlü bir çekim gösterir.
- collision/kəˈlɪʒən/
çarpışma
Molecules in a gas undergo constant collisions with one another.
Bir gazdaki moleküller birbiriyle sürekli çarpışır.
- descend/dɪˈsend/
inmek, alçalmak
At night, cold dense air descends into the valley.
Geceleri soğuk ve yoğun hava vadiye iner.
- downward/ˈdaʊnwərd/
aşağıya doğru
Gravity pulls objects downward toward the center of the Earth.
Yerçekimi cisimleri Dünya'nın merkezine doğru aşağı çeker.
- expansion/ɪkˈspænʃən/
genleşme
Thermal expansion makes railway tracks slightly longer on hot days.
Isıl genleşme, sıcak günlerde demiryolu raylarını biraz uzatır.
- friction/ˈfrɪkʃən/
sürtünme
Friction between the tires and the road helps a car stop.
Lastiklerle yol arasındaki sürtünme arabanın durmasına yardım eder.
- generator/ˈdʒenəreɪtər/
jeneratör, üreteç
A generator turns the movement of a turbine into electrical energy.
Jeneratör, türbinin hareketini elektrik enerjisine dönüştürür.
- gravity/ˈɡrævəti/
yerçekimi, kütleçekimi
Gravity keeps the Moon in orbit around the Earth.
Kütleçekimi Ay'ı Dünya çevresindeki yörüngede tutar.
- lens/lenz/
mercek, lens
A convex lens bends light rays so that they meet at a single point.
Dışbükey bir mercek, ışık ışınlarını tek bir noktada buluşacak şekilde kırar.
- magnetic/mæɡˈnetɪk/
manyetik, mıknatısla ilgili
Iron filings form a pattern that shows the magnetic field around a magnet.
Demir tozu, bir mıknatısın çevresindeki manyetik alanı gösteren bir desen oluşturur.
- mass/mæs/
kütle
An astronaut's mass stays the same on the Moon, but her weight decreases.
Bir astronotun kütlesi Ay'da aynı kalır ama ağırlığı azalır.
- physicist/ˈfɪzɪsɪst/
fizikçi
Physicists study how matter and energy interact.
Fizikçiler madde ile enerjinin nasıl etkileştiğini inceler.
- pulse/pʌls/
darbe, atım (kısa sinyal)
Radar sends out short pulses of radio waves and listens for their echoes.
Radar kısa radyo dalgası darbeleri gönderir ve yankılarını dinler.
- radiation/ˌreɪdiˈeɪʃən/
ışınım, radyasyon
Every warm object gives off infrared radiation.
Her sıcak cisim kızılötesi ışınım yayar.
- rotate/ˈroʊteɪt/
(bir eksen çevresinde) dönmek, döndürmek
The Earth rotates on its axis once a day.
Dünya kendi ekseni çevresinde günde bir kez döner.
- spin/spɪn/
(hızla) dönmek, döndürmek
The Earth spins on its axis from west to east.
Dünya kendi ekseni çevresinde batıdan doğuya döner.
- surroundings/səˈraʊndɪŋz/
çevre, ortam
When people move to a new region, their accent slowly adapts to the new surroundings.
İnsanlar yeni bir bölgeye taşındığında aksanları yavaş yavaş yeni çevreye uyum sağlar.
- swing/swɪŋ/
sallanmak, salınmak
The pendulum swings back and forth at a steady rate.
Sarkaç sabit bir hızla ileri geri salınır.
- transparent/trænsˈperənt/
saydam
Glass is transparent, so visible light passes through it easily.
Cam saydamdır, bu yüzden görünür ışık içinden kolayca geçer.
- upward/ˈʌpwərd/
yukarıya doğru
Warm air moves upward because it is less dense than the air around it.
Sıcak hava çevresindeki havadan daha az yoğun olduğu için yukarıya doğru hareket eder.
- vibrate/ˈvaɪbreɪt/
titreşmek, titretmek
The strings of a guitar vibrate to produce sound.
Gitarın telleri ses üretmek için titreşir.
- vibration/vaɪˈbreɪʃən/
titreşim
Sound travels through air as vibrations of its molecules.
Ses havada moleküllerinin titreşimi olarak yayılır.
- voltage/ˈvoʊltɪdʒ/
gerilim, voltaj
A standard AA battery has a voltage of about 1.5 volts.
Standart bir AA pilin gerilimi yaklaşık 1,5 volttur.
- acceleration/əkˌseləˈreɪʃən/
ivme
Near Earth's surface, the acceleration due to gravity is about 9.8 meters per second squared.
Dünya yüzeyine yakın yerlerde yerçekimi ivmesi yaklaşık 9,8 m/s²'dir.
- alternating/ˈɔːltərneɪtɪŋ/
alternatif (akım), dönüşümlü
Alternating current changes direction many times every second.
Alternatif akım her saniye birçok kez yön değiştirir.
- amplify/ˈæmpləfaɪ/
(sinyal, ses) yükseltmek, güçlendirmek
A transistor can amplify a weak electrical signal.
Bir transistör zayıf bir elektrik sinyalini yükseltebilir.
- coil/kɔɪl/
bobin, sarmal
A coil of copper wire becomes a magnet when current flows through it.
Bakır telden bir bobin, içinden akım geçtiğinde mıknatısa dönüşür.
- collide/kəˈlaɪd/
çarpışmak
When two particles collide, they can exchange energy.
İki parçacık çarpıştığında enerji alışverişi yapabilir.
- deflect/dɪˈflekt/
saptırmak, yönünü değiştirmek
A magnetic field deflects a beam of electrons.
Manyetik alan bir elektron demetini saptırır.
- deplete/dɪˈpliːt/
tüketmek, azaltmak
Growing the same crop every year can deplete the soil of nutrients.
Her yıl aynı ürünü ekmek topraktaki besinleri tüketebilir.
- depletion/dɪˈpliːʃən/
tükenme, azalma
Ozone depletion allows more ultraviolet radiation to reach the ground.
Ozonun incelmesi yere daha fazla morötesi ışınım ulaşmasına yol açar.
- displace/dɪsˈpleɪs/
yerinden etmek, yerini değiştirmek
A floating ship displaces an amount of water whose weight equals its own weight.
Yüzen bir gemi, ağırlığı kendi ağırlığına eşit miktarda suyun yerini değiştirir.
- exert/ɪɡˈzɜːrt/
(kuvvet, basınç) uygulamak
The atmosphere exerts pressure on every surface it touches.
Atmosfer, temas ettiği her yüzeye basınç uygular.
- finite/ˈfaɪnaɪt/
sınırlı, sonlu
Fossil fuels are finite resources that will eventually run out.
Fosil yakıtlar eninde sonunda tükenecek sınırlı kaynaklardır.
- frequency/ˈfriːkwənsi/
frekans
Frequency is measured in hertz, or cycles per second.
Frekans hertz ile, yani saniyedeki devir sayısıyla ölçülür.
- gravitational/ˌɡrævəˈteɪʃənəl/
kütleçekimsel, yerçekimine ilişkin
The gravitational pull of the Moon is the main cause of ocean tides.
Ay'ın kütleçekimi okyanus gelgitlerinin başlıca nedenidir.
- harness/ˈhɑːrnəs/
(enerji, kaynak) yararlanmak, işe koşmak
Wind turbines harness the energy of moving air.
Rüzgâr türbinleri hareket eden havanın enerjisinden yararlanır.
- hydroelectric/ˌhaɪdroʊɪˈlɛktrɪk/
hidroelektrik, suyun gücüyle elektrik üreten
A hydroelectric dam turns the energy of falling water into electricity.
Hidroelektrik baraj, düşen suyun enerjisini elektriğe dönüştürür.
- induce/ɪnˈduːs/
(akım, tepki, değişim) oluşturmak, başlatmak
A moving magnet can induce an electric current in a coil of wire.
Hareket eden bir mıknatıs tel bobinde elektrik akımı oluşturabilir.
- infrared/ˌɪnfrəˈred/
kızılötesi
Humans cannot see infrared light, but they can feel it as heat.
İnsanlar kızılötesi ışığı göremez ama onu ısı olarak hissedebilir.
- insulate/ˈɪnsəleɪt/
yalıtmak
Plastic is used to insulate electrical wires.
Elektrik tellerini yalıtmak için plastik kullanılır.
- kinetic/kɪˈnɛtɪk/
kinetik, hareketle ilgili
A moving car has kinetic energy that turns into heat when the brakes are applied.
Hareket eden bir arabanın kinetik enerjisi, frene basıldığında ısıya dönüşür.
- medium/ˈmiːdiəm/
ortam (dalganın ya da enerjinin yayıldığı madde)
Sound cannot travel through a vacuum because there is no medium to carry it.
Ses boşlukta yayılamaz, çünkü onu taşıyacak bir ortam yoktur.
- mutual/ˈmjuːtʃuəl/
karşılıklı
Trade between the two towns grew because it brought mutual benefit.
İki kasaba arasındaki ticaret karşılıklı yarar sağladığı için büyüdü.
- outward/ˈaʊtwərd/
dışarıya doğru
Ripples spread outward from the point where the stone hit the water.
Halkalar taşın suya çarptığı noktadan dışarıya doğru yayıldı.
- penetrate/ˈpenətreɪt/
içine işlemek, nüfuz etmek, delip geçmek
X-rays penetrate soft tissue more easily than bone.
X ışınları yumuşak dokudan kemiğe göre daha kolay geçer.
- rotation/roʊˈteɪʃən/
dönme, dönüş (eksen çevresinde)
The Earth's rotation causes day and night.
Dünya'nın kendi çevresinde dönmesi gece ve gündüzü oluşturur.
- spectrum/ˈspektrəm/
tayf, spektrum
A glass prism splits white light into a spectrum of colors.
Cam prizma beyaz ışığı renk tayfına ayırır.
- stationary/ˈsteɪʃənɛri/
durağan, hareketsiz, sabit
A stationary object stays at rest unless an outside force acts on it.
Durağan bir cisim, dışarıdan bir kuvvet etki etmedikçe hareketsiz kalır.
- thermal/ˈθɜːrməl/
ısıl, termal, ısıyla ilgili
Metals have high thermal conductivity, so they carry heat away quickly.
Metallerin ısıl iletkenliği yüksektir, bu yüzden ısıyı hızla uzaklaştırırlar.
- transmit/trænsˈmɪt/
iletmek, aktarmak (enerji, sinyal)
Copper wires transmit electricity with very little loss.
Bakır teller elektriği çok az kayıpla iletir.
- turbulence/ˈtɜːrbjələns/
türbülans, çalkantılı akış
The plane shook as it flew through an area of turbulence.
Uçak türbülanslı bir bölgeden geçerken sarsıldı.
- vacuum/ˈvækjuːm/
boşluk, vakum
Sound cannot travel through a vacuum.
Ses boşlukta yayılamaz.
- velocity/vəˈlɑːsəti/
hız (yönüyle birlikte)
Velocity includes both the speed and the direction of motion.
Yönlü hız, hareketin hem süratini hem de yönünü içerir.
- wavelength/ˈweɪvleŋθ/
dalga boyu
Red light has a longer wavelength than blue light.
Kırmızı ışığın dalga boyu mavi ışığınkinden daha uzundur.
Öğretmen misin?
Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.