Dil ve Üslup ile ilgili İngilizce kelimeler
47 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.
- collocation/ˌkɑːləˈkeɪʃən/
eşdizim, birlikte kullanılan sözcük öbeği
'Make a mistake' is a common collocation in English.
'Make a mistake' İngilizcede yaygın bir eşdizimdir.
- informal/ɪnˈfɔːrməl/
gayriresmî, samimi (dil, üslup)
Use informal language when you write to a friend.
Bir arkadaşına yazarken samimi bir dil kullan.
- dialect/ˈdaɪəlɛkt/
lehçe, ağız
My grandmother speaks the local dialect of the Black Sea region.
Babaannem Karadeniz bölgesinin yerel ağzıyla konuşuyor.
- albeit/ɔːlˈbiːɪt/
-se de, gerçi, her ne kadar … olsa da
The plan worked, albeit more slowly than we hoped.
Plan işe yaradı, gerçi umduğumuzdan daha yavaş.
- colloquial/kəˈloʊkwiəl/
günlük konuşma diline ait
'Gonna' is a colloquial form of 'going to'.
'Gonna', 'going to'nun konuşma dilindeki biçimidir.
- connotation/ˌkɑːnəˈteɪʃən/
çağrışım; bir kelimenin sözlük dışı duygusal ya da kültürel çağrışımı
The word 'slim' has positive connotations, while 'skinny' can sound negative.
'Slim' (ince) kelimesinin olumlu çağrışımları varken 'skinny' olumsuz gelebilir.
- discourse/ˈdɪskɔːrs/
söylem; belirli bir konuya ya da topluma özgü yazılı/sözlü dil kullanımı; tartışma, diyalog
Political discourse has become increasingly polarized in recent years.
Son yıllarda siyasi söylem giderek daha kutuplaşmış hale geldi.
- eloquent/ˈɛləkwənt/
güzel ve etkili konuşan ya da yazan; akıcı, belagatli
She delivered an eloquent speech that moved the entire audience.
Tüm izleyiciyi etkileyen belagatli bir konuşma yaptı.
- idiom/ˈɪdiəm/
deyim; sözcük anlamlarından çıkarılamayan, kendine özgü anlamı olan kalıp ifade
"Break a leg" is an English idiom meaning "good luck".
"Break a leg" (bacağını kır), "iyi şanslar" anlamına gelen bir İngilizce deyimdir.
- jargon/ˈdʒɑːrɡən/
jargon; belirli bir meslek ya da gruba özgü, dışarıdakilerin anlamakta güçlük çektiği özel terimler
The legal document was full of jargon that most clients couldn't understand.
Hukuki belge, çoğu müşterinin anlayamadığı jargonla doluydu.
- lexical/ˈlɛksɪkəl/
sözcüksel, sözlüksel; kelimeler ya da kelime dağarcığıyla ilgili
Learners at C1 level are expected to have a wide lexical range.
C1 düzeyindeki öğrencilerin geniş bir sözcük dağarcığına sahip olması beklenir.
- literal/ˈlɪtərəl/
gerçek, temel (anlam); mecaz olmayan
The literal meaning of 'break a leg' is very different from what it means.
'Break a leg' ifadesinin gerçek anlamı, kastedilenden çok farklıdır.
- metaphor/ˈmɛtəfɔːr/
metafor, eğretileme; bir şeyi başka bir şeymiş gibi anlatan söz sanatı
Life is a journey, this is one of the most common metaphors in English.
Hayat bir yolculuktur, bu İngilizce'deki en yaygın metaforlardan biridir.
- metaphorical/ˌmɛtəˈfɔːrɪkəl/
mecazi, eğretilemeli
When he said 'I'm drowning in work', he was being metaphorical.
'İşte boğuluyorum' derken mecazi konuşuyordu.
- notwithstanding/ˌnɑːtwɪθˈstændɪŋ/
-e rağmen, -e karşın
Notwithstanding the bad weather, the event was a success.
Kötü havaya rağmen etkinlik başarılı geçti.
- pragmatic/præɡˈmætɪk/
pragmatik, pratik; sonuçlara odaklanan, ideoloji yerine pratikliği ön plana alan
A pragmatic approach to the problem focuses on what actually works.
Soruna pragmatik bir yaklaşım, gerçekte neyin işe yaradığına odaklanır.
- prose/proʊz/
düzyazı; şiir olmayan, günlük cümle yapısına sahip yazı biçimi
Her prose is remarkably clear for such a complex subject.
Bu denli karmaşık bir konu için düzyazı üslubu olağanüstü açık.
- semantic/sɪˈmæntɪk/
anlamsal, semantik; kelimelerin anlam ve yorumuyla ilgili
There is a subtle semantic difference between 'house' and 'home'.
'House' ve 'home' arasında ince bir anlamsal fark vardır.
- succinct/səkˈsɪŋkt/
kısa ve öz, özlü, gereksiz söz içermeyen
Her succinct summary captured the entire argument in three sentences.
Özlü özeti tüm argümanı üç cümlede özetledi.
- syntax/ˈsɪntæks/
söz dizimi; kelimelerin bir cümle içinde düzenlenme kuralları bütünü
The student's vocabulary was strong, but her syntax was often confused.
Öğrencinin kelime dağarcığı güçlüydü, ancak söz dizimi sık sık karışıktı.
- verbose/vɜːrˈboʊs/
gereksiz yere fazla kelime kullanan, laf kalabalığı yapan, uzun soluklu
His report was verbose and could have been half the length.
Raporu laf doluydu ve yarı uzunlukta olabilirdi.
- allegory/ˈæləɡɔːri/
alegori; yüzeysel bir hikayenin altında daha derin ahlaki, siyasi ya da felsefi bir anlam taşıyan edebi ya da sanatsal eser
Orwell's Animal Farm is a political allegory in which farm animals represent the figures of the Russian Revolution.
Orwell'ın Hayvan Çiftliği, çiftlik hayvanlarının Rus Devrimi'nin figürlerini temsil ettiği siyasi bir alegoredir.
- allusion/əˈluːʒən/
imge gönderme, atıf; başka bir esere, olaya ya da kişiye doğrudan belirtmeksizin yapılan dolaylı gönderme
The title 'The Sound and the Fury' is an allusion to Macbeth's famous speech about the meaninglessness of life.
'Ses ve Öfke' başlığı, Macbeth'in hayatın anlamsızlığına dair ünlü konuşmasına yapılan bir göndermedir.
- aphorism/ˈæfərɪzəm/
aforizma, özdeyiş; genel bir gerçeği kısa ve çarpıcı biçimde ifade eden söz
Oscar Wilde was a master of the aphorism; 'The truth is rarely pure and never simple' is one of his most quoted.
Oscar Wilde aforizmanın ustasıydı; 'Gerçek nadiren saf, hiçbir zaman basit değildir' en çok alıntılanan sözlerinden biridir.
- contrastive/kənˈtræstɪv/
karşıtlık bildiren, karşıtlık kuran; karşılaştırmalı (dilbilim)
'However' is a contrastive linker in this paragraph.
Bu paragrafta 'however' karşıtlık bildiren bir bağlaçtır.
- corpus/ˈkɔːrpəs/
derlem (incelenmek üzere toplanmış metin bütünü)
The dictionary examples come from a corpus of real texts.
Sözlükteki örnekler gerçek metinlerden oluşan bir derlemden geliyor.
- diction/ˈdɪkʃən/
sözcük seçimi, dil üslubu; bir yazarın ya da konuşmacının kelimelerini seçme ve kullanma biçimi
The poet's precise diction, every word chosen with care, gives the poem its distinctive voice.
Şairin özenli sözcük seçimi, her kelime dikkatle seçilmiş, şiire özgün sesini veriyor.
- ephemeral/ɪˈfɛmərəl/
çok kısa süren, geçici; var oluşu anlık ya da mevsimlik olan
The ephemeral beauty of cherry blossoms is precisely what makes them so moving.
Kiraz çiçeklerinin geçici güzelliği, onları bu kadar dokunaklı yapan tam da budur.
- epiphany/ɪˈpɪfəni/
ani ve derin bir kavrayış anı; bir gerçeği birdenbire ve güçlü biçimde fark etme
Reading that essay was an epiphany, I finally understood what the author had been arguing all along.
O denemeyi okumak bir aydınlanma anıydı, yazarın başından beri ne savunduğunu nihayet anladım.
- euphemism/ˈjuːfəmɪzəm/
örtmece, öfemizm; sert ya da olumsuz bir gerçeği daha yumuşak ya da dolaylı bir ifadeyle karşılama
Saying someone 'passed away' instead of 'died' is a common euphemism used to soften the impact of loss.
'Öldü' yerine 'hayatını kaybetti' demek, kaybın etkisini yumuşatmak için kullanılan yaygın bir örtmecedir.
- hitherto/ˌhɪðərˈtuː/
şimdiye kadar, o zamana kadar
The letters reveal a hitherto unknown side of the poet.
Mektuplar şairin şimdiye kadar bilinmeyen bir yanını ortaya koyuyor.
- hyperbole/haɪˈpɜːrbəli/
abartma, mübalağa; etkiyi artırmak amacıyla bilinçli olarak aşırı ifade kullanma sanatı
Saying 'I've told you a million times' is a hyperbole, no one is counting, and the number is irrelevant.
'Sana bin kez söyledim' demek bir abartmadır, kimse saymıyor, sayı önemsizdir.
- irony/ˈaɪrəni/
ironi, söylem ironisi; söylenenin tam tersinin kastedildiği bir anlatım biçimi
When she said 'Oh, great, another Monday,' the irony was clear: she did not think it was great at all.
'Harika, bir Pazartesi daha' dediğinde ironi açıktı: harika bulduğunu hiç düşünmüyordu.
- juxtaposition/ˌdʒʌkstəpəˈzɪʃən/
yanyana koyma, karşı karşıya getirme; birbirinden farklı şeylerin karşılaştırma etkisi yaratmak amacıyla bir arada sunulması
The film's power comes from the juxtaposition of scenes of luxury and extreme poverty.
Filmin gücü, lüks ve aşırı yoksulluğun sahnelerinin yanyana getirilmesinden kaynaklanıyor.
- lest/lest/
-mesin diye, -me korkusuyla
She wrote the date down lest she forget it.
Unutmasın diye tarihi bir kenara yazdı.
- obdurate/ˈɑːbdərət/
inatçı, taş kalpli; ikna ya da merhamete kapalı biçimde kararlı; duygusal yönden sert
Despite the community's protests, the board remained obdurate in its decision to close the school.
Toplumun itirazlarına rağmen kurul, okulu kapatma kararında inatla diretti.
- pellucid/pəˈluːsɪd/
kristal berraklığında; (düzyazı, düşünce, su vb. için) son derece açık ve anlaşılır
Her pellucid prose made even the most complex philosophical arguments accessible to general readers.
Kristal berraklığındaki düzyazısı, en karmaşık felsefi argümanları bile genel okuyuculara erişilebilir kıldı.
- perfidious/pərˈfɪdiəs/
hain, gaddar; güven ve sadakati kasıtlı olarak çiğneyen; ihanete meyilli
The general viewed his ally's sudden reversal as a perfidious act of political cowardice.
General, müttefikinin ani tutum değişikliğini siyasi korkaklığın hain bir eylemi olarak gördü.
- pernicious/pərˈnɪʃəs/
sinsi ve yıkıcı biçimde zararlı; etkisi hemen belli olmayan ama zamanla ciddi hasar veren
The pernicious influence of misinformation spreads through social networks before anyone can correct it.
Yanlış bilginin sinsi etkisi, kimse düzeltme fırsatı bulamadan sosyal ağlar aracılığıyla yayılır.
- pragmatically/præɡˈmætɪkli/
gerçekçi bir şekilde, işe yarar biçimde
She approached the problem pragmatically and found a cheap solution.
Soruna gerçekçi bir şekilde yaklaştı ve ucuz bir çözüm buldu.
- recalcitrant/rɪˈkælsɪtrənt/
itaatsiz, söz dinlemez; otorite ya da kurallara karşı direnen, kontrol edilmesi güç
The recalcitrant student refused to submit the assignment, even after three extensions.
İtaatsiz öğrenci, üç uzatmadan sonra bile ödevi teslim etmeyi reddetti.
- soliloquy/səˈlɪləkwi/
iç ses, monolog; bir tiyatro karakterinin düşüncelerini seyirciye yüksek sesle ifade ettiği sahne
Hamlet's 'To be or not to be' is the most famous soliloquy in the English literary tradition.
Hamlet'in 'Olmak ya da olmamak' sahnesi İngiliz edebi geleneğinin en ünlü monologudur.
- sycophant/ˈsɪkəfænt/
yaltakçı, dalkavuk; çıkar sağlamak için güçlülere aşırı biçimde yaranmaya çalışan kişi
Surrounded by sycophants, the CEO had no one to challenge his flawed assumptions.
Yaltakçılarla çevrili CEO'nun hatalı varsayımlarına itiraz edecek kimse yoktu.
- tenor/ˈtenər/
genel ton, genel hava (konuşma, yazı, tartışma)
The tenor of the meeting was friendly but serious.
Toplantının genel havası dostça ama ciddiydi.
- vernacular/vərˈnækjələr/
halk dili, yerel dil; bir toplumun ya da grubun günlük konuşmada kullandığı, resmi olmayan dil
Dante was revolutionary in writing the Divine Comedy in the vernacular rather than Latin.
Dante, İlahi Komedya'yı Latince yerine halk dilinde yazmasıyla devrim yarattı.
- vicarious/vaɪˈkɛriəs/
dolaylı yoldan yaşanan ya da hissedilen; başkasının deneyimi aracılığıyla duyulan
Many parents live vicariously through their children's achievements.
Pek çok ebeveyn, çocuklarının başarıları aracılığıyla dolaylı olarak yaşar.
- zombie noun/ˈzɑːmbi naʊn/
isimleşmiş fiil ya da sıfat (metni ağırlaştıran soyut isim)
'Implementation' is a zombie noun; try 'implement' instead.
'Implementation' isimleşmiş bir fiil; onun yerine 'implement' dene.
Öğretmen misin?
Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.