Ana içeriğe geç

Hareket ile ilgili İngilizce kelimeler

50 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.

  • arrive/əˈraɪv/

    varmak, ulaşmak, gelmek

    What time does your train arrive?

    Trenin saat kaçta varıyor?

  • back/bæk/

    geri, geriye; eski yerine

    I'll be back in ten minutes.

    On dakika içinde dönerim.

  • fast/fæst/

    hızlı, süratli

    This is a fast train to Ankara.

    Bu, Ankara'ya giden hızlı bir tren.

  • jump/dʒʌmp/

    zıplamak, atlamak

    The children jumped into the pool.

    Çocuklar havuza atladı.

  • leave/liːv/

    ayrılmak, çıkmak (bir yerden)

    I leave home at half past seven every morning.

    Her sabah yedi buçukta evden çıkarım.

  • move/muːv/

    hareket etmek; kımıldamak; yerini değiştirmek

    Don't move! There's a bee on your arm.

    Kımıldama! Kolunda bir arı var.

  • sit/sɪt/

    oturmak (sandalye, yer vb.)

    Please sit down and wait here.

    Lütfen oturun ve burada bekleyin.

  • slow/sloʊ/

    yavaş

    The bus is very slow in the morning.

    Otobüs sabahları çok yavaş.

  • stand/stænd/

    ayakta durmak; ayağa kalkmak

    We stood in the rain for twenty minutes.

    Yağmurda yirmi dakika ayakta bekledik.

  • stop/stɑːp/

    durmak, durdurmak

    The bus stops in front of our school.

    Otobüs okulumuzun önünde duruyor.

  • turn/tɜːrn/

    dönmek, sapmak (yön değiştirmek)

    Turn left at the end of this street.

    Bu sokağın sonunda sola dön.

  • walk/wɔːk/

    yürümek; yürüyerek gitmek

    I walk to work when the weather is nice.

    Hava güzel olunca işe yürüyerek giderim.

  • carry/ˈkæri/

    taşımak, (yanında) taşımak

    Can you help me carry these boxes?

    Bu kutuları taşımama yardım edebilir misin?

  • climb/klaɪm/

    tırmanmak, (bir yere) çıkmak

    We climbed the hill to watch the sunset.

    Gün batımını izlemek için tepeye tırmandık.

  • dive/daɪv/

    dalmak, suya atlamak

    Kerem dived into the pool from the side.

    Kerem havuzun kenarından suya atladı.

  • follow/ˈfɑːloʊ/

    takip etmek, peşinden gitmek

    Follow me, I'll show you the way.

    Beni takip et, sana yolu göstereyim.

  • forward/ˈfɔːrwərd/

    ileri, ileriye doğru

    Take two steps forward, please.

    Lütfen iki adım öne çıkın.

  • get back/ɡet ˈbæk/

    (birine) dönüş yapmak, sonra cevap vermek

    Let me check my calendar and get back to you.

    Takvimime bakayım, sana dönüş yaparım.

  • hide/haɪd/

    saklanmak, gizlenmek

    The kids hid behind the sofa.

    Çocuklar kanepenin arkasına saklandı.

  • hurry/ˈhɜːri/

    acele

    Sorry, I can't talk now, I'm in a hurry.

    Kusura bakma, şimdi konuşamam, acelem var.

  • pass/pæs/

    geçmek (sınav veya ders)

    She studied hard and passed the exam.

    Çok çalıştı ve sınavı geçti.

  • pull/pʊl/

    çekmek

    Pull the door to open it.

    Açmak için kapıyı çek.

  • push/pʊʃ/

    itmek; (düğmeye) basmak

    Push the door; it's not locked.

    Kapıyı it; kilitli değil.

  • quickly/ˈkwɪkli/

    hızlı, hızlıca

    She walks very quickly in the morning.

    Sabahları çok hızlı yürür.

  • return/rɪˈtɜːrn/

    dönmek, geri gelmek

    She returned from London on Sunday.

    Pazar günü Londra'dan döndü.

  • shake/ʃeɪk/

    sallamak, çalkalamak

    Shake the bottle before you open it.

    Açmadan önce şişeyi çalkala.

  • slowly/ˈsloʊli/

    yavaşça, yavaş yavaş

    Please speak slowly, I'm still learning.

    Lütfen yavaş konuş, hâlâ öğreniyorum.

  • step/stɛp/

    adım; aşama

    The baby took her first steps today.

    Bebek bugün ilk adımlarını attı.

  • throw/θroʊ/

    atmak, fırlatmak

    Throw the ball to me!

    Topu bana at!

  • towards/tɔːrdz/

    -e doğru

    The dog ran towards me.

    Köpek bana doğru koştu.

  • chase/tʃeɪs/

    kovalamak, peşinden koşmak

    The dog chased the cat around the garden.

    Köpek kediyi bahçede kovaladı.

  • drop/drɑːp/

    düşürmek, elinden kaçırmak; düşmek

    Be careful, don't drop the glasses!

    Dikkat et, bardakları düşürme!

  • escape/ɪˈskeɪp/

    kaçmak, kurtulmak

    The bird escaped from its cage.

    Kuş kafesinden kaçtı.

  • lean/liːn/

    yaslanmak; yaslamak

    He leaned against the wall and waited.

    Duvara yaslanıp bekledi.

  • movement/ˈmuːvmənt/

    hareket, kıpırtı

    I saw a sudden movement in the bushes.

    Çalıların arasında ani bir kıpırtı gördüm.

  • roll/roʊl/

    yuvarlanmak; yuvarlamak

    The ball rolled under the sofa.

    Top kanepenin altına yuvarlandı.

  • slide/slaɪd/

    kaymak, kaydırmak

    The kids slid down the snowy hill on a plastic bag.

    Çocuklar karlı tepeden naylon poşetle kaydı.

  • slip/slɪp/

    (ayağı) kaymak, kayıp düşmek

    Be careful, you might slip on the ice.

    Dikkat et, buzda kayabilirsin.

  • speed/spiːd/

    hız

    The train travels at a speed of 250 km an hour.

    Tren saatte 250 km hızla gidiyor.

  • drag/dræɡ/

    sürüklemek, sürümek

    She dragged her heavy suitcase up the stairs.

    Ağır bavulunu merdivenlerden yukarı sürükledi.

  • drift/drɪft/

    sürüklenmek, (yavaşça) süzülmek

    The small boat drifted away from the shore.

    Küçük tekne kıyıdan uzaklara sürüklendi.

  • grip/ɡrɪp/

    sıkıca tutmak, kavramak

    She gripped my arm when the plane started to shake.

    Uçak sallanmaya başlayınca kolumu sıkıca tuttu.

  • motion/ˈmoʊʃən/

    hareket, devinim

    The gentle motion of the boat made me sleepy.

    Teknenin hafif sallantısı uykumu getirdi.

  • pace/peɪs/

    hız, tempo

    Life in a big city moves at a fast pace.

    Büyük şehirde hayat hızlı bir tempoda akıyor.

  • scatter/ˈskætər/

    saçmak, etrafa dağıtmak

    She scattered some seeds on the soil.

    Toprağa biraz tohum saçtı.

  • squeeze/skwiːz/

    sıkmak

    Squeeze half a lemon over the salad.

    Salatanın üstüne yarım limon sık.

  • accelerate/əkˈsɛləreɪt/

    hızlandırmak, hızlanmak (süreç)

    Warmer winters have accelerated the melting of the glaciers.

    Daha ılık kışlar buzulların erimesini hızlandırdı.

  • dangle/ˈdæŋɡəl/

    sarkmak, sallanmak; sarkıtmak

    A key dangled from a string around his neck.

    Boynundaki ipten bir anahtar sarkıyordu.

  • descent/dɪˈsent/

    iniş (aşağı doğru hareket ya da yol)

    The plane began its descent into Ankara.

    Uçak Ankara'ya inişe geçti.

  • halt/hɔːlt/

    durdurmak; durmak

    The rain halted the match for an hour.

    Yağmur maçı bir saat durdurdu.

Bu kelimeleri vodid'de eşleştirerek çalışKayıt olmadan bir eşleştirme seti çöz. Unuttuğun kelime, tekrar zamanı gelince yeniden karşına çıkar.Kayıt olmadan dene

Öğretmen misin?

Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.

Benzer listeler