Ana içeriğe geç

Mekânlar ile ilgili İngilizce kelimeler

84 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.

  • apartment/əˈpɑːrtmənt/

    daire, apartman dairesi

    I live in a small apartment.

    Küçük bir dairede yaşıyorum.

  • bank/bæŋk/

    banka

    I need to go to the bank this afternoon.

    Bu öğleden sonra bankaya gitmem gerek.

  • bookshop/ˈbʊkʃɑːp/

    kitapçı, kitabevi

    I bought this novel at a small bookshop.

    Bu romanı küçük bir kitapçıdan aldım.

  • building/ˈbɪldɪŋ/

    bina, yapı

    Our flat is in a tall building near the sea.

    Dairemiz denize yakın yüksek bir binada.

  • castle/ˈkæsəl/

    kale, şato

    We visited an old castle on our school trip.

    Okul gezimizde eski bir kaleyi ziyaret ettik.

  • center/ˈsentər/

    merkez (bir iş için yapılmış bina)

    We play basketball at the sports center on Saturdays.

    Cumartesi günleri spor merkezinde basketbol oynarız.

  • cinema/ˈsɪnəmə/

    sinema (salonu)

    Let's go to the cinema tonight.

    Bu akşam sinemaya gidelim.

  • city/ˈsɪti/

    şehir, kent

    İstanbul is a very big city.

    İstanbul çok büyük bir şehir.

  • garden/ˈɡɑːrdən/

    bahçe

    The children are playing in the garden.

    Çocuklar bahçede oynuyor.

  • gym/dʒɪm/

    spor salonu

    I go to the gym after work on Mondays and Thursdays.

    Pazartesi ve perşembe günleri işten sonra spor salonuna giderim.

  • home/hoʊm/

    ev (yaşadığın yer, aidiyet hissi)

    I'm going home now.

    Şimdi eve gidiyorum.

  • hospital/ˈhɑːspɪtəl/

    hastane

    She works at a hospital.

    Bir hastanede çalışıyor.

  • house/haʊs/

    ev (bina, yapı olarak)

    They live in a big house.

    Büyük bir evde yaşıyorlar.

  • library/ˈlaɪbrɛri/

    kütüphane

    I study at the library after school.

    Okuldan sonra kütüphanede ders çalışırım.

  • market/ˈmɑːrkɪt/

    pazar, açık pazar; çarşı

    We buy our fruit at the market on Sundays.

    Meyvemizi pazar günleri pazardan alırız.

  • menu/ˈmɛnjuː/

    menü, yemek listesi

    Can I see the menu, please?

    Menüyü görebilir miyim, lütfen?

  • museum/mjuˈziːəm/

    müze

    We visited the museum on Saturday.

    Cumartesi müzeyi gezdik.

  • office/ˈɔːfəs/

    ofis, büro (çalışılan yer)

    I'm going to the office.

    Ofise gidiyorum.

  • park/pɑːrk/

    park

    Let's have a picnic in the park.

    Parkta piknik yapalım.

  • place/pleɪs/

    yer, mekân

    This is a nice place for lunch.

    Burası öğle yemeği için güzel bir yer.

  • restaurant/ˈrɛstərɑːnt/

    restoran, lokanta

    We had dinner at a nice Italian restaurant.

    Güzel bir İtalyan restoranında akşam yemeği yedik.

  • school/skuːl/

    okul

    I go to school every day.

    Her gün okula giderim.

  • shop/ʃɑːp/

    dükkân, mağaza

    Is the shop open on Sunday?

    Dükkân pazar günü açık mı?

  • store/stɔːr/

    mağaza, dükkân

    I'm going to the store to buy some bread.

    Ekmek almak için markete gidiyorum.

  • street/striːt/

    sokak, cadde

    We live on a quiet street near the park.

    Parkın yakınında sakin bir sokakta oturuyoruz.

  • supermarket/ˈsuːpərmɑːrkɪt/

    süpermarket, market

    We do our shopping at the supermarket once a week.

    Haftada bir süpermarkette alışveriş yaparız.

  • town/taʊn/

    kasaba, küçük şehir

    I live in a small town near the sea.

    Deniz kenarında küçük bir kasabada yaşıyorum.

  • zoo/zuː/

    hayvanat bahçesi

    We went to the zoo last Sunday.

    Geçen pazar hayvanat bahçesine gittik.

  • amusement park/əˈmjuːzmənt ˌpɑːrk/

    lunapark, eğlence parkı

    We rode the roller coaster at the amusement park.

    Lunaparkta hız trenine bindik.

  • area/ˈɛriə/

    bölge, semt, yöre

    We live in a quiet area of the city.

    Şehrin sakin bir semtinde oturuyoruz.

  • bakery/ˈbeɪkəri/

    fırın, ekmekçi; pastane

    I buy fresh bread from the bakery every morning.

    Her sabah fırından taze ekmek alırım.

  • bench/bɛntʃ/

    bank, oturak

    We sat on a bench and ate our sandwiches.

    Bir banka oturup sandviçlerimizi yedik.

  • bridge/brɪdʒ/

    köprü

    We walked across the bridge to the old town.

    Köprüden geçip eski şehre yürüdük.

  • build/bɪld/

    inşa etmek, yapmak, kurmak

    They are building a new hospital in our town.

    Kasabamızda yeni bir hastane yapıyorlar.

  • canteen/kænˈtiːn/

    kantin, yemekhane (okulda ya da iş yerinde; İngiliz kullanımı)

    We have lunch in the school canteen.

    Öğle yemeğini okulun yemekhanesinde yiyoruz.

  • central/ˈsɛntrəl/

    merkezî, merkezde olan

    Our hotel was in a central location.

    Otelimiz merkezî bir konumdaydı.

  • clinic/ˈklɪnɪk/

    klinik, poliklinik, sağlık ocağı

    I have an appointment at the clinic at ten.

    Saat onda klinikte randevum var.

  • corner/ˈkɔːrnər/

    köşe (iki sokağın birleştiği yer)

    There's a small bakery on the corner of our street.

    Sokağımızın köşesinde küçük bir fırın var.

  • countryside/ˈkʌntrisaɪd/

    kırsal bölge, kırlar, taşra

    We spend every summer in the countryside near Bursa.

    Her yazı Bursa yakınlarındaki kırsal bölgede geçiriyoruz.

  • crowded/ˈkraʊdɪd/

    kalabalık

    The beach is very crowded in August.

    Plaj ağustosta çok kalabalık olur.

  • department store/dɪˈpɑːrtmənt ˌstɔːr/

    büyük mağaza (çok reyonlu)

    You can buy clothes, toys and furniture in a department store.

    Büyük bir mağazada kıyafet, oyuncak ve mobilya alabilirsin.

  • enter/ˈɛntər/

    girmek (bir yere)

    Please knock before you enter the room.

    Lütfen odaya girmeden önce kapıyı çal.

  • entrance/ˈɛntrəns/

    giriş, giriş kapısı

    Let's meet at the main entrance.

    Ana girişte buluşalım.

  • everywhere/ˈɛvriwɛr/

    her yer(de/e), her tarafta

    I looked everywhere for my keys.

    Anahtarlarımı her yerde aradım.

  • factory/ˈfæktəri/

    fabrika

    My uncle works in a car factory.

    Amcam bir otomobil fabrikasında çalışıyor.

  • gallery/ˈɡæləri/

    (sanat) galeri

    We visited a small art gallery near the harbour.

    Limanın yakınındaki küçük bir sanat galerisini gezdik.

  • hall/hɔːl/

    salon (toplantı, konser, etkinlik için büyük oda ya da bina)

    The school hall was full of parents for the end-of-year show.

    Okul salonu yıl sonu gösterisi için velilerle doluydu.

  • hometown/ˈhoʊmtaʊn/

    memleket, doğup büyüdüğü yer

    My hometown is a small town near the sea.

    Memleketim denize yakın küçük bir kasaba.

  • indoor/ˈɪndɔːr/

    kapalı alanda yapılan, kapalı (salon, havuz)

    Our school has an indoor swimming pool.

    Okulumuzun kapalı bir yüzme havuzu var.

  • mall/mɔːl/

    alışveriş merkezi, AVM

    Let's meet at the mall after school.

    Okuldan sonra AVM'de buluşalım.

  • nearby/ˌnɪrˈbaɪ/

    yakında, yakınlarda

    My grandmother lives nearby.

    Babaannem yakınlarda oturuyor.

  • neighborhood/ˈneɪbərhʊd/

    mahalle, semt

    Our neighborhood has a small park and a bakery.

    Mahallemizde küçük bir park ve bir fırın var.

  • palace/ˈpæləs/

    saray

    We visited Topkapı Palace on our school trip.

    Okul gezimizde Topkapı Sarayı'nı ziyaret ettik.

  • peaceful/ˈpiːsfəl/

    huzurlu, sakin

    The village is very peaceful in the evening.

    Köy akşamları çok huzurlu olur.

  • pharmacy/ˈfɑːrməsi/

    eczane

    I need to go to the pharmacy to pick up my prescription.

    Reçetemi almak için eczaneye gitmem gerekiyor.

  • pool/puːl/

    havuz, yüzme havuzu

    Our hotel has a big pool in the garden.

    Otelimizin bahçesinde büyük bir havuz var.

  • post/poʊst/

    posta (mektup ve paketler)

    Has the post arrived yet?

    Posta geldi mi?

  • seaside/ˈsiːsaɪd/

    deniz kenarı, sahil

    We spend every summer at the seaside.

    Her yazı deniz kenarında geçiriyoruz.

  • section/ˈsɛkʃən/

    bölüm, kısım; (mağazada) reyon

    The milk is in the dairy section.

    Süt, süt ürünleri reyonunda.

  • somewhere/ˈsʌmwɛr/

    bir yer(de/e)

    I left my glasses somewhere in the house.

    Gözlüğümü evde bir yerde unuttum.

  • tower/ˈtaʊər/

    kule

    We climbed to the top of the tower.

    Kulenin tepesine çıktık.

  • atmosphere/ˈætməsfɪr/

    ortam, hava, atmosfer (bir yerin)

    The café has a warm and friendly atmosphere.

    Kafenin sıcak ve samimi bir havası var.

  • corridor/ˈkɔːrɪdər/

    koridor

    The bathroom is at the end of the corridor.

    Banyo koridorun sonunda.

  • courtyard/ˈkɔːrtjɑːrd/

    avlu, iç bahçe

    The old inn has a courtyard with a fountain.

    Eski hanın çeşmeli bir avlusu var.

  • district/ˈdɪstrɪkt/

    semt, bölge; ilçe

    Kadıköy is a lively district on the Asian side of Istanbul.

    Kadıköy, İstanbul'un Anadolu yakasında hareketli bir semttir.

  • downtown/ˌdaʊnˈtaʊn/

    şehir merkezi, çarşı

    Downtown is very busy on Saturdays.

    Şehir merkezi cumartesileri çok kalabalık.

  • entry/ˈɛntri/

    kayıt, madde (günlük, sözlük, liste)

    I write a short diary entry every evening.

    Her akşam günlüğüme kısa bir kayıt yazıyorum.

  • laboratory/ˈlæbrətɔːri/

    laboratuvar

    Our school has a new chemistry laboratory.

    Okulumuzun yeni bir kimya laboratuvarı var.

  • lighthouse/ˈlaɪthaʊs/

    deniz feneri

    We walked along the coast to the old lighthouse.

    Kıyı boyunca eski deniz fenerine yürüdük.

  • located/ˈloʊkeɪtɪd/

    bulunan, yer alan (be located: bulunmak)

    Our school is located near the city park.

    Okulumuz şehir parkının yakınında bulunuyor.

  • monument/ˈmɑːnjəmənt/

    anıt

    Tourists take photos in front of the monument.

    Turistler anıtın önünde fotoğraf çekiyor.

  • pavement/ˈpeɪvmənt/

    kaldırım

    Please walk on the pavement, not in the street.

    Lütfen yolda değil, kaldırımda yürü.

  • railing/ˈreɪlɪŋ/

    korkuluk, parmaklık

    Hold the railing when you go down the stairs.

    Merdivenden inerken korkuluğa tutun.

  • site/saɪt/

    internet sitesi

    You can buy the tickets on the museum's site.

    Biletleri müzenin sitesinden alabilirsin.

  • spot/spɑːt/

    yer, nokta

    This is a nice spot for a picnic.

    Burası piknik için güzel bir yer.

  • warehouse/ˈwɛrhaʊs/

    depo, ambar

    The online shop sends orders from a warehouse near the airport.

    Çevrim içi mağaza siparişleri havalimanı yakınındaki bir depodan gönderiyor.

  • chapel/ˈtʃæpəl/

    şapel, küçük kilise

    There is a small stone chapel at the top of the hill.

    Tepenin üstünde küçük, taş bir şapel var.

  • depot/ˈdiːpoʊ/

    depo, ambar; (otobüs, tren) garaj

    The buses return to the depot at midnight.

    Otobüsler gece yarısı garaja dönüyor.

  • governorship/ˈgʌvərnərʃɪp/

    valilik (kurum ve bina; valinin görevi)

    We walked past the governorship building on our way to the museum.

    Müzeye giderken valilik binasının önünden geçtik.

  • mill/mɪl/

    değirmen

    The old water mill by the river is now a small museum.

    Nehrin kenarındaki eski su değirmeni artık küçük bir müze.

  • observatory/əbˈzɜːrvətɔːri/

    gözlemevi, rasathane

    Our class visited the observatory on a clear night.

    Sınıfımız açık bir gecede gözlemevini ziyaret etti.

  • venue/ˈvenjuː/

    mekân, etkinlik yeri

    The venue for the wedding is a hotel by the lake.

    Düğünün yapılacağı yer göl kenarındaki bir otel.

  • registry/ˈredʒɪstri/

    sicil dairesi, kayıt dairesi; nüfus müdürlüğü

    They got married at the registry office.

    Belediyede resmî nikâhla evlendiler.

  • foundry/ˈfaʊndri/

    dökümhane (metal eritilip kalıba dökülen yer)

    My grandfather worked in an iron foundry for forty years.

    Dedem kırk yıl bir demir dökümhanesinde çalıştı.

Bu kelimeleri vodid'de eşleştirerek çalışKayıt olmadan bir eşleştirme seti çöz. Unuttuğun kelime, tekrar zamanı gelince yeniden karşına çıkar.Kayıt olmadan dene

Öğretmen misin?

Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.

Benzer listeler