Para ve Fiyat ile ilgili İngilizce kelimeler
84 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.
- bank/bæŋk/
banka
I need to go to the bank this afternoon.
Bu öğleden sonra bankaya gitmem gerek.
- buy/baɪ/
satın almak, almak
I need to buy some milk on the way home.
Eve giderken biraz süt almam lazım.
- card/kɑːrd/
(banka, kimlik, ulaşım) kart
Can I pay by card?
Kartla ödeyebilir miyim?
- cheap/tʃiːp/
ucuz
The bus is cheap, but the taxi is expensive.
Otobüs ucuz ama taksi pahalı.
- expensive/ɪkˈspensɪv/
pahalı
This restaurant is very expensive.
Bu restoran çok pahalı.
- free/friː/
ücretsiz, bedava
Entry to the museum is free on Mondays.
Müzeye giriş pazartesileri ücretsiz.
- sell/sɛl/
satmak
This shop sells fresh fruit and vegetables.
Bu dükkân taze meyve ve sebze satıyor.
- afford/əˈfɔːrd/
maddi gücü yetmek, bütçeye uygun olmak
I can't afford a new laptop right now.
Şu an yeni bir dizüstü bilgisayar alamam (param yetmez).
- bargain/ˈbɑːrɡɪn/
ucuz mal, iyi fırsat; pazarlık
These shoes were only $15, what a bargain!
Bu ayakkabılar sadece 15 dolar, ne kadar ucuz!
- bill/bɪl/
fatura; hesap (restoranda)
Can we have the bill, please?
Hesabı alabilir miyiz, lütfen?
- borrow/ˈbɑːroʊ/
ödünç almak, borç almak
Can I borrow your pen for a minute?
Kalemini bir dakikalığına ödünç alabilir miyim?
- budget/ˈbʌdʒɪt/
bütçe (harcanabilecek para miktarı)
My budget for the trip is €500.
Gezi için bütçem 500 avro.
- cash/kæʃ/
nakit (para)
Do you pay by cash or by card?
Nakit mi kart mı ödüyorsunuz?
- coin/kɔɪn/
madeni para, bozuk para
I need some coins for the parking machine.
Otopark makinesi için biraz bozuk paraya ihtiyacım var.
- cost/kɔːst/
... tutmak, maliyeti olmak
How much does it cost?
Ne kadar tutar?
- discount/ˈdɪskaʊnt/
indirim
Do you offer a student discount?
Öğrenci indirimi var mı?
- earn/ɜːrn/
kazanmak (para, çalışarak)
How much do you earn a month?
Ayda ne kadar kazanıyorsun?
- extra/ˈekstrə/
ek, fazladan, ilave
Bring an extra jacket in case it gets cold.
Hava soğursa diye fazladan bir ceket getir.
- gold/ɡoʊld/
altın
Her ring is made of gold.
Yüzüğü altından yapılmış.
- interest/ˈɪntrəst/
ilgi, merak; ilgi alanı
He has a great interest in old cars.
Eski arabalara büyük ilgisi var.
- lend/lɛnd/
ödünç vermek, borç vermek
Can you lend me your bike tomorrow?
Yarın bana bisikletini ödünç verebilir misin?
- own/oʊn/
sahip olmak, -in sahibi olmak
Selin's family owns a small bakery in Bursa.
Selin'in ailesinin Bursa'da küçük bir fırını var.
- pay/peɪ/
ödemek
I paid for the tickets online.
Biletlerin ücretini online ödedim.
- poor/pʊr/
fakir, yoksul
His family was poor when he was a child.
O çocukken ailesi fakirdi.
- price/praɪs/
fiyat (etiket fiyatı, talep edilen tutar)
What's the price of this jacket?
Bu cekettin fiyatı ne kadar?
- receipt/rɪˈsiːt/
fiş, makbuz
Keep your receipt in case you need to return the item.
Ürünü iade etmek istersen diye fişi sakla.
- refund/ˈriːfʌnd/
para iadesi, geri ödeme
I asked for a refund because the jacket was damaged.
Ceket hasarlı olduğu için para iadesi istedim.
- rent/rɛnt/
kiralamak
We rented a car to explore the countryside.
Kırsal bölgeyi gezmek için bir araba kiraladık.
- rich/rɪtʃ/
zengin, varlıklı
He became rich after he started his own company.
Kendi şirketini kurduktan sonra zengin oldu.
- sale/seɪl/
satış (bir ürünün satılma eylemi veya süreci)
The sale of the house took three months.
Evin satışı üç ay sürdü.
- save/seɪv/
para biriktirmek, tasarruf etmek
I'm saving up for a new phone.
Yeni bir telefon için para biriktiriyorum.
- scholarship/ˈskɑːlərʃɪp/
burs (eğitim için maddi destek)
She won a full scholarship to study at Oxford.
Oxford'da okumak için tam burs kazandı.
- silver/ˈsɪlvər/
gümüş
This bracelet is made of silver.
Bu bilezik gümüşten yapılmış.
- spend/spɛnd/
harcamak (para)
I spent €80 on shoes last week.
Geçen hafta ayakkabıya 80 avro harcadım.
- wallet/ˈwɑːlɪt/
cüzdan
I left my wallet at home.
Cüzdanımı evde unuttum.
- account/əˈkaʊnt/
hesap (banka)
I want to open a savings account for my daughter.
Kızım için bir birikim hesabı açmak istiyorum.
- accountant/əˈkaʊntənt/
muhasebeci, mali müşavir
My mother is an accountant at a large company in Izmir.
Annem İzmir'de büyük bir şirkette muhasebeci.
- amount/əˈmaʊnt/
miktar, tutar
Add a small amount of salt to the soup.
Çorbaya az miktarda tuz ekle.
- aside/əˈsaɪd/
bir kenara, kenara (ayırmak, koymak)
I put some money aside for the holiday.
Tatil için bir kenara biraz para koydum.
- balance/ˈbæləns/
denge
She lost her balance on the wet stairs.
Islak merdivenlerde dengesini kaybetti.
- bonus/ˈboʊnəs/
ikramiye, prim
All the staff got a bonus at the end of the year.
Bütün çalışanlar yıl sonunda ikramiye aldı.
- charge/tʃɑːrdʒ/
şarj etmek
I need to charge my phone before we leave.
Çıkmadan önce telefonumu şarj etmem gerekiyor.
- credit/ˈkrɛdɪt/
kredi, veresiye (sonra ödemek üzere)
Can I pay with a credit card?
Kredi kartıyla ödeyebilir miyim?
- deal/diːl/
fırsat, uygun fiyat; anlaşma
Two pizzas for the price of one is a great deal.
Bir fiyatına iki pizza çok iyi bir fırsat.
- deposit/dɪˈpɑːzɪt/
depozito, kapora, ön ödeme
We paid one month's rent as a deposit.
Depozito olarak bir aylık kira ödedik.
- donate/ˈdoʊneɪt/
bağışlamak, bağışta bulunmak
We donated our old clothes to a local charity.
Eski kıyafetlerimizi yerel bir yardım kuruluşuna bağışladık.
- donation/doʊˈneɪʃən/
bağış
The animal shelter depends on donations.
Hayvan barınağı bağışlarla ayakta duruyor.
- exchange/ɪksˈtʃeɪndʒ/
değiş tokuş etmek, karşılıklı vermek; takas etmek
We exchanged phone numbers before the trip ended.
Gezi bitmeden telefon numaralarımızı değiş tokuş ettik.
- fee/fiː/
ücret, harç
The museum has a small entrance fee.
Müzenin küçük bir giriş ücreti var.
- financial/faɪˈnænʃəl/
mali, parasal, finansal
The family had financial problems after he lost his job.
O işini kaybettikten sonra ailenin maddi sorunları oldu.
- income/ˈɪnkʌm/
gelir, kazanç
Their monthly income is not enough to buy a house.
Aylık gelirleri ev almaya yetmiyor.
- limit/ˈlɪmɪt/
sınır, limit, üst sınır
The speed limit here is 50 kilometres an hour.
Burada hız sınırı saatte 50 kilometre.
- loan/loʊn/
kredi, borç (para)
They took out a loan to buy a house.
Ev almak için kredi çektiler.
- loss/lɔːs/
kayıp, kaybetme
The loss of his job was a shock to the family.
İşini kaybetmesi aile için bir şok oldu.
- payment/ˈpeɪmənt/
ödeme
We accept payment by card or cash.
Kartla ya da nakit ödeme kabul ediyoruz.
- raise/reɪz/
yükseltmek, artırmak (fiyat, ücret)
The café raised its prices again this month.
Kafe bu ay yine fiyatlarını artırdı.
- rate/reɪt/
oran; kur, ücret (birim başına)
The exchange rate is better at the bank today.
Döviz kuru bugün bankada daha iyi.
- reasonable/ˈriːzənəbəl/
makul, uygun (fiyat)
The food was good and the prices were reasonable.
Yemekler iyiydi ve fiyatlar makuldü.
- split/splɪt/
bölüşmek, paylaşmak (para, iş)
Let's split the bill.
Hesabı bölüşelim.
- sum/sʌm/
miktar (para), meblağ
They paid a large sum for the old house.
Eski ev için büyük bir para ödediler.
- till/tɪl/
kasa (mağaza, market)
Please pay at the till.
Lütfen kasada ödeyin.
- tip/tɪp/
ipucu, faydalı öneri
Can you give me some tips for the exam?
Sınav için bana birkaç ipucu verebilir misin?
- transfer/ˈtrænsfɜːr/
havale, para transferi
I sent the money by bank transfer.
Parayı banka havalesiyle gönderdim.
- value/ˈvæljuː/
değer, kıymet (parasal)
The value of the house has doubled in ten years.
Evin değeri on yılda iki katına çıktı.
- worth/wɜːrθ/
değerinde, eden
This old watch is worth a lot of money.
Bu eski saat çok para eder.
- auction/ˈɔːkʃən/
açık artırma, mezat
The old painting was sold at auction for a high price.
Eski tablo açık artırmada yüksek bir fiyata satıldı.
- debt/dɛt/
borç
He is working two jobs to pay off his debts.
Borçlarını kapatmak için iki işte çalışıyor.
- estimate/ˈɛstɪmət/
tahmin (sayı, miktar)
At a rough estimate, about two hundred people came to the concert.
Kabaca bir tahminle konsere iki yüz kişi kadar geldi.
- expense/ɪkˈspɛns/
masraf, gider
Rent is our biggest monthly expense.
Kira en büyük aylık giderimiz.
- fund/fʌnd/
fon, belli bir amaç için ayrılan para; (çoğulda) para, kaynak
The school started a fund to buy new computers.
Okul yeni bilgisayarlar almak için bir fon başlattı.
- grant/ɡrænt/
hibe, (geri ödenmeyen) destek parası; burs
She got a grant to study music in Vienna.
Viyana'da müzik okumak için bir hibe aldı.
- inherit/ɪnˈherɪt/
miras almak, mirasa konmak
She inherited a small house from her grandmother.
Büyükannesinden küçük bir ev miras kaldı.
- invoice/ˈɪnvɔɪs/
fatura (iş, hizmet için kesilen)
The designer sent me an invoice for the logo.
Tasarımcı logo için bana fatura gönderdi.
- joint/dʒɔɪnt/
ortak, müşterek
My parents have a joint bank account.
Annemle babamın ortak bir banka hesabı var.
- purchase/ˈpɜːrtʃəs/
satın alma; satın alınan şey
A new laptop is a big purchase for a student.
Yeni bir dizüstü bilgisayar bir öğrenci için büyük bir alışveriştir.
- withdraw/wɪðˈdrɔː/
(para) çekmek
I need to withdraw some cash before the trip.
Yolculuktan önce biraz nakit çekmem lazım.
- inheritance/ɪnˈherɪtəns/
miras (ölen birinden kalan para ya da mal)
She used her inheritance to buy a small flat.
Mirasıyla küçük bir daire aldı.
- insurer/ɪnˈʃʊrər/
sigortacı, sigorta şirketi
Our insurer paid for the broken window.
Sigorta şirketimiz kırık camın parasını ödedi.
- levy/ˈlevi/
vergi, harç, resmî kesinti
The city introduced a small levy on plastic bags.
Şehir, plastik poşetlere küçük bir vergi getirdi.
- monetary/ˈmɑːnəteri/
parasal, para ile ilgili
The central bank changed its monetary policy to fight inflation.
Merkez bankası enflasyonla mücadele etmek için para politikasını değiştirdi.
- shortfall/ˈʃɔːrtfɔːl/
açık, eksik (gereken ile olan arasındaki fark)
The club faces a shortfall of fifty thousand lira this year.
Kulübün bu yıl elli bin liralık bir açığı var.
- tariff/ˈtærɪf/
gümrük vergisi
The new tariffs made imported cars much more expensive.
Yeni gümrük vergileri ithal arabaları çok daha pahalı hâle getirdi.
- valuation/ˌvæljuˈeɪʃən/
değerleme, değer biçme; biçilen değer
The bank asked for a valuation of the house before the loan.
Banka krediden önce evin değerlemesini istedi.
- withdrawal/wɪðˈdrɔːəl/
para çekme
I made a cash withdrawal at the airport.
Havaalanında nakit para çektim.
Öğretmen misin?
Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.