Toplum ve Çevre ile ilgili İngilizce kelimeler
97 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.
- environment/ɪnˈvaɪrənmənt/
çevre, doğa
We must protect the environment for our children.
Çocuklarımız için çevreyi korumalıyız.
- pollution/pəˈluːʃən/
kirlilik
The air pollution in winter makes it hard to breathe.
Kışın hava kirliliği nefes almayı zorlaştırıyor.
- smoke/smoʊk/
duman
There was smoke coming from the kitchen window.
Mutfak penceresinden duman çıkıyordu.
- access/ˈækses/
erişim, ulaşma imkânı
All students have access to the library online.
Bütün öğrencilerin kütüphaneye internetten erişimi var.
- ban/bæn/
yasaklamak
The city banned cars from the old town centre.
Şehir eski şehir merkezine araç girişini yasakladı.
- bias/ˈbaɪəs/
önyargı, taraflılık, yanlı tutum
The report was criticized for showing a bias towards one political party.
Rapor, bir siyasi partiye karşı taraflı olduğu gerekçesiyle eleştirildi.
- charity/ˈtʃærɪti/
yardım kuruluşu; bağış, hayırseverlik
She donates a portion of her salary to charity every month.
Her ay maaşının bir kısmını hayır kurumlarına bağışlar.
- citizen/ˈsɪtɪzən/
vatandaş
Every citizen has the right to vote in a democracy.
Her vatandaşın demokraside oy kullanma hakkı vardır.
- collapse/kəˈlæps/
çökmek, yıkılmak, başarısız olmak
The bridge collapsed after years of neglect.
Köprü yıllarca ihmal edildikten sonra çöktü.
- culture/ˈkʌltʃər/
kültür (bir toplumun paylaştığı değerler, gelenekler, sanat)
Living abroad gave her a better understanding of different cultures.
Yurt dışında yaşamak ona farklı kültürleri daha iyi anlamasını sağladı.
- debate/dɪˈbeɪt/
tartışma, münazara, görüş alışverişi
There is ongoing debate about the best way to reduce pollution.
Kirliliği azaltmanın en iyi yolu konusunda süregelen bir tartışma var.
- democracy/dɪˈmɑːkrəsi/
demokrasi
Freedom of speech is a fundamental value in a democracy.
İfade özgürlüğü, demokraside temel bir değerdir.
- disaster/dɪˈzɑːstər/
felaket, afet
The earthquake was one of the worst natural disasters in the country's history.
Deprem, ülke tarihinin en ağır doğal afetlerinden biriydi.
- eco-friendly/ˌiːkoʊ ˈfrɛndli/
çevre dostu
My mom tries to buy eco-friendly shampoo.
Annem çevre dostu şampuan almaya çalışır.
- emerge/ɪˈmɜːdʒ/
ortaya çıkmak, belirmek, gün yüzüne çıkmak
A clear winner emerged after several hours of counting.
Saatler süren sayımın ardından açık bir galip ortaya çıktı.
- endangered/ɪnˈdeɪndʒərd/
nesli tehlikede, soyu tükenme tehlikesinde
Sea turtles are endangered, so we must protect their beaches.
Deniz kaplumbağalarının nesli tehlikede, bu yüzden plajlarını korumalıyız.
- equality/ɪˈkwɑːlɪti/
eşitlik
The movement fought for equality between men and women in the workplace.
Hareket, işyerinde kadınlar ve erkekler arasındaki eşitlik için mücadele etti.
- evolve/ɪˈvɑːlv/
evrimleşmek, zamanla gelişmek/değişmek
The English language has evolved significantly over the centuries.
İngilizce yüzyıllar içinde önemli ölçüde evrildi.
- extinct/ɪkˈstɪŋkt/
soyu tükenmiş, nesli tükenmiş
The dodo became extinct hundreds of years ago.
Dodo kuşunun soyu yüzlerce yıl önce tükendi.
- fossil fuel/ˈfɑːsəl fjuːəl/
fosil yakıt
Coal, oil and natural gas are fossil fuels.
Kömür, petrol ve doğal gaz fosil yakıtlardır.
- generation/ˌdʒenəˈreɪʃən/
kuşak, nesil
Each generation faces its own set of challenges.
Her kuşak kendine özgü zorluklarla yüzleşmek durumundadır.
- global warming/ˌgloʊbəl ˈwɔːrmɪŋ/
küresel ısınma
Global warming is making our summers hotter every year.
Küresel ısınma yazlarımızı her yıl daha sıcak hâle getiriyor.
- growth/ɡroʊθ/
büyüme, gelişme, artış
The country has seen rapid economic growth over the past decade.
Ülke son on yılda hızlı bir ekonomik büyüme yaşadı.
- immigration/ˌɪmɪˈɡreɪʃən/
göç (başka bir ülkeye yerleşmek amacıyla gidiş)
Immigration has increased significantly in recent decades.
Son on yıllarda göç önemli ölçüde artmıştır.
- issue/ˈɪʃuː/
konu, mesele, sorun
Traffic is a big issue in Istanbul.
Trafik İstanbul'da büyük bir sorun.
- media/ˈmiːdiə/
medya (haberler ve bilgiyi aktaran kanalların tümü)
The media played an important role in reporting the election results.
Medya, seçim sonuçlarının aktarılmasında önemli bir rol oynadı.
- movement/ˈmuːvmənt/
hareket, kıpırtı
I saw a sudden movement in the bushes.
Çalıların arasında ani bir kıpırtı gördüm.
- population/ˌpɑːpjəˈleɪʃən/
nüfus
The population of our town is about twenty thousand.
Kasabamızın nüfusu yaklaşık yirmi bin.
- poverty/ˈpɑːvərti/
yoksulluk, fakirlik
Millions of people around the world live in poverty.
Dünya genelinde milyonlarca insan yoksulluk içinde yaşamaktadır.
- recycle/ˌriːˈsaɪkəl/
geri dönüştürmek
We should recycle paper, glass, and plastic whenever possible.
Mümkün olan her durumda kağıt, cam ve plastiği geri dönüştürmeliyiz.
- reduce/rɪˈdjuːs/
azaltmak, düşürmek
We need to reduce the amount of plastic we use every day.
Her gün kullandığımız plastik miktarını azaltmamız gerekiyor.
- reform/rɪˈfɔːm/
reform etmek, ıslah etmek, değiştirip iyileştirmek
The government plans to reform the education system next year.
Hükümet gelecek yıl eğitim sistemini reform etmeyi planlıyor.
- reusable/riˈjuːzəbəl/
tekrar kullanılabilir, yeniden kullanılabilir
I take a reusable water bottle to school every day.
Her gün okula tekrar kullanılabilir bir su şişesi götürüyorum.
- reuse/ˌriːˈjuːz/
yeniden kullanmak, tekrar kullanmak
You can reuse glass jars to store food.
Cam kavanozları yiyecek saklamak için yeniden kullanabilirsin.
- rural/ˈrʊrəl/
kırsal, köy veya taşra ile ilgili
Many rural communities depend on farming for their income.
Pek çok kırsal topluluk geçimini tarıma bağlıdır.
- shift/ʃɪft/
kaymak, değişmek, yön değiştirmek
Public opinion has shifted in favour of stricter environmental laws.
Kamuoyu daha katı çevre yasaları lehine kaymıştır.
- society/səˈsaɪəti/
toplum
Teachers play an important role in society.
Öğretmenler toplumda önemli bir rol oynar.
- solar/ˈsoʊlər/
güneşe ait, güneş (enerjisi, paneli vb.)
Our school has solar panels on the roof.
Okulumuzun çatısında güneş panelleri var.
- sustainable/səˈsteɪnəbəl/
sürdürülebilir (çevreye zarar vermeden devam ettirilebilen)
The company is investing in sustainable energy sources such as solar power.
Şirket, güneş enerjisi gibi sürdürülebilir enerji kaynaklarına yatırım yapıyor.
- threaten/ˈθretən/
tehdit etmek, tehlikeye sokmak
Plastic waste threatens sea animals all over the world.
Plastik atıklar dünyanın her yerinde deniz hayvanlarını tehdit ediyor.
- tradition/trəˈdɪʃən/
gelenek, adet
It is a tradition in our family to gather for dinner every Sunday.
Her Pazar akşamı yemek için bir araya gelmek ailemizin geleneğidir.
- transform/trænsˈfɔːm/
dönüştürmek, köklü biçimde değiştirmek
Technology has transformed the way we work and learn.
Teknoloji çalışma ve öğrenme biçimimizi kökten değiştirdi.
- urban/ˈɜːrbən/
kentsel, şehirle ilgili
Urban areas tend to have better public transport than rural regions.
Kentsel bölgeler, kırsal bölgelere kıyasla genellikle daha iyi toplu taşımaya sahiptir.
- wind turbine/ˈwɪnd tɜːrbaɪn/
rüzgâr türbini
There are many wind turbines on the island of Bozcaada.
Bozcaada'da çok sayıda rüzgâr türbini var.
- accessible/əkˈsɛsəbəl/
erişilebilir, ulaşılabilir; engelliler dahil herkesin girip kullanabileceği
The new library is accessible to people in wheelchairs.
Yeni kütüphane tekerlekli sandalye kullananlar için erişilebilir.
- awareness/əˈwɛrnəs/
farkındalık, bilinç
The campaign aims to raise awareness about plastic in the sea.
Kampanya denizdeki plastik konusunda farkındalık yaratmayı amaçlıyor.
- boundary/ˈbaʊndri/
sınır (iki alan arasındaki çizgi)
The river forms the boundary between the two villages.
Nehir iki köy arasındaki sınırı oluşturuyor.
- campaign/kæmˈpeɪn/
kampanya (belirli bir amaca ulaşmak için yürütülen örgütlü faaliyet)
The senator launched an election campaign promising tax cuts and job creation.
Senatör, vergi indirimi ve iş yaratma vaadi vererek seçim kampanyasını başlattı.
- carbon footprint/ˌkɑːrbən ˈfʊtprɪnt/
karbon ayak izi
Taking the bus instead of the car reduces your carbon footprint.
Araba yerine otobüse binmek karbon ayak izini azaltır.
- conservation/ˌkɑːnsərˈveɪʃən/
koruma, muhafaza (doğal kaynakların veya türlerin korunması)
Wildlife conservation efforts have helped some endangered species recover.
Vahşi yaşam koruma çabaları bazı nesli tehlikede olan türlerin toparlanmasına yardımcı oldu.
- consume/kənˈsuːm/
tüketmek, harcamak (enerji, zaman, kaynak)
Old fridges consume a lot of electricity.
Eski buzdolapları çok elektrik tüketir.
- consumption/kənˈsʌmpʃən/
tüketim (mal, hizmet veya kaynakların kullanımı)
Reducing energy consumption is essential for fighting climate change.
Enerji tüketimini azaltmak, iklim değişikliğiyle mücadelede kritik öneme sahiptir.
- contamination/kənˌtæmɪˈneɪʃən/
kirlenme, kontaminasyon (zararlı madde karışmasıyla bozulma)
Chemical contamination of the river made it unsafe for drinking and swimming.
Nehrin kimyasal maddelerle kirlenmesi, nehri içme ve yüzme için güvensiz hale getirdi.
- corruption/kəˈrʌpʃən/
yolsuzluk, rüşvet (gücün dürüst olmayan ya da yasadışı biçimde kullanılması)
The government launched an investigation into corruption within the police force.
Hükümet, polis teşkilatı içindeki yolsuzlukları soruşturmak üzere bir inceleme başlattı.
- deficit/ˈdefɪsɪt/
açık, bütçe açığı (harcamaların geliri aştığı durum veya miktar)
The government announced a budget deficit of thirty billion dollars.
Hükümet, otuz milyar dolarlık bütçe açığı olduğunu açıkladı.
- deforestation/diˌfɔːrəˈsteɪʃən/
ormansızlaşma, ormanların yok edilmesi
Deforestation destroys the homes of many animals.
Ormansızlaşma birçok hayvanın yaşam alanını yok ediyor.
- drought/draʊt/
kuraklık (uzun süreli yağış eksikliği)
The region experienced its worst drought in 50 years, devastating crops.
Bölge 50 yılın en ağır kuraklığını yaşadı ve tarım ürünleri büyük zarar gördü.
- emission/ɪˈmɪʃən/
emisyon, salınım (havaya bırakılan gaz veya kirletici)
Carbon dioxide emissions from vehicles are a major cause of climate change.
Araçlardan kaynaklanan karbondioksit emisyonları iklim değişikliğinin başlıca nedenlerinden biridir.
- ethics/ˈɛθɪks/
etik, ahlak ilkeleri
Journalists must follow a strict code of ethics.
Gazeteciler katı bir etik kurallar bütününe uymak zorunda.
- export/ˈekspɔːrt/
ihracat; ihraç ürünü (yurt dışına satılan mal ya da hizmet)
Oil is one of the country's most valuable exports.
Petrol, ülkenin en değerli ihracat ürünlerinden biridir.
- fiscal/ˈfɪskəl/
mali, maliye ile ilgili (özellikle devlet gelir ve giderleri)
The government introduced a series of fiscal measures to reduce the deficit.
Hükümet, açığı azaltmak için bir dizi mali tedbir aldı.
- foundation/faʊnˈdeɪʃən/
vakıf
The foundation gives scholarships to students from small villages.
Vakıf küçük köylerden gelen öğrencilere burs veriyor.
- impact/ˈɪmpækt/
etki, tesir
Social media has a big impact on young people.
Sosyal medyanın gençler üzerinde büyük bir etkisi var.
- import/ˈɪmpɔːrt/
ithalat; ithal ürün (yurt dışından satın alınan mal ya da hizmet)
The country relies on imports to meet its energy needs.
Ülke, enerji ihtiyacını karşılamak için ithalata dayanıyor.
- individual/ˌɪndɪˈvɪdʒuəl/
birey, kişi
Every individual has the right to privacy.
Her bireyin özel hayat hakkı vardır.
- inflation/ɪnˈfleɪʃən/
enflasyon (fiyatların genel düzeyinin sürekli artması)
High inflation has made everyday goods more expensive for ordinary families.
Yüksek enflasyon, sıradan aileler için günlük ürünleri daha pahalı hale getirdi.
- institution/ˌɪnstɪˈtuːʃən/
kurum, kuruluş (toplumun işleyişini düzenleyen köklü yapı ya da örgüt)
Democratic institutions such as courts and parliaments must remain independent.
Mahkemeler ve parlamentolar gibi demokratik kurumların bağımsızlığı korunmalıdır.
- lack/læk/
eksiklik, yokluk, yetersizlik
Lack of sleep makes it hard to concentrate.
Uykusuzluk konsantre olmayı zorlaştırır.
- migration/maɪˈɡreɪʃən/
göç (insanların)
Migration from villages to big cities grew in the 1960s.
1960'larda köylerden büyük şehirlere göç arttı.
- policy/ˈpɑːləsi/
politika, yöntem (bir kurum veya hükümetin benimsediği resmi plan ya da ilke)
The government announced a new housing policy to address the shortage of affordable homes.
Hükümet, uygun fiyatlı konut açığını gidermek amacıyla yeni bir konut politikası açıkladı.
- recession/rɪˈseʃən/
durgunluk, resesyon (ekonomik faaliyetlerin belirgin biçimde azaldığı dönem)
The country entered a recession after the financial crisis of 2008.
Ülke, 2008 finansal krizinin ardından resesyona girdi.
- regulate/ˈreɡjəleɪt/
düzenlemek, denetlemek (kural veya yasa aracılığıyla kontrol altına almak)
The financial sector is regulated by an independent government body.
Finans sektörü, bağımsız bir hükümet kuruluşu tarafından denetlenmektedir.
- renewable/rɪˈnjuːəbəl/
yenilenebilir (doğal süreçlerle kendini yenileyebilen)
Renewable energy sources such as wind and solar are replacing coal in many countries.
Rüzgar ve güneş gibi yenilenebilir enerji kaynakları pek çok ülkede kömürün yerini alıyor.
- strike/straɪk/
grev yapmak
The bus drivers are striking for better pay.
Otobüs şoförleri daha iyi ücret için grev yapıyor.
- subsidy/ˈsʌbsɪdi/
sübvansiyon, devlet desteği (hükümetin bir sektöre veya bireye verdiği mali yardım)
The government provides subsidies to farmers to keep food prices stable.
Hükümet, gıda fiyatlarını istikrarlı tutmak için çiftçilere sübvansiyon sağlıyor.
- surplus/ˈsɜːrpləs/
fazla, artık; bütçe fazlası (gelirin harcamayı aştığı miktar)
The country recorded a trade surplus for the first time in a decade.
Ülke, on yılda ilk kez ticaret fazlası kaydetti.
- survivor/sərˈvaɪvər/
hayatta kalan, kurtulan kişi
Rescue teams worked all night to find survivors after the avalanche.
Kurtarma ekipleri çığdan sonra hayatta kalanları bulmak için bütün gece çalıştı.
- affluent/ˈæfluənt/
varlıklı, müreffeh (maddi açıdan rahat veya zengin)
Children from affluent families tend to have greater access to educational resources.
Varlıklı ailelerden gelen çocuklar genellikle eğitim kaynaklarına daha kolay erişebilmektedir.
- cohesion/koʊˈhiːʒən/
uyum, bütünleşme (bir grubun veya toplumun sıkı sıkıya birlikte durması; parçaların bir arada tutunması)
High levels of inequality are often associated with a breakdown in social cohesion.
Yüksek düzeyde eşitsizlik çoğunlukla toplumsal uyumun bozulmasıyla ilişkilendirilir.
- demographic/ˌdeməˈɡræfɪk/
demografik grup, nüfus dilimi (yaş, cinsiyet, gelir gibi özelliklere göre tanımlanan insan grubu)
The campaign is targeting the 18-35 demographic, which is most active on social media.
Kampanya, sosyal medyada en aktif kesim olan 18-35 demografisini hedefliyor.
- destitute/ˈdestɪtuːt/
yoksul, muhtaç (temel ihtiyaçlarını karşılayacak hiçbir kaynağı olmayan)
The floods left thousands of families destitute, with no homes or savings.
Seller binlerce aileyi evsiz ve parasız bırakarak derin bir yoksulluğa sürükledi.
- disparity/dɪˈspærɪti/
eşitsizlik, uçurum (iki şey arasındaki belirgin fark veya dengesizlik)
There is a significant disparity between the wages of men and women in many industries.
Pek çok sektörde erkek ve kadın ücretleri arasında önemli bir uçurum bulunmaktadır.
- inequality/ˌɪnɪˈkwɑːlɪti/
eşitsizlik (fırsatlara, kaynaklara veya muameleye erişimdeki adaletsiz fark)
Growing income inequality is one of the most pressing challenges facing modern societies.
Artan gelir eşitsizliği, modern toplumların karşı karşıya olduğu en acil sorunlardan biridir.
- infrastructure/ˈɪnfrəstrʌktʃər/
altyapı
The town needs better infrastructure before more people move in.
Kasabanın daha çok insan taşınmadan önce daha iyi bir altyapıya ihtiyacı var.
- inhabit/ɪnˈhæbɪt/
-de yaşamak, (bir yeri) mesken edinmek
Few people inhabit the mountain villages in winter.
Kışın dağ köylerinde az kişi yaşıyor.
- marginalize/ˈmɑːrdʒɪnəlaɪz/
dışlamak, marjinalleştirmek (bir kişiyi veya grubu toplumun dışında bırakmak ya da önemsiz kılmak)
Economic policies that marginalize low-income communities deepen long-term poverty.
Düşük gelirli toplulukları dışlayan ekonomik politikalar uzun vadeli yoksulluğu derinleştiriyor.
- mobility/moʊˈbɪlɪti/
hareketlilik, sosyal mobilite (bireyin toplumsal veya ekonomik statüsünü değiştirebilme kapasitesi)
Social mobility has declined in many countries as wealth becomes more concentrated at the top.
Servetin giderek üst kesimlerde yoğunlaşmasıyla birlikte pek çok ülkede sosyal mobilite geriledi.
- oppression/əˈpreʃən/
baskı, zulüm (bir grup üzerinde haksız ve güçlü bir otorite tarafından uygulanan sistematik kısıtlama)
Centuries of colonial oppression left lasting damage to the economic structures of many nations.
Yüzyıllarca süren sömürgeci baskı, pek çok ulusun ekonomik yapılarına kalıcı hasar bıraktı.
- overfishing/ˌoʊvərˈfɪʃɪŋ/
aşırı avlanma (balık)
Overfishing has made some kinds of fish very rare.
Aşırı avlanma bazı balık türlerini çok nadir hâle getirdi.
- prevail/prɪˈveɪl/
hâkim olmak, yaygın olmak, geçerli olmak
A calm atmosphere prevailed in the classroom during the exam.
Sınav sırasında sınıfa sakin bir hava hâkimdi.
- privilege/ˈprɪvɪlɪdʒ/
ayrıcalık (belirli bir gruba tanınan, diğerlerine verilmeyen özel hak veya avantaj)
Access to quality healthcare should be a right, not a privilege.
Kaliteli sağlık hizmetlerine erişim bir hak olmalı, ayrıcalık değil.
- solidarity/ˌsɑːlɪˈdærɪti/
dayanışma (ortak çıkar veya hedef etrafında grubun birlik içinde birbirini desteklemesi)
Workers showed solidarity by refusing to cross the picket line.
İşçiler, grev hattını geçmeyi reddederek dayanışmalarını gösterdi.
- stratification/ˌstrætɪfɪˈkeɪʃən/
tabakalanma, katmanlaşma (toplumun güç, servet veya statü açısından hiyerarşik katmanlara bölünmesi)
Social stratification determines not only income but also life expectancy and health outcomes.
Sosyal tabakalanma yalnızca geliri değil, yaşam beklentisini ve sağlık sonuçlarını da belirler.
- emancipation/ɪˌmænsɪˈpeɪʃən/
özgürleşme, kurtuluş (kişi veya grubun yasal, siyasi ya da sosyal kısıtlamalardan kurtarılması)
The Emancipation Proclamation of 1863 declared the freedom of enslaved people in Confederate states.
1863 tarihli Özgürleşme Bildirisi, Konfederasyon eyaletlerindeki köle insanların özgürlüğünü ilan etti.
- pluralism/ˈplʊərəlɪzəm/
çoğulculuk (bir toplumda farklı siyasi partilerin, dinlerin, kültürlerin veya görüşlerin bir arada var olabilmesi ve bunun değerli görülmesi)
Cultural pluralism enriches society by allowing diverse traditions to coexist without assimilation pressure.
Kültürel çoğulculuk, farklı geleneklerin asimilasyon baskısı olmaksızın bir arada var olmasına izin vererek toplumu zenginleştirir.
- xenophobia/ˌzenəˈfoʊbiə/
yabancı düşmanlığı, zenofobi (yabancılara veya farklı kültürlerden insanlara karşı duyulan yoğun korku ya da nefret)
The rise of xenophobia across Europe has been linked to economic anxiety and political polarization.
Avrupa genelinde yükselen yabancı düşmanlığı, ekonomik kaygılar ve siyasi kutuplaşmayla ilişkilendirilmektedir.
- zeitgeist/ˈzaɪtɡaɪst/
dönemin ruhu, çağın havası (belirli bir tarihsel döneme özgü hâkim düşünce, inanç ve kültürel iklim)
The novel perfectly captured the zeitgeist of the 1960s, its idealism, its contradictions, its restless energy.
Roman, 1960'ların dönemin ruhunu, idealizmini, çelişkilerini, huzursuz enerjisini, mükemmel biçimde yansıttı.
Öğretmen misin?
Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.