Mutfak ve Tarifler ile ilgili İngilizce kelimeler
69 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.
- cake/keɪk/
pasta; kek
We had a big chocolate cake for my birthday.
Doğum günüm için büyük bir çikolatalı pasta yedik.
- chef/ʃɛf/
aşçı, şef (restoranda)
My uncle is a chef in a hotel in Antalya.
Amcam Antalya'da bir otelde aşçı.
- onion/ˈʌnjən/
soğan
Chop the onion and fry it in a little oil.
Soğanı doğra ve biraz yağda kızart.
- potato/pəˈteɪtoʊ/
patates
We need five potatoes for the soup.
Çorba için beş patatese ihtiyacımız var.
- spoon/spuːn/
kaşık
Can I have a spoon for my soup, please?
Çorbam için bir kaşık alabilir miyim, lütfen?
- add/æd/
eklemek, katmak
Add a little salt and stir the soup.
Biraz tuz ekle ve çorbayı karıştır.
- apron/ˈeɪprən/
önlük (mutfak, iş önlüğü)
My grandmother always wears an apron in the kitchen.
Babaannem mutfakta hep önlük takar.
- bake/beɪk/
fırında pişirmek (kuru ısıyla)
She baked a birthday cake for her son.
Oğlu için doğum günü pastası pişirdi.
- barbecue/ˈbɑːrbəkjuː/
mangal, barbekü
Dad cleaned the barbecue before the guests arrived.
Babam misafirler gelmeden önce mangalı temizledi.
- boil/bɔɪl/
kaynatmak (bir şeyi kaynar hale getirmek)
Boil the water before adding the pasta.
Makarnayı eklemeden önce suyu kaynat.
- bowl/boʊl/
kâse, kase
I eat a bowl of soup every evening in winter.
Kışın her akşam bir kâse çorba içerim.
- burn/bɜːrn/
yakmak; yanmak (yemek)
I burned the rice because I forgot about it.
Pilavı unuttuğum için yaktım.
- cut/kʌt/
kesmek, doğramak
Cut the bread into thin slices.
Ekmeği ince dilimler hâlinde kes.
- dessert/dɪˈzɜːrt/
tatlı (yemekten sonra servis edilen)
What's for dessert?, We have chocolate mousse and fruit salad.
Tatlı ne?, Çikolatalı mus ve meyve salatamız var.
- dish/dɪʃ/
tabak çanak, bulaşık
It's your turn to wash the dishes tonight.
Bu akşam bulaşığı yıkama sırası sende.
- flavor/ˈfleɪvər/
tat, lezzet; çeşit (dondurma vb.)
This soup has a rich, smoky flavor.
Bu çorbanın zengin, dumanlı bir lezzeti var.
- flour/ˈflaʊər/
un
We need two cups of flour for this cake.
Bu kek için iki su bardağı una ihtiyacımız var.
- fresh/frɛʃ/
taze (yeni yapılmış, bozulmamış)
Always use fresh ingredients when possible.
Mümkünse her zaman taze malzeme kullan.
- fry/fraɪ/
kızartmak (yağda pişirmek)
Fry the onion in a little oil until it turns golden.
Soğanı az yağda altın rengi olana kadar kızart.
- garlic/ˈɡɑːrlɪk/
sarımsak
Add two cloves of garlic to the yogurt.
Yoğurda iki diş sarımsak ekle.
- grill/ɡrɪl/
ızgara yapmak
Grill the chicken breasts for 6 minutes on each side.
Tavuk göğüslerini her taraftan 6 dakika ızgara yap.
- ingredient/ɪnˈɡriːdiənt/
malzeme, içerik (yemek için)
Mix all the ingredients together in a large bowl.
Tüm malzemeleri büyük bir kasede birbirine karıştırın.
- kettle/ˈketəl/
su ısıtıcısı, kettle
I'll put the kettle on and make some tea.
Su ısıtıcısını çalıştırıp biraz çay yapacağım.
- melt/mɛlt/
erimek; eritmek
The snow melts in spring.
Kar ilkbaharda erir.
- mix/mɪks/
karıştırmak, katmak
Mix the eggs and the sugar in a bowl.
Yumurtaları ve şekeri bir kâsede karıştır.
- oil/ɔɪl/
yağ (sıvı, yemeklik)
Heat some oil in a pan and add the onions.
Tavada biraz yağ ısıt ve soğanları ekle.
- order/ˈɔːrdər/
sipariş vermek (restoran veya mağazada)
Are you ready to order?
Sipariş vermeye hazır mısınız?
- oven/ˈʌvən/
fırın (pişirme aleti)
Put the cake in the oven for forty minutes.
Keki kırk dakikalığına fırına koy.
- pan/pæn/
tava; tencere
Put the pan on the stove and add some oil.
Tavayı ocağa koy ve biraz yağ ekle.
- pepper/ˈpɛpər/
biber (sebze)
Cut the peppers into small pieces.
Biberleri küçük parçalara doğra.
- plate/pleɪt/
tabak
Can you put the plates on the table?
Tabakları masaya koyabilir misin?
- portion/ˈpɔːrʃən/
porsiyon; pay, hisse
The portions at this restaurant are very generous.
Bu restoranda porsiyonlar çok büyük.
- prepare/prɪˈpɛr/
hazırlamak, hazırlanmak
My father prepares breakfast every Sunday.
Babam her pazar kahvaltı hazırlar.
- recipe/ˈrɛsɪpi/
tarif (yemek tarifi)
Do you have a good recipe for chocolate cake?
İyi bir çikolatalı kek tarifiniz var mı?
- salt/sɔːlt/
tuz
Could you pass the salt, please?
Tuzu uzatır mısın, lütfen?
- serve/sɜːrv/
servis yapmak (yemek veya içecek sunmak)
The waiter served our food within ten minutes.
Garson yemeğimizi on dakika içinde getirdi.
- slice/slaɪs/
dilim (ince, düz kesilmiş parça)
Can I have a slice of pizza, please?
Bir dilim pizza alabilir miyim, lütfen?
- smell/smɛl/
kokmak
This soup smells delicious.
Bu çorba nefis kokuyor.
- spicy/ˈspaɪsi/
acılı (biber acısı olan)
This curry is too spicy for me, my mouth is burning.
Bu köri benim için çok acılı, ağzım yanıyor.
- taste/teɪst/
tatmak, tadına bakmak
Can I taste the soup before we add more salt?
Daha fazla tuz eklemeden önce çorbayı tadabilir miyim?
- vegetarian/ˌvɛdʒɪˈtɛriən/
vejetaryen (et yemeyen kişi)
My sister is a vegetarian, so we need a meat-free option.
Kız kardeşim vejetaryen, bu yüzden etsiz bir seçenek gerekiyor.
- bubble/ˈbʌbəl/
kabarcık, baloncuk
The kids were blowing bubbles in the park.
Çocuklar parkta baloncuk üflüyordu.
- chop/tʃɑːp/
doğramak, kıymak
Chop the onions and fry them in a little oil.
Soğanları doğra ve biraz yağda kızart.
- crack/kræk/
kırmak (yumurta, ceviz); çatlamak, çatlatmak
Crack two eggs into the pan.
Tavaya iki yumurta kır.
- cuisine/kwɪˈziːn/
mutfak (yemek kültürü)
Turkish cuisine is famous for its kebabs and desserts.
Türk mutfağı kebapları ve tatlılarıyla ünlüdür.
- dough/doʊ/
hamur (ekmek, pasta)
Leave the dough to rise for an hour.
Hamuru bir saat mayalanmaya bırak.
- heat/hiːt/
sıcak, sıcaklık, ısı
I can't sleep in this heat.
Bu sıcakta uyuyamıyorum.
- herb/ɜːrb/
ot, yeşillik (yemeklik ya da şifalı)
I grow herbs like mint and parsley on my balcony.
Balkonumda nane ve maydanoz gibi otlar yetiştiriyorum.
- homemade/ˌhoʊmˈmeɪd/
ev yapımı
Nothing tastes better than fresh homemade bread.
Hiçbir şey taze ev yapımı ekmekten daha lezzetli değildir.
- lid/lɪd/
kapak (tencere, kutu, kavanoz)
Put the lid on the pot and let the rice cook.
Tencerenin kapağını kapat ve pirinç pişsin.
- loaf/loʊf/
somun (ekmek)
Can you buy a loaf of bread on your way home?
Eve gelirken bir somun ekmek alır mısın?
- mash/mæʃ/
ezmek, püre yapmak
Mash the potatoes with a little butter and milk.
Patatesleri biraz tereyağı ve sütle ezin.
- pastry/ˈpeɪstri/
hamur işi, börek, poğaça, tatlı çörek
We had tea and pastries for breakfast.
Kahvaltıda çay ve hamur işi yedik.
- peel/piːl/
(kabuğunu) soymak
Peel the potatoes and cut them into small pieces.
Patatesleri soy ve küçük parçalara kes.
- pot/pɑːt/
tencere; demlik, çaydanlık
Put the rice in a big pot with water.
Pirinci suyla birlikte büyük bir tencereye koy.
- pour/pɔːr/
dökmek, (içecek) koymak, doldurmak
Can you pour me a glass of water?
Bana bir bardak su koyar mısın?
- sharp/ʃɑːrp/
keskin, sivri
Be careful, this knife is very sharp.
Dikkat et, bu bıçak çok keskin.
- stir/stɜːr/
karıştırmak (kaşıkla)
Stir the soup so it doesn't burn.
Çorbayı karıştır ki dibi tutmasın.
- stock/stɑːk/
stok, mevcut mal
Sorry, that size is out of stock.
Üzgünüz, o beden stokta yok.
- stove/stoʊv/
ocak (mutfak)
The soup is warming on the stove.
Çorba ocakta ısınıyor.
- tin/tɪn/
teneke kutu, konserve kutusu
Open a tin of tomatoes and add it to the pan.
Bir kutu domates konservesi aç ve tavaya ekle.
- tray/treɪ/
tepsi; (fırın) tepsisi
The waiter brought our tea on a tray.
Garson çayımızı tepside getirdi.
- batch/bætʃ/
bir seferde yapılan miktar, parti
I baked a batch of cookies for the neighbours.
Komşular için bir tepsi kurabiye pişirdim.
- knead/niːd/
yoğurmak (hamur)
Knead the bread dough until it is soft and smooth.
Ekmek hamurunu yumuşak ve pürüzsüz olana kadar yoğur.
- raw/rɔː/
çiğ, pişmemiş
Don't eat raw chicken; it can make you ill.
Çiğ tavuk yeme; seni hasta edebilir.
- scrap/skræp/
artık, kırıntı (yemek)
We give the food scraps to the chickens.
Yemek artıklarını tavuklara veriyoruz.
- scratch/skrætʃ/
sıfırdan (from scratch)
My mother makes bread from scratch every weekend.
Annem her hafta sonu ekmeği sıfırdan yapar.
- sharpen/ˈʃɑːrpən/
bilemek, açmak (kalem), keskinleştirmek
Can you sharpen this knife for me? It doesn't cut well.
Bu bıçağı benim için bileyebilir misin? İyi kesmiyor.
- glaze/ɡleɪz/
sır (seramikte parlak kaplama)
The blue glaze makes the bowls shine.
Mavi sır kâselerin parlamasını sağlıyor.
Öğretmen misin?
Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.