Anlatım ve İfade ile ilgili İngilizce kelimeler
56 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.
- clear/klɪr/
anlaşılır, net, açık
The instructions were short and clear.
Talimatlar kısa ve netti.
- definition/ˌdefəˈnɪʃən/
tanım
Look up the definition of this word in the dictionary.
Bu kelimenin tanımına sözlükten bak.
- detail/ˈdiːteɪl/
ayrıntı, detay
Can you give me more details about the trip?
Bana gezi hakkında daha fazla ayrıntı verebilir misin?
- express/ɪkˈspres/
ifade etmek, dile getirmek
It's hard to express my feelings in English.
Duygularımı İngilizce ifade etmek zor.
- formal/ˈfɔːrməl/
resmî (dil, üslup, ortam)
Use formal language when you write to a company.
Bir şirkete yazarken resmî dil kullan.
- informal/ɪnˈfɔːrməl/
gayriresmî, samimi (dil, üslup)
Use informal language when you write to a friend.
Bir arkadaşına yazarken samimi bir dil kullan.
- phrase/freɪz/
ifade, deyiş, söz öbeği
'Break a leg' is a phrase that means 'good luck'.
'Break a leg' 'iyi şanslar' anlamına gelen bir ifadedir.
- speech/spiːtʃ/
konuşma, nutuk, söylev (topluluğa)
Ayşe gave a short speech at her sister's wedding.
Ayşe kız kardeşinin düğününde kısa bir konuşma yaptı.
- ambiguous/æmˈbɪɡjuəs/
çift anlamlı, ikircikli, birden fazla şekilde yorumlanabilir
The phrase is ambiguous, it could mean either freedom or responsibility.
İfade çift anlamlı, hem özgürlük hem de sorumluluk anlamına gelebilir.
- articulate/ɑːrˈtɪkjəleɪt/
(düşünce/duygu) açıkça ifade etmek
Can you articulate your concerns?
Endişelerini açıkça ifade edebilir misin?
- brief/briːf/
kısa, kısa süreli; öz
We had a brief meeting before lunch.
Öğle yemeğinden önce kısa bir toplantı yaptık.
- coherent/koʊˈhɪrənt/
tutarlı, anlaşılır, mantıksal olarak birbirine bağlı
Her essay was well-structured and coherent throughout.
Makalesi baştan sona iyi yapılandırılmış ve tutarlıydı.
- concise/kənˈsaɪs/
özlü, kısa ve öz, gereksiz söz içermeyen
Academic writing should be concise, avoid unnecessary repetition.
Akademik yazı özlü olmalıdır, gereksiz tekrardan kaçının.
- convey/kənˈveɪ/
iletmek, aktarmak, ifade etmek
The photograph conveys a powerful sense of loss.
Fotoğraf, güçlü bir kayıp duygusunu yansıtıyor.
- explicit/ɪkˈsplɪsɪt/
açık, net, doğrudan belirtilmiş; sarih
The contract includes explicit instructions about payment deadlines.
Sözleşme, ödeme tarihleri hakkında açık talimatlar içeriyor.
- highlight/ˈhaɪlaɪt/
en önemli an, en güzel kısım
The highlight of our trip was the boat tour.
Gezimizin en güzel kısmı tekne turuydu.
- imply/ɪmˈplaɪ/
ima etmek, üstü kapalı söylemek; gerektirmek, çıkarımına yol açmak
Are you implying that I was wrong?
Yanılmış olduğumu mu ima ediyorsunuz?
- nuance/ˈnjuːɑːns/
nüans, ince ayrım, anlam farkı
A good translator must capture every nuance of the original text.
İyi bir çevirmen, orijinal metnin her nüansını yakalamak zorundadır.
- tone/toʊn/
ses tonu, konuşma tavrı
Don't speak to me in that tone!
Benimle o ses tonuyla konuşma!
- vague/veɪɡ/
belirsiz, muğlak, net olmayan
The guidelines were too vague to be of any practical use.
Yönergeler pratik açıdan işe yaramayacak kadar muğlaktı.
- ambiguity/ˌæmbɪˈɡjuːəti/
belirsizlik, muğlaklık, birden çok anlama gelme
The ambiguity in the email caused a lot of confusion.
E-postadaki muğlaklık büyük bir kafa karışıklığına yol açtı.
- clarification/ˌklærəfɪˈkeɪʃən/
açıklama, netleştirme
Could I ask for some clarification on the homework?
Ödevle ilgili biraz açıklama isteyebilir miyim?
- coherence/koʊˈhɪrəns/
tutarlılık, bütünlük (düşünce, metin)
Your essay has good ideas, but it lacks coherence.
Kompozisyonunda iyi fikirler var ama tutarlılıktan yoksun.
- colloquial/kəˈloʊkwiəl/
günlük konuşma diline ait
'Gonna' is a colloquial form of 'going to'.
'Gonna', 'going to'nun konuşma dilindeki biçimidir.
- commentary/ˈkɑːmənˌtɛri/
yorum, değerlendirme (yazılı ya da sözlü)
The newspaper published a sharp commentary on the new tax.
Gazete yeni vergi hakkında sert bir yorum yayımladı.
- disclose/dɪsˈkloʊz/
açıklamak, ifşa etmek (gizli bilgiyi)
The company refused to disclose how much it paid for the land.
Şirket arazi için ne kadar ödediğini açıklamayı reddetti.
- disclosure/dɪsˈkloʊʒər/
açıklama, ifşa, bilgi verme
The disclosure of the report caused a lot of anger.
Raporun açıklanması büyük öfkeye yol açtı.
- distortion/dɪˈstɔːrʃən/
çarpıtma, saptırma (gerçek, bilgi)
The article was a complete distortion of what I had said.
Makale, söylediklerimi tamamen çarpıtıyordu.
- eloquent/ˈɛləkwənt/
güzel ve etkili konuşan ya da yazan; akıcı, belagatli
She delivered an eloquent speech that moved the entire audience.
Tüm izleyiciyi etkileyen belagatli bir konuşma yaptı.
- emphatic/ɪmˈfætɪk/
kesin, açık ve güçlü (ifade); vurgulu
Her answer was an emphatic 'no'.
Cevabı kesin bir 'hayır'dı.
- explanatory/ɪkˈsplænəˌtɔːri/
açıklayıcı
The form comes with explanatory notes for each question.
Formda her soru için açıklayıcı notlar var.
- explicitly/ɪkˈsplɪsɪtli/
açıkça, açık açık
The rules explicitly say that phones are not allowed in the exam.
Kurallar sınavda telefonun yasak olduğunu açıkça belirtiyor.
- idiom/ˈɪdiəm/
deyim; sözcük anlamlarından çıkarılamayan, kendine özgü anlamı olan kalıp ifade
"Break a leg" is an English idiom meaning "good luck".
"Break a leg" (bacağını kır), "iyi şanslar" anlamına gelen bir İngilizce deyimdir.
- impersonal/ɪmˈpɜːrsənəl/
soğuk, kişisel ilgiden yoksun
The hotel was clean but rather cold and impersonal.
Otel temizdi ama oldukça soğuk ve ruhsuzdu.
- implicit/ɪmˈplɪsɪt/
örtük, üstü kapalı, dolaylı olarak anlaşılan
There was an implicit criticism in his comment.
Yorumunda üstü kapalı bir eleştiri vardı.
- incoherent/ˌɪnkoʊˈhɪrənt/
tutarsız, anlaşılmaz, birbirini tutmayan
His argument was incoherent and full of contradictions.
Savı tutarsızdı ve çelişkilerle doluydu.
- jargon/ˈdʒɑːrɡən/
jargon; belirli bir meslek ya da gruba özgü, dışarıdakilerin anlamakta güçlük çektiği özel terimler
The legal document was full of jargon that most clients couldn't understand.
Hukuki belge, çoğu müşterinin anlayamadığı jargonla doluydu.
- literal/ˈlɪtərəl/
gerçek, temel (anlam); mecaz olmayan
The literal meaning of 'break a leg' is very different from what it means.
'Break a leg' ifadesinin gerçek anlamı, kastedilenden çok farklıdır.
- overstate/ˌoʊvərˈsteɪt/
abartmak, olduğundan büyük göstermek
I think the newspaper overstated the danger of the storm.
Bence gazete fırtınanın tehlikesini abarttı.
- plainly/ˈpleɪnli/
açıkça, apaçık, besbelli
He was plainly tired after the long journey.
Uzun yolculuktan sonra besbelli yorgundu.
- pragmatic/præɡˈmætɪk/
pragmatik, pratik; sonuçlara odaklanan, ideoloji yerine pratikliği ön plana alan
A pragmatic approach to the problem focuses on what actually works.
Soruna pragmatik bir yaklaşım, gerçekte neyin işe yaradığına odaklanır.
- reframe/riːˈfreɪm/
yeniden çerçevelemek, başka bir açıdan ele almak
Try to reframe the failure as a chance to learn.
Başarısızlığı öğrenme fırsatı olarak yeniden çerçevelemeye çalış.
- render/ˈrendər/
(bir duruma) sokmak, kılmak, hâle getirmek
The heavy rain rendered the road impossible to use.
Şiddetli yağmur yolu kullanılmaz hâle getirdi.
- rhetorical/rɪˈtɔːrɪkəl/
retorik, söz sanatıyla ilgili; cevap beklemeyen (soru)
'Who doesn't love holidays?' is a rhetorical question.
'Tatili kim sevmez ki?' retorik bir sorudur.
- subtle/ˈsʌtəl/
ince, belli belirsiz, kolay fark edilmeyen
There is a subtle difference between these two words.
Bu iki kelime arasında ince bir fark var.
- succinct/səkˈsɪŋkt/
kısa ve öz, özlü, gereksiz söz içermeyen
Her succinct summary captured the entire argument in three sentences.
Özlü özeti tüm argümanı üç cümlede özetledi.
- transparency/trænsˈpɛrənsi/
şeffaflık, açıklık (kurum, karar)
Citizens are demanding more transparency from local government.
Vatandaşlar yerel yönetimden daha fazla şeffaflık istiyor.
- unambiguous/ˌʌnæmˈbɪɡjuəs/
açık, net, tek anlamlı
The instructions were short and unambiguous.
Talimatlar kısa ve netti.
- vagueness/ˈveɪɡnəs/
belirsizlik, bulanıklık, netlik eksikliği
The vagueness of his answer made me suspicious.
Cevabının belirsizliği beni şüphelendirdi.
- verbose/vɜːrˈboʊs/
gereksiz yere fazla kelime kullanan, laf kalabalığı yapan, uzun soluklu
His report was verbose and could have been half the length.
Raporu laf doluydu ve yarı uzunlukta olabilirdi.
- allude to/əˈluːd tuː/
ima etmek, dolaylı olarak değinmek
In her speech, she alluded to the problems of the past year.
Konuşmasında geçen yılın sorunlarına dolaylı olarak değindi.
- articulation/ɑːrˌtɪkjəˈleɪʃən/
(düşünceyi) dile getirme, açıkça ifade etme
The report is a clear articulation of the school's main goals.
Rapor, okulun ana hedeflerinin açık bir ifadesi.
- equivocal/ɪˈkwɪvəkəl/
muğlak, iki anlamlı, kaçamak
The minister gave an equivocal answer to a simple question.
Bakan basit bir soruya kaçamak bir cevap verdi.
- immediacy/ɪˈmiːdiəsi/
dolaysızlık, canlılık, insanı içine çeken yakınlık
Live radio has an immediacy that recorded shows lack.
Canlı radyoda, kayıtlı programlarda olmayan bir canlılık var.
- opacity/oʊˈpæsəti/
anlaşılmazlık, kapalılık (metin, sistem)
Many people complain about the opacity of tax rules.
Pek çok kişi vergi kurallarının anlaşılmazlığından yakınıyor.
- restatement/riːˈsteɪtmənt/
yeniden ifade etme, başka sözlerle tekrar
The conclusion should not be a simple restatement of the introduction.
Sonuç bölümü girişin basit bir tekrarı olmamalı.
Öğretmen misin?
Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.