Deney ve Ölçüm ile ilgili İngilizce kelimeler
80 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.
- account for/əˈkaʊnt fɔːr/
açıklamak, nedenini göstermek
The current theory cannot account for the unusual results.
Mevcut kuram bu olağan dışı sonuçları açıklayamıyor.
- accuracy/ˈækjərəsi/
doğruluk, isabet (ölçümün gerçek değere yakınlığı)
The accuracy of a thermometer should be checked against a known reference.
Bir termometrenin doğruluğu bilinen bir referansla karşılaştırılarak denetlenmelidir.
- approximate/əˈprɑːksɪmət/
yaklaşık, kabaca doğru
The table gives the approximate boiling points of several liquids.
Tablo birkaç sıvının yaklaşık kaynama noktalarını veriyor.
- build up/ˌbɪld ˈʌp/
birikmek, giderek artmak; biriktirmek
Dust builds up on the fan blades and reduces the airflow.
Fan kanatlarında toz birikir ve hava akışını azaltır.
- calculation/ˌkælkjəˈleɪʃən/
hesaplama, hesap
A simple calculation shows how much energy the heater uses each day.
Basit bir hesap, ısıtıcının her gün ne kadar enerji kullandığını gösterir.
- characteristic/ˌkerəktəˈrɪstɪk/
özellik, nitelik
The researchers recorded the basic characteristics of each participant.
Araştırmacılar her katılımcının temel özelliklerini kaydetti.
- comparable/ˈkɑːmpərəbəl/
benzer, denk, karşılaştırılabilir
The new alloy has a strength comparable to that of steel.
Yeni alaşım çeliğinkine denk bir dayanıklılığa sahip.
- considerably/kənˈsɪdərəbli/
önemli ölçüde, epeyce
Recovery times varied considerably between the two groups.
İyileşme süreleri iki grup arasında önemli ölçüde farklılık gösterdi.
- consistent/kənˈsɪstənt/
tutarlı, uyumlu (with: ile uyumlu)
The new measurements are consistent with the predictions of the model.
Yeni ölçümler modelin öngörüleriyle tutarlı.
- continuous/kənˈtɪnjuəs/
sürekli, kesintisiz
The study followed the same families in a continuous survey for twenty years.
Çalışma aynı aileleri yirmi yıl boyunca kesintisiz bir anketle izledi.
- detect/dɪˈtekt/
saptamak, tespit etmek, algılamak
Seismometers can detect very small movements of the ground.
Sismometreler zeminin çok küçük hareketlerini saptayabilir.
- distinct/dɪˈstɪŋkt/
ayrı, farklı
Sociologists distinguish between two distinct types of social bond.
Sosyologlar iki ayrı toplumsal bağ türünü birbirinden ayırır.
- distribution/ˌdɪstrɪˈbjuːʃən/
dağılım
Scientists mapped the distribution of the species across the island.
Bilim insanları türün ada genelindeki dağılımını haritaladı.
- experimental/ɪkˌspɛrɪˈmɛntəl/
deneysel, deneye dayalı
The experimental results agreed closely with the theoretical prediction.
Deneysel sonuçlar kuramsal tahminle büyük ölçüde örtüştü.
- gradual/ˈɡrædʒuəl/
aşamalı, kademeli, yavaş yavaş olan
Erosion is a gradual process that can take thousands of years.
Aşınma, binlerce yıl sürebilen kademeli bir süreçtir.
- horizontal/ˌhɔːrɪˈzɑːntəl/
yatay
A ball rolling on a horizontal surface slowly stops because of friction.
Yatay bir yüzeyde yuvarlanan top sürtünme nedeniyle yavaşça durur.
- infinite/ˈɪnfɪnət/
sonsuz, sınırsız
In geometry, a straight line is infinite in length.
Geometride bir doğru sonsuz uzunluktadır.
- intense/ɪnˈtens/
yoğun, şiddetli, çok güçlü
The intense heat in the Sun's core allows hydrogen nuclei to fuse.
Güneş'in çekirdeğindeki şiddetli ısı, hidrojen çekirdeklerinin kaynaşmasını sağlar.
- locate/ˈloʊkeɪt/
yerini bulmak, yerini saptamak
Bats locate insects by listening to the echoes of their own calls.
Yarasalar kendi seslerinin yankılarını dinleyerek böceklerin yerini bulur.
- massive/ˈmæsɪv/
devasa, çok büyük
A dam holds back a massive volume of water behind it.
Bir baraj arkasında devasa miktarda su tutar.
- mechanism/ˈmekənɪzəm/
işleyiş, mekanizma (süreç)
The exact mechanism by which birds sense magnetic fields is not fully understood.
Kuşların manyetik alanı algılamasını sağlayan işleyiş tam olarak anlaşılmış değil.
- neighboring/ˈneɪbərɪŋ/
komşu, yakındaki, bitişik
Heat from the engine can damage neighboring parts if they are not insulated.
Motordan gelen ısı, yalıtılmamışlarsa yakındaki parçalara zarar verebilir.
- numerous/ˈnuːmərəs/
çok sayıda, pek çok
Numerous experiments have shown that light travels more slowly in water than in air.
Pek çok deney, ışığın suda havadakinden daha yavaş ilerlediğini göstermiştir.
- occupy/ˈɑːkjəpaɪ/
(yer, hacim) kaplamak, doldurmak
A gas expands to occupy the entire volume of its container.
Bir gaz, kabının bütün hacmini kaplayacak şekilde genleşir.
- occur/əˈkɜːr/
meydana gelmek, olmak
Earthquakes occur when stress is suddenly released along a fault.
Depremler, bir fay boyunca gerilim aniden boşaldığında meydana gelir.
- possess/pəˈzɛs/
sahip olmak, (bir özelliği) taşımak
Metals possess high electrical conductivity.
Metaller yüksek elektrik iletkenliğine sahiptir.
- precise/prɪˈsaɪs/
kesin, tam, hassas
Atomic clocks give extremely precise measurements of time.
Atom saatleri zamanı son derece hassas ölçer.
- predictable/prɪˈdɪktəbəl/
öngörülebilir, tahmin edilebilir
Farmers in ancient Egypt depended on the predictable flooding of the Nile.
Antik Mısır'daki çiftçiler Nil'in öngörülebilir taşkınlarına bağımlıydı.
- proceed/prəˈsiːd/
ilerlemek, sürmek, devam etmek
Most chemical reactions proceed faster at higher temperatures.
Çoğu kimyasal tepkime yüksek sıcaklıklarda daha hızlı ilerler.
- proportion/prəˈpɔːrʃən/
oran, pay, kısım
A large proportion of the body's weight is water.
Vücut ağırlığının büyük bir kısmı sudur.
- rapid/ˈræpɪd/
hızlı, çabuk
The nineteenth century saw rapid growth in industrial cities.
On dokuzuncu yüzyılda sanayi kentlerinde hızlı bir büyüme yaşandı.
- regardless/rɪˈɡɑːrdləs/
(regardless of) -e bakılmaksızın, ne olursa olsun
In a vacuum, all objects fall at the same rate regardless of their mass.
Boşlukta bütün cisimler kütlelerine bakılmaksızın aynı hızla düşer.
- relatively/ˈrelətɪvli/
görece, nispeten, oldukça
Copper is relatively cheap and conducts electricity very well.
Bakır görece ucuzdur ve elektriği çok iyi iletir.
- remarkable/rɪˈmɑːrkəbəl/
dikkate değer, olağanüstü
Some bacteria show a remarkable ability to survive extreme heat.
Bazı bakteriler aşırı sıcakta hayatta kalmakta olağanüstü bir yetenek gösterir.
- restrict/rɪˈstrɪkt/
sınırlamak, kısıtlamak
Low temperatures restrict the growth of most bacteria.
Düşük sıcaklıklar çoğu bakterinin üremesini sınırlar.
- slight/slaɪt/
hafif, küçük, az
A slight change in temperature can affect the speed of the reaction.
Sıcaklıktaki hafif bir değişim tepkimenin hızını etkileyebilir.
- substantial/səbˈstænʃəl/
önemli, büyük, kayda değer (miktar)
A substantial part of the city's income came from trade with other ports.
Kentin gelirinin önemli bir kısmı başka limanlarla yapılan ticaretten geliyordu.
- sufficient/səˈfɪʃənt/
yeterli
The body cannot make sufficient insulin in type 1 diabetes.
Tip 1 diyabette vücut yeterli insülin üretemez.
- typically/ˈtɪpɪkli/
genellikle, çoğunlukla
In pre-industrial villages, children typically worked alongside their parents in the fields.
Sanayi öncesi köylerde çocuklar genellikle ebeveynleriyle birlikte tarlada çalışırdı.
- variation/ˌvɛriˈeɪʃən/
değişim, farklılık, dalgalanma
There is a large variation in temperature between day and night in the desert.
Çölde gece ile gündüz arasında büyük bir sıcaklık farkı vardır.
- vary/ˈveri/
değişmek, farklılık göstermek
Air pressure varies with altitude.
Hava basıncı yüksekliğe göre değişir.
- vast/væst/
geniş, muazzam, uçsuz bucaksız
Light from other galaxies crosses vast distances before it reaches us.
Başka galaksilerden gelen ışık bize ulaşmadan önce muazzam uzaklıklar kat eder.
- vertical/ˈvɜːrtɪkəl/
dikey, düşey
A plumb line hangs in a perfectly vertical direction because of gravity.
Çekül, yerçekimi nedeniyle tam düşey doğrultuda asılı durur.
- virtually/ˈvɜːrtʃuəli/
neredeyse, hemen hemen
Before printing, books were so expensive that virtually all were owned by wealthy families or institutions.
Matbaadan önce kitaplar o kadar pahalıydı ki neredeyse hepsi varlıklı ailelerin ya da kurumların elindeydi.
- abrupt/əˈbrʌpt/
ani, birden olan, beklenmedik
The sensor recorded an abrupt drop in air pressure just before the storm.
Sensör, fırtınadan hemen önce hava basıncında ani bir düşüş kaydetti.
- accumulate/əˈkjuːmjəleɪt/
birikmek, yığılmak
Over the centuries, soil and rubbish accumulated on top of the old streets.
Yüzyıllar içinde eski sokakların üzerinde toprak ve çöp birikti.
- adjacent/əˈdʒeɪsənt/
bitişik, yan yana, komşu
In a crystal, each atom is bonded to the atoms adjacent to it.
Bir kristalde her atom kendisine bitişik atomlara bağlıdır.
- apparatus/ˌæpəˈrætəs/
düzenek, aygıt, alet takımı
The students set up the apparatus to measure the speed of sound.
Öğrenciler sesin hızını ölçmek için düzeneği kurdu.
- arguably/ˈɑːrɡjuəbli/
denebilir ki, belki de, gerekçeyle söylenebilir ki
The microscope is arguably the most important tool in the history of biology.
Mikroskop, biyoloji tarihindeki belki de en önemli araçtır.
- breakthrough/ˈbreɪkθruː/
atılım, çığır açan buluş, büyük ilerleme
The discovery of penicillin was a major breakthrough in medicine.
Penisilinin keşfi tıpta büyük bir atılımdı.
- bring about/ˌbrɪŋ əˈbaʊt/
yol açmak, neden olmak, meydana getirmek
Rising temperatures can bring about changes in the timing of plant flowering.
Yükselen sıcaklıklar bitkilerin çiçeklenme zamanında değişikliklere yol açabilir.
- coincide/ˌkoʊɪnˈsaɪd/
çakışmak, aynı zamana denk gelmek
Spring tides coincide with the new moon and the full moon.
Büyük gelgitler yeni ay ve dolunayla aynı zamana denk gelir.
- comparatively/kəmˈperətɪvli/
görece, nispeten
Comparatively little heat passes through a double-glazed window.
Çift camlı bir pencereden görece az ısı geçer.
- comprise/kəmˈpraɪz/
-den oluşmak, içermek
Each water molecule comprises two hydrogen atoms and one oxygen atom.
Her su molekülü iki hidrojen ve bir oksijen atomundan oluşur.
- constitute/ˈkɑːnstɪtuːt/
oluşturmak, meydana getirmek
Hydrogen and helium constitute most of the visible matter in the universe.
Hidrojen ve helyum, evrendeki görünür maddenin çoğunu oluşturur.
- derive/dɪˈraɪv/
-den gelmek, kaynaklanmak (derive from)
Most of the energy on Earth's surface derives from sunlight.
Yeryüzündeki enerjinin çoğu güneş ışığından gelir.
- diminish/dɪˈmɪnɪʃ/
azalmak, azaltmak, zayıflamak
The strength of a radio signal diminishes as it travels away from the source.
Bir radyo sinyalinin gücü kaynaktan uzaklaştıkça azalır.
- exceed/ɪkˈsiːd/
aşmak, geçmek (bir sınırı, miktarı)
When the stress on a rock exceeds its strength, the rock breaks.
Bir kayaçtaki gerilim dayanımını aştığında kayaç kırılır.
- facilitate/fəˈsɪlɪteɪt/
kolaylaştırmak, mümkün kılmak
Enzymes facilitate chemical reactions in the body.
Enzimler vücuttaki kimyasal tepkimeleri kolaylaştırır.
- fluctuate/ˈflʌktʃueɪt/
dalgalanmak, inip çıkmak
Blood sugar levels fluctuate throughout the day.
Kan şekeri düzeyleri gün boyunca dalgalanır.
- fraction/ˈfrækʃən/
küçük bir kısım, çok az bir bölüm
Only a small fraction of the Sun's energy reaches the Earth.
Güneş'in enerjisinin yalnızca çok küçük bir kısmı Dünya'ya ulaşır.
- inevitably/ɪnˈɛvɪtəbli/
kaçınılmaz olarak, ister istemez
Translating a poem inevitably changes some of its meaning.
Bir şiiri çevirmek ister istemez anlamının bir kısmını değiştirir.
- isolate/ˈaɪsəleɪt/
ayırmak, ayrıştırmak (madde, etken)
Biologists isolated the bacterium from a soil sample.
Biyologlar bakteriyi bir toprak örneğinden ayrıştırdı.
- magnitude/ˈmæɡnɪtuːd/
büyüklük; boyut, önem
A vector has both a magnitude and a direction.
Bir vektörün hem büyüklüğü hem yönü vardır.
- negligible/ˈneɡlɪdʒəbəl/
önemsiz, göz ardı edilebilir, ihmal edilebilir
In this simple model, air resistance is treated as negligible.
Bu basit modelde hava direnci ihmal edilebilir kabul edilir.
- originate/əˈrɪdʒəneɪt/
kaynaklanmak, doğmak, ortaya çıkmak
Most earthquakes originate along the boundaries of tectonic plates.
Depremlerin çoğu tektonik levhaların sınırları boyunca doğar.
- phenomenon/fəˈnɑːmənɑːn/
olgu, olay (gözlemlenebilen)
A rainbow is an optical phenomenon caused by the refraction of sunlight in raindrops.
Gökkuşağı, güneş ışığının yağmur damlalarında kırılmasıyla oluşan optik bir olgudur.
- precision/prɪˈsɪʒən/
kesinlik, hassasiyet
Laser cutters can shape metal with remarkable precision.
Lazer kesiciler metale dikkat çekici bir hassasiyetle biçim verebilir.
- predominantly/prɪˈdɑːmɪnəntli/
ağırlıklı olarak, büyük çoğunlukla
The Earth's atmosphere consists predominantly of nitrogen.
Dünya'nın atmosferi ağırlıklı olarak azottan oluşur.
- progressively/prəˈɡrɛsɪvli/
giderek, adım adım, gittikçe
As you climb a mountain, the air becomes progressively thinner.
Bir dağa tırmandıkça hava giderek seyrelir.
- projection/prəˈdʒɛkʃən/
öngörü, tahmin (verilere dayalı)
Climate models provide projections of sea level rise for the next century.
İklim modelleri gelecek yüzyıl için deniz seviyesindeki yükselişe ilişkin öngörüler sunar.
- quantify/ˈkwɑːntɪfaɪ/
nicelemek, sayıyla ölçmek, sayısallaştırmak
The lab uses a spectrometer to quantify the amount of iron in each sample.
Laboratuvar, her örnekteki demir miktarını ölçmek için bir spektrometre kullanır.
- simultaneously/ˌsaɪməlˈteɪniəsli/
aynı anda, eş zamanlı olarak
A multi-core processor can run several tasks simultaneously.
Çok çekirdekli bir işlemci birkaç görevi aynı anda yürütebilir.
- subsequently/ˈsʌbsɪkwəntli/
ardından, daha sonra
The samples were frozen and subsequently analyzed in the laboratory.
Örnekler donduruldu ve ardından laboratuvarda çözümlendi.
- substantially/səbˈstænʃəli/
büyük ölçüde, önemli miktarda
Adding salt substantially lowers the freezing point of water.
Tuz eklemek suyun donma noktasını büyük ölçüde düşürür.
- tentative/ˈtɛntətɪv/
kesinleşmemiş, geçici, ön (sonuç, plan)
The team reached a tentative conclusion and planned more tests to confirm it.
Ekip kesinleşmemiş bir sonuca ulaştı ve bunu doğrulamak için daha fazla test planladı.
- theoretical/ˌθiːəˈrɛtɪkəl/
kuramsal, teorik
The theoretical efficiency of the engine is higher than the value we measured.
Motorun kuramsal verimi ölçtüğümüz değerden daha yüksek.
- uniform/ˈjuːnɪfɔːrm/
düzgün, her yerde eşit, tek tip
The wire must have a uniform thickness along its whole length.
Telin tüm uzunluğu boyunca eşit kalınlıkta olması gerekir.
- variable/ˈvɛriəbəl/
değişken
In this experiment, temperature is the only variable we change.
Bu deneyde değiştirdiğimiz tek değişken sıcaklıktır.
- viable/ˈvaɪəbəl/
uygulanabilir, işe yarar, yaşatılabilir
Solar power has become a viable alternative to coal in many regions.
Güneş enerjisi birçok bölgede kömüre uygulanabilir bir alternatif hâline geldi.
Öğretmen misin?
Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.