Ana içeriğe geç

Psikoloji ve Davranış ile ilgili İngilizce kelimeler

52 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.

  • mind/maɪnd/

    akıl, zihin, kafa

    I can't get that song out of my mind.

    O şarkıyı aklımdan çıkaramıyorum.

  • addicted/əˈdɪktɪd/

    bağımlı; bir şeye aşırı düşkün

    Many teenagers feel addicted to their phones.

    Birçok genç telefonuna bağımlı olduğunu hissediyor.

  • behave/bɪˈheɪv/

    davranmak

    He behaved strangely at the party.

    Partide tuhaf davrandı.

  • control/kənˈtroʊl/

    kontrol altında tutmak, yönetmek, hâkim olmak

    Try to control your anger.

    Öfkene hâkim olmaya çalış.

  • memory/ˈmeməri/

    hafıza, bellek

    My grandfather has a very good memory.

    Dedemin hafızası çok iyidir.

  • pressure/ˈpreʃər/

    baskı, stres

    Students feel a lot of pressure before exams.

    Öğrenciler sınavlardan önce çok baskı hissediyor.

  • stress/stres/

    stres, gerginlik

    Exams cause a lot of stress for students.

    Sınavlar öğrencilere çok stres yaşatıyor.

  • absorb/əbˈzɔːrb/

    emmek, çekmek (sıvı, ısı)

    This towel absorbs water very quickly.

    Bu havlu suyu çok hızlı emiyor.

  • anxiety/æŋˈzaɪəti/

    kaygı, endişe; anksiyete

    She experienced intense anxiety before every exam, even when she had studied well.

    İyi çalışmış olsa bile her sınavdan önce yoğun bir kaygı yaşıyordu.

  • behavior/bɪˈheɪvjər/

    davranış, tutum; bir kişinin veya grubun hareket etme biçimi

    Aggressive behavior in the classroom disrupts the learning environment for everyone.

    Sınıftaki saldırgan davranışlar herkes için öğrenme ortamını sekteye uğratır.

  • cognitive/ˈkɑːɡnɪtɪv/

    bilişsel; zihinsel süreçlerle ilgili (düşünme, öğrenme, hafıza)

    Cognitive development in children accelerates rapidly between ages two and seven.

    Çocuklarda bilişsel gelişim iki ile yedi yaş arasında hızla ivme kazanır.

  • concern/kənˈsɜːrn/

    endişe, kaygı

    Parents raised concerns about the new school timetable.

    Veliler yeni ders programı hakkındaki endişelerini dile getirdi.

  • conscious/ˈkɑːnʃəs/

    bilinçli, farkında olan; kasıtlı, bilerek yapılan

    She made a conscious effort to listen more and speak less during meetings.

    Toplantılarda daha fazla dinleyip daha az konuşmak için bilinçli bir çaba gösterdi.

  • distort/dɪˈstɔːrt/

    çarpıtmak; gerçeği, bir görüntüyü veya sesi bozup yanıltıcı hale getirmek

    Depression can distort the way you think about yourself and your future.

    Depresyon, kendiniz ve geleceğiniz hakkındaki düşünme biçiminizi çarpıtabilir.

  • empathy/ˈempəθi/

    empati; başkasının duygularını anlayabilme ve hissedebilme yetisi

    Good teachers show empathy towards students who are struggling.

    İyi öğretmenler, zorlanan öğrencilere karşı empati gösterir.

  • inhibit/ɪnˈhɪbɪt/

    engellemek, kısıtlamak; bir davranışın veya sürecin gerçekleşmesini zorlaştırmak

    Fear of making mistakes can inhibit language learners from speaking naturally.

    Hata yapma korkusu, dil öğrenenlerinin doğal konuşmasını engelleyebilir.

  • instinct/ˈɪnstɪŋkt/

    içgüdü; düşünmeden gelen doğal eğilim veya yetenek

    A mother's instinct to protect her child is one of the most powerful forces in nature.

    Bir annenin çocuğunu koruma içgüdüsü, doğadaki en güçlü güçlerden biridir.

  • irrational/ɪˈræʃənəl/

    irrasyonel, mantıksız; duygularla ya da korkuyla yönlendirilen, akıl dışı

    She knew her fear of flying was irrational, but she couldn't shake it.

    Uçma korkusunun mantıksız olduğunu biliyordu ama bu korkuyu üzerinden atamıyordu.

  • perception/pərˈsepʃən/

    algı; bir şeyi anlama ve yorumlama biçimi

    Our perception of risk is often shaped more by emotion than by actual statistics.

    Risk algımız çoğunlukla gerçek istatistiklerden çok duygular tarafından şekillenir.

  • rational/ˈræʃənəl/

    rasyonel, akılcı; mantık ve kanıta dayanan

    It's hard to make a rational decision when you're feeling overwhelmed with emotion.

    Duygularınız bunaltıcı düzeyde yoğunken akılcı bir karar vermek güçtür.

  • recall/rɪˈkɔːl/

    hatırlamak, anımsamak

    I can't recall his name right now.

    Şu an adını hatırlayamıyorum.

  • recognition/ˌrɛkəɡˈnɪʃən/

    takdir, değer görme

    The nurses finally got recognition for their hard work.

    Hemşireler sonunda sıkı çalışmalarının takdirini gördü.

  • reinforce/ˌriːɪnˈfɔːrs/

    pekiştirmek, güçlendirmek; bir davranışı ya da inancı destekleyerek kalıcı hale getirmek

    Praising children for their effort, not just their results, reinforces a growth mindset.

    Çocukları sadece sonuçları için değil, çabaları için övmek büyüme zihniyetini pekiştirir.

  • self/self/

    benlik, kişinin kendisi, kişiliği

    After the holiday, she felt like her old self again.

    Tatilden sonra yine eski hâline döndüğünü hissetti.

  • stereotype/ˈsteriətaɪp/

    klişe, basmakalıp yargı; bir grup hakkındaki genelleştirilmiş ve çoğunlukla yanlış inanç

    The stereotype that all teenagers are irresponsible is simply not supported by evidence.

    Bütün gençlerin sorumsuz olduğuna dair klişe, kanıtlarla desteklenmiyor.

  • tempt/tempt/

    cezbetmek, özendirmek, ayartmak

    The smell from the bakery tempted us inside.

    Fırından gelen koku bizi içeri çekti.

  • tend/tend/

    eğiliminde olmak, genellikle … yapmak (tend to)

    I tend to drink too much coffee when I'm tired.

    Yorgun olduğumda fazla kahve içme eğilimindeyim.

  • trauma/ˈtrɔːmə/

    travma; derin psikolojik yara, şok edici deneyim

    Childhood trauma can affect a person's mental health well into adulthood.

    Çocukluk travması kişinin ruh sağlığını yetişkinlik döneminde de etkileyebilir.

  • withdraw/wɪðˈdrɔː/

    (para) çekmek

    I need to withdraw some cash before the trip.

    Yolculuktan önce biraz nakit çekmem lazım.

  • ambivalence/æmˈbɪvələns/

    aynı anda zıt duygular besleme, ikircikli his, kararsızlık

    She felt a deep ambivalence about leaving her hometown for a new job.

    Yeni bir iş için memleketini terk etmek konusunda derin bir ikircikli his yaşadı.

  • anguish/ˈæŋɡwɪʃ/

    derin acı, ıstırap, büyük sıkıntı

    The parents waited in anguish for news about their missing child.

    Ebeveynler, kaybolan çocuklarından haber beklerken büyük bir ıstırap içindeydiler.

  • apprehension/ˌæprɪˈhenʃən/

    kaygı, endişe, yaklaşan bir şeyden duyulan korku

    She felt a growing apprehension as the exam date drew closer.

    Sınav tarihi yaklaştıkça içinde büyüyen bir kaygı hissetti.

  • blur/blɜːr/

    bulanıklık, net görülemeyen ya da hatırlanamayan şey

    Without my glasses, the board is just a blur.

    Gözlüğüm olmadan tahta sadece bir bulanıklık.

  • catharsis/kəˈθɑːrsɪs/

    duygusal arınma, bastırılmış duyguların dışa vurulmasıyla elde edilen rahatlama

    Watching the tragedy was a catharsis, she cried and felt much lighter afterwards.

    Trajedyayı izlemek bir arınma gibi geldi; ağladı ve ardından çok daha hafif hissetti.

  • consciously/ˈkɑːnʃəsli/

    bilinçli olarak, farkında olarak; bile bile

    I consciously try to put my phone away during dinner.

    Akşam yemeğinde telefonumu bilinçli olarak kenara koymaya çalışıyorum.

  • contempt/kənˈtempt/

    hor görme, aşağılama, küçümseme

    She looked at him with open contempt after he lied to her face.

    Yüzüne yalan söylemesinin ardından ona açık bir küçümsemeyle baktı.

  • denial/dɪˈnaɪəl/

    inkâr, yalanlama; (gerçeği) kabullenmeme

    The company issued a firm denial of the rumours.

    Şirket söylentileri kesin bir dille yalanladı.

  • distortion/dɪˈstɔːrʃən/

    çarpıtma, saptırma (gerçek, bilgi)

    The article was a complete distortion of what I had said.

    Makale, söylediklerimi tamamen çarpıtıyordu.

  • euphoria/juːˈfɔːriə/

    aşırı mutluluk ve coşku duygusu, öfori

    The crowd was swept up in a wave of euphoria when the final whistle blew.

    Son düdük çaldığında kalabalık bir coşku dalgasına kapıldı.

  • impulse/ˈɪmpʌls/

    dürtü, ani istek

    I bought these shoes on impulse and now I regret it.

    Bu ayakkabıları anlık bir istekle aldım, şimdi pişmanım.

  • instinctively/ɪnˈstɪŋktɪvli/

    içgüdüsel olarak, kendiliğinden

    When the ball came towards him, he instinctively closed his eyes.

    Top ona doğru gelince içgüdüsel olarak gözlerini kapadı.

  • introspection/ˌɪntrəˈspekʃən/

    iç gözlem, kendi düşünce ve duygularını inceleme

    After the failure, a period of introspection helped him understand what had gone wrong.

    Başarısızlığın ardından geçirdiği iç gözlem dönemi, neyin yanlış gittiğini anlamasına yardımcı oldu.

  • melancholy/ˈmelənˌkɑːli/

    derin ve kalıcı hüzün, melankoli, kasvet

    A sense of melancholy settled over him as he watched the city disappear from the train window.

    Şehrin tren penceresinden uzaklaşmasını izlerken içine derin bir hüzün çöktü.

  • nostalgia/nɑːˈstælɡiə/

    geçmişe duyulan özlem, nostalji

    Looking at old photographs filled her with nostalgia for her university days.

    Eski fotoğraflara bakmak onu üniversite günlerine karşı derin bir özlemle doldurdu.

  • reinforcement/ˌriːɪnˈfɔːrsmənt/

    pekiştirme (davranış, öğrenme)

    Children learn faster with positive reinforcement than with punishment.

    Çocuklar cezadan çok olumlu pekiştirmeyle daha hızlı öğrenir.

  • remorse/rɪˈmɔːrs/

    derin pişmanlık, vicdan azabı

    He was filled with remorse after realizing how much his words had hurt her.

    Sözlerinin onu ne kadar incittiğini anlayınca derin bir vicdan azabına kapıldı.

  • resignation/ˌrezɪɡˈneɪʃən/

    çaresizliği kabulleniş, boyun eğme, tevekkül

    She accepted the verdict with quiet resignation, knowing there was nothing more she could do.

    Yapabileceği başka bir şey olmadığını bilerek kararı sessiz bir boyun eğişle kabullendi.

  • resilience/rɪˈzɪliəns/

    (zorluktan sonra) toparlanma gücü, dayanıklılık

    Children often show great resilience after a move to a new city.

    Çocuklar yeni bir şehre taşındıktan sonra çoğu zaman büyük bir toparlanma gücü gösterir.

  • restraint/rɪˈstreɪnt/

    ölçülülük, kendini tutma, itidal

    The referee showed great restraint during the argument.

    Hakem tartışma sırasında büyük bir itidal gösterdi.

  • span/spæn/

    süre, zaman aralığı

    Young children have a short attention span.

    Küçük çocukların dikkat süresi kısadır.

  • strain/streɪn/

    zorlamak, zorlanmak (kas, göz, sistem)

    I strained my back moving the sofa.

    Kanepeyi taşırken belimi incittim.

  • unsettle/ʌnˈsetəl/

    huzursuz etmek, tedirgin etmek

    The strange noise unsettled the children.

    Garip ses çocukları tedirgin etti.

Bu kelimeleri vodid'de eşleştirerek çalışKayıt olmadan bir eşleştirme seti çöz. Unuttuğun kelime, tekrar zamanı gelince yeniden karşına çıkar.Kayıt olmadan dene

Öğretmen misin?

Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.

Benzer listeler