Karakter Özellikleri ile ilgili İngilizce kelimeler
89 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.
- friendly/ˈfrendli/
arkadaş canlısı, cana yakın, güler yüzlü
Our new neighbours are very friendly.
Yeni komşularımız çok cana yakın.
- funny/ˈfʌni/
komik, güldürücü
My uncle tells really funny jokes.
Amcam gerçekten komik fıkralar anlatır.
- quiet/ˈkwaɪət/
sessiz, sakin (ses)
Please be quiet. The baby is sleeping.
Lütfen sessiz ol. Bebek uyuyor.
- careful/ˈkerfəl/
dikkatli, özenli
Be careful, the floor is wet.
Dikkat et, yer ıslak.
- cheerful/ˈtʃɪrfəl/
neşeli, güler yüzlü
Mert is a cheerful boy who loves telling jokes.
Mert şaka yapmayı seven neşeli bir çocuk.
- clever/ˈklevər/
zeki, akıllı
Selim is very clever; he can solve hard puzzles quickly.
Selim çok zeki; zor bulmacaları hızla çözebiliyor.
- intelligent/ɪnˈtelɪdʒənt/
zeki, akıllı
Crows are intelligent birds; they can use sticks as tools.
Kargalar zeki kuşlardır; çubukları alet olarak kullanabilirler.
- kind/kaɪnd/
nazik, iyi kalpli, sevecen
My neighbour is very kind to old people.
Komşum yaşlılara karşı çok iyi kalpli.
- neat/niːt/
düzenli, derli toplu, temiz
Elif always keeps her room neat and clean.
Elif odasını her zaman derli toplu ve temiz tutar.
- patient/ˈpeɪʃənt/
hasta (doktora giden kişi)
The doctor sees about twenty patients every day.
Doktor her gün yaklaşık yirmi hastaya bakıyor.
- smart/smɑːrt/
zeki, akıllı
My little brother is really smart; he can count to a hundred in English.
Küçük kardeşim gerçekten zeki; İngilizce yüze kadar sayabiliyor.
- ambitious/æmˈbɪʃəs/
hırslı, büyük hedeflere sahip
She is very ambitious and wants to become a doctor before she turns 30.
Çok hırslı biri ve 30 yaşına gelmeden doktor olmak istiyor.
- arrogant/ˈærəɡənt/
kibirli, kendini beğenmiş, küstah
He came across as arrogant because he constantly interrupted people.
Sürekli sözünü kesmesi yüzünden kibirli biri izlenimi verdi.
- brave/breɪv/
cesur, yiğit, korkusuz
It was brave of her to speak up in front of such a large audience.
Bu kadar büyük bir kalabalığın önünde konuşmak onun için cesaret gerektiriyordu.
- brilliant/ˈbrɪljənt/
çok zeki, parlak; harika
My cousin is a brilliant chess player.
Kuzenim harika bir satranç oyuncusu.
- careless/ˈkerləs/
dikkatsiz, özensiz
I made a careless mistake and wrote 21 instead of 12.
Dikkatsizce bir hata yaptım ve 12 yerine 21 yazdım.
- caring/ˈkerɪŋ/
şefkatli, ilgili, sevecen
Ali is a caring brother; he always helps his little sister with homework.
Ali ilgili bir ağabey; küçük kız kardeşine ödevinde hep yardım eder.
- character/ˈkærəktər/
karakter, (hikâyede, filmde) kişi
The main character of the story is a shy boy from İzmir.
Hikâyenin ana karakteri İzmirli utangaç bir çocuk.
- competitive/kəmˈpetɪtɪv/
rekabetçi, kazanmaya odaklı
She is very competitive and hates losing at anything.
Çok rekabetçi biri ve hiçbir şeyde kaybetmekten nefret eder.
- confidence/ˈkɑːnfɪdəns/
özgüven, kendine güven
Speaking English every day gave me more confidence.
Her gün İngilizce konuşmak bana daha çok özgüven verdi.
- curiosity/ˌkjʊriˈɑːsəti/
merak
Children are full of curiosity about the world.
Çocuklar dünyaya karşı merak doludur.
- curious/ˈkjʊriəs/
meraklı, öğrenmek isteyen
Children are naturally curious and love asking questions.
Çocuklar doğası gereği meraklıdır ve soru sormayı sever.
- easy-going/ˌiːziˈɡoʊɪŋ/
rahat, sakin, geçimli
My dad is easy-going, so he doesn't get angry when I'm late.
Babam rahat biridir, bu yüzden geç kaldığımda kızmaz.
- flexible/ˈfleksɪbəl/
esnek, uyum sağlayabilen, değişime açık
You need to be flexible when working in a team with different personalities.
Farklı kişiliklerden oluşan bir ekipte çalışırken esnek olmanız gerekir.
- forgetful/fərˈɡetfəl/
unutkan
I'm so forgetful that I write everything in a notebook.
O kadar unutkanım ki her şeyi bir deftere yazıyorum.
- generous/ˈdʒenərəs/
cömert, eli açık
My grandmother is very generous with her time.
Büyükannem zamanını cömertçe ayırır.
- gentle/ˈdʒentəl/
nazik, yumuşak, hassas; zarif, hafif
Be gentle with the puppy, it's still very young.
Yavru köpeğe nazik ol; daha çok küçük.
- handy/ˈhændi/
kullanışlı, işe yarar
This small bag is really handy for school trips.
Bu küçük çanta okul gezileri için gerçekten kullanışlı.
- hardworking/ˌhɑːrdˈwɜːrkɪŋ/
çalışkan, azimli, gayretli
She is one of the most hardworking students in the class.
Sınıftaki en çalışkan öğrencilerden biri.
- honest/ˈɑːnɪst/
dürüst
He is an honest man; he always tells the truth.
Dürüst bir adamdır, hep doğruyu söyler.
- honestly/ˈɑːnɪstli/
dürüstçe, açık yüreklilikle
Please answer the questions honestly.
Lütfen soruları dürüstçe cevapla.
- honesty/ˈɑːnəsti/
dürüstlük
I value honesty more than anything in a friend.
Bir arkadaşta dürüstlüğe her şeyden çok değer veririm.
- impulsive/ɪmˈpʌlsɪv/
dürtüsel, anlık kararlar veren, düşünmeden hareket eden
She made an impulsive decision to quit her job without another one lined up.
Başka bir iş bulmadan işten ayrılmak için anlık bir karar verdi.
- independent/ˌɪndɪˈpendənt/
bağımsız, özerk, kendi başına hareket eden
She has always been very independent and prefers to solve problems on her own.
Her zaman çok bağımsız biri olmuştur; sorunları kendi başına çözmeyi tercih eder.
- laid-back/ˌleɪdˈbæk/
sakin, rahat, kafaya takmayan
My older brother is very laid-back; nothing makes him nervous.
Ağabeyim çok rahat biridir; hiçbir şey onu tedirgin etmez.
- lazy/ˈleɪzi/
tembel, üşengeç, çalışmaktan kaçınan
He failed the course because he was too lazy to study.
Çalışmak için çok tembel olduğundan dersi geçemedi.
- modest/ˈmɑːdɪst/
mütevazı, alçakgönüllü; ölçülü, abartısız
Despite winning several awards, she remained modest about her success.
Birçok ödül kazanmasına rağmen başarısı karşısında mütevazı kalmaya devam etti.
- naive/naɪˈiːv/
saf, deneyimsiz, kolayca kandırılabilen
It was naive of me to think that everyone would keep their promise.
Herkesin sözünü tutacağını düşünmek benim saflığımdı.
- optimistic/ˌɑːptɪˈmɪstɪk/
iyimser, olumlu düşünen
Despite the challenges, she remained optimistic about finding a solution.
Zorluklara rağmen bir çözüm bulma konusunda iyimserliğini korudu.
- outgoing/ˈaʊtɡoʊɪŋ/
dışa dönük, girişken, sosyal
Selin is outgoing and makes new friends very easily.
Selin girişkendir ve çok kolay yeni arkadaşlar edinir.
- patience/ˈpeɪʃəns/
sabır
Learning a language takes time and patience.
Dil öğrenmek zaman ve sabır ister.
- patiently/ˈpeɪʃəntli/
sabırla
We waited patiently for the bus in the rain.
Yağmurda otobüsü sabırla bekledik.
- pessimistic/ˌpesɪˈmɪstɪk/
kötümser, olumsuz düşünen
Don't be so pessimistic, there's still a chance we can win.
Bu kadar kötümser olma, hâlâ kazanma şansımız var.
- polite/pəˈlaɪt/
kibar, nazik, görgülü
It's polite to say 'please' and 'thank you' when asking for something.
Bir şey isterken 'lütfen' ve 'teşekkür ederim' demek kibarlıktır.
- punctual/ˈpʌŋktʃuəl/
dakik, vaktinde gelen
Our English teacher is always punctual.
İngilizce öğretmenimiz her zaman dakiktir.
- reckless/ˈrekləs/
pervasız, dikkatsiz, sonuçları düşünmeden hareket eden
Driving at that speed in the rain was reckless and dangerous.
Yağmurda o hızda araba kullanmak pervasız ve tehlikeliydi.
- reliable/rɪˈlaɪəbəl/
güvenilir, tutarlı, sözünde duran
She is one of the most reliable members of our team, she always meets deadlines.
Ekibimizin en güvenilir üyelerinden biri; her zaman son tarihlere uyar.
- rude/ruːd/
kaba, saygısız, görgüsüz
It was rude of him to interrupt the meeting without apologizing.
Özür dilemeden toplantıyı yarıda kesmesi çok kabaydı.
- selfish/ˈselfɪʃ/
bencil, sadece kendi çıkarını düşünen
It's selfish to take the last piece of food without asking if anyone else wants it.
Başka birinin isteyip istemediğini sormadan son parçayı almak bencilliktir.
- sensible/ˈsensɪbəl/
mantıklı, akılcı, makul
It's sensible to save some money each month for emergencies.
Acil durumlar için her ay biraz para biriktirmek mantıklıdır.
- serious/ˈsɪriəs/
ciddi, şakaya gelmeyen; önemli, ağır
She is very serious about her studies and rarely takes a day off.
Derslerine çok ciddi yaklaşır ve nadiren bir gün izin alır.
- sincere/sɪnˈsɪr/
içten, samimi, gerçekten hissedilen
Please accept my sincere apologies for the delay.
Gecikme için içten özürlerimi lütfen kabul edin.
- sociable/ˈsoʊʃəbəl/
sosyal, insanlarla kolay anlaşan, girişken
She is very sociable and makes friends wherever she goes.
Çok sosyal biri; gittiği her yerde arkadaş edinir.
- strength/streŋθ/
güç, kuvvet
He doesn't have the strength to lift that box.
O kutuyu kaldıracak gücü yok.
- strict/strɪkt/
katı, sert, kurallara bağlı
Our teacher is very strict about handing in homework on time.
Öğretmenimiz ödevi zamanında teslim etme konusunda çok katı.
- stubborn/ˈstʌbərn/
inatçı, dik kafalı, ısrarcı
He is so stubborn that he never admits when he is wrong.
O kadar inatçı ki hatalı olduğunda bunu hiç kabul etmez.
- talent/ˈtælənt/
yetenek
She has a real talent for languages.
Dillere gerçek bir yeteneği var.
- thoughtful/ˈθɔːtfəl/
düşünceli, başkalarını gözeten; derin düşünen
It was very thoughtful of you to remember my birthday.
Doğum günümü hatırlaman çok düşünceli bir davranıştı.
- behavior/bɪˈheɪvjər/
davranış, tutum; bir kişinin veya grubun hareket etme biçimi
Aggressive behavior in the classroom disrupts the learning environment for everyone.
Sınıftaki saldırgan davranışlar herkes için öğrenme ortamını sekteye uğratır.
- cautious/ˈkɔːʃəs/
temkinli, ihtiyatlı, dikkatli
Be cautious when you drive on icy roads.
Buzlu yollarda araba kullanırken dikkatli ol.
- creativity/ˌkriːeɪˈtɪvəti/
yaratıcılık
The art teacher encourages creativity in every lesson.
Resim öğretmeni her derste yaratıcılığı teşvik ediyor.
- distort/dɪˈstɔːrt/
çarpıtmak; gerçeği, bir görüntüyü veya sesi bozup yanıltıcı hale getirmek
Depression can distort the way you think about yourself and your future.
Depresyon, kendiniz ve geleceğiniz hakkındaki düşünme biçiminizi çarpıtabilir.
- empathy/ˈempəθi/
empati; başkasının duygularını anlayabilme ve hissedebilme yetisi
Good teachers show empathy towards students who are struggling.
İyi öğretmenler, zorlanan öğrencilere karşı empati gösterir.
- flexibility/ˌfleksəˈbɪləti/
esneklik (plan, iş, tutum)
Working from home gives me more flexibility.
Evden çalışmak bana daha fazla esneklik sağlıyor.
- genuine/ˈdʒenjuɪn/
gerçek, hakiki, sahte olmayan
Is this bag made of genuine leather?
Bu çanta hakiki deriden mi?
- genuinely/ˈdʒenjuɪnli/
gerçekten, içtenlikle, samimi olarak
She was genuinely happy to see her old classmates.
Eski sınıf arkadaşlarını gördüğüne gerçekten sevindi.
- meticulous/məˈtɪkjələs/
titiz, ayrıntılara çok dikkat eden
He is meticulous about details.
Detaylar konusunda çok titiz.
- perfectionist/pərˈfekʃənɪst/
mükemmeliyetçi (kişi)
Deniz is a perfectionist and checks her homework three times before she hands it in.
Deniz mükemmeliyetçidir ve ödevini teslim etmeden önce üç kez kontrol eder.
- pride/praɪd/
gurur, iftihar (olumlu)
Her parents watched her graduation with pride.
Ailesi mezuniyetini gururla izledi.
- reflective/rɪˈflɛktɪv/
düşünceli, düşünceye dalmış, derin düşünen
After the long walk, he was in a reflective mood.
Uzun yürüyüşten sonra düşünceli bir ruh hâlindeydi.
- resilient/rɪˈzɪliənt/
dirençli, zorluklara dayanıklı
Children are remarkably resilient.
Çocuklar şaşırtıcı derecede dirençli.
- stereotype/ˈsteriətaɪp/
klişe, basmakalıp yargı; bir grup hakkındaki genelleştirilmiş ve çoğunlukla yanlış inanç
The stereotype that all teenagers are irresponsible is simply not supported by evidence.
Bütün gençlerin sorumsuz olduğuna dair klişe, kanıtlarla desteklenmiyor.
- supportive/səˈpɔːrtɪv/
destekleyici, destek olan
My parents were very supportive when I changed schools.
Okul değiştirdiğimde ailem bana çok destek oldu.
- thorough/ˈθɜːroʊ/
kapsamlı, eksiksiz, ayrıntılı
The doctor gave me a thorough check-up.
Doktor bana kapsamlı bir muayene yaptı.
- unreliable/ˌʌnrɪˈlaɪəbəl/
güvenilmez, sözüne güvenilmeyen
The old bus is unreliable, so I leave home early.
Eski otobüse güvenilmiyor, bu yüzden evden erken çıkıyorum.
- versatile/ˈvɜːrsətəl/
çok yönlü, birçok işi iyi yapabilen
She is a versatile musician who can play the piano, the guitar and the drums.
Piyano, gitar ve davul çalabilen, çok yönlü bir müzisyendir.
- warmth/wɔːrmθ/
sıcaklık, samimiyet (davranışta)
We were touched by the warmth of their welcome.
Bizi bu kadar sıcak karşılamaları çok duygulandırdı.
- wisdom/ˈwɪzdəm/
bilgelik, sağduyu
My grandmother's wisdom helped me make the right choice.
Anneannemin bilgeliği doğru seçimi yapmama yardım etti.
- authoritative/əˈθɔːrəteɪtɪv/
güvenilir, yetkin, kaynak niteliğinde (bilgi, kitap)
This is the most authoritative book on Ottoman history.
Bu, Osmanlı tarihi üzerine en güvenilir kaynak kitap.
- autonomy/ɔːˈtɑːnəmi/
özerklik, bağımsız karar verme yetkisi (kişi, çalışan)
Teachers want more autonomy in the classroom.
Öğretmenler sınıfta daha fazla özerklik istiyor.
- humility/hjuːˈmɪləti/
alçakgönüllülük, tevazu
Despite her success, she spoke about her work with real humility.
Başarısına rağmen işinden gerçek bir alçakgönüllülükle söz etti.
- integrity/ɪnˈteɡrəti/
dürüstlük, ahlaki sağlamlık
Everyone trusts her because she is a person of great integrity.
Herkes ona güveniyor, çünkü son derece dürüst bir insan.
- introspection/ˌɪntrəˈspekʃən/
iç gözlem, kendi düşünce ve duygularını inceleme
After the failure, a period of introspection helped him understand what had gone wrong.
Başarısızlığın ardından geçirdiği iç gözlem dönemi, neyin yanlış gittiğini anlamasına yardımcı oldu.
- modesty/ˈmɑːdəsti/
alçakgönüllülük, kendini övmeme
With typical modesty, she said the prize belonged to the whole class.
Her zamanki alçakgönüllülüğüyle ödülün bütün sınıfa ait olduğunu söyledi.
- sincerity/sɪnˈserəti/
içtenlik, samimiyet
Nobody doubted the sincerity of her apology.
Kimse özrünün içtenliğinden şüphe etmedi.
- stubbornness/ˈstʌbərnnəs/
inatçılık, dik başlılık
His stubbornness made the argument last for hours.
İnatçılığı tartışmanın saatlerce sürmesine neden oldu.
- temperament/ˈtemprəmənt/
mizaç, huy, yaradılış
My sister has a calm temperament, unlike me.
Kız kardeşim benim aksime sakin bir mizaca sahip.
- virtue/ˈvɜːrtʃuː/
erdem, iyi huy
Patience is a virtue, especially when you teach children.
Sabır bir erdemdir, özellikle çocuklara öğretirken.
- wistful/ˈwɪstfəl/
hüzünle arzulayan, hasret içinde, buruk bir özlemle bakan
She gave a wistful smile when she saw the old house where she had grown up.
Büyüdüğü eski evi görünce buruk bir tebessümle güldü.
Öğretmen misin?
Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.