Ana içeriğe geç

Spor ile ilgili İngilizce kelimeler

86 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.

  • ball/bɔːl/

    top

    The children are kicking a ball in the garden.

    Çocuklar bahçede top tekmeliyor.

  • basketball/ˈbæskɪtbɔːl/

    basketbol

    We play basketball after school on Tuesdays.

    Salı günleri okuldan sonra basketbol oynuyoruz.

  • football/ˈfʊtbɔːl/

    futbol

    Murat plays football with his cousins every weekend.

    Murat her hafta sonu kuzenleriyle futbol oynar.

  • game/ɡeɪm/

    oyun

    Let's play a game after dinner.

    Akşam yemeğinden sonra bir oyun oynayalım.

  • gym/dʒɪm/

    spor salonu

    I go to the gym after work on Mondays and Thursdays.

    Pazartesi ve perşembe günleri işten sonra spor salonuna giderim.

  • horse/hɔːrs/

    at

    She rides her horse every weekend.

    Her hafta sonu atına biner.

  • jump/dʒʌmp/

    zıplamak, atlamak

    The children jumped into the pool.

    Çocuklar havuza atladı.

  • play/pleɪ/

    oynamak (oyun, spor)

    My brother and I play basketball every Saturday.

    Kardeşimle her cumartesi basketbol oynarız.

  • run/rʌn/

    koşmak

    I run in the park every morning.

    Her sabah parkta koşarım.

  • sport/spɔːrt/

    spor, spor dalı

    What's your favorite sport?

    En sevdiğin spor hangisi?

  • swim/swɪm/

    yüzmek

    I learned to swim when I was six.

    Altı yaşındayken yüzmeyi öğrendim.

  • team/tiːm/

    takım (sporda)

    Which team do you support?

    Hangi takımı tutuyorsun?

  • tennis/ˈtɛnɪs/

    tenis

    Elif plays tennis twice a week.

    Elif haftada iki kez tenis oynar.

  • volleyball/ˈvɑːlibɔːl/

    voleybol

    The girls play volleyball in the school gym.

    Kızlar okulun spor salonunda voleybol oynuyor.

  • against/əˈɡenst/

    -e karşı, aleyhinde

    Our team played against a strong school yesterday.

    Takımımız dün güçlü bir okula karşı oynadı.

  • athlete/ˈæθliːt/

    sporcu; atlet

    She is a talented young athlete.

    Yetenekli genç bir sporcu.

  • beat/biːt/

    yenmek

    Our team beat them 3-1 in the final.

    Takımımız finalde onları 3-1 yendi.

  • catch/kætʃ/

    yakalamak, tutmak

    Throw the ball and I'll catch it.

    Topu at, ben tutarım.

  • climb/klaɪm/

    tırmanmak, (bir yere) çıkmak

    We climbed the hill to watch the sunset.

    Gün batımını izlemek için tepeye tırmandık.

  • coach/koʊtʃ/

    antrenör, çalıştırıcı

    Our coach makes us run before every training session.

    Antrenörümüz her antrenmandan önce bize koşu yaptırıyor.

  • cycle/ˈsaɪkəl/

    bisiklete binmek, bisikletle gitmek

    I cycle to work when the weather is nice.

    Hava güzel olunca işe bisikletle giderim.

  • dive/daɪv/

    dalmak, suya atlamak

    Kerem dived into the pool from the side.

    Kerem havuzun kenarından suya atladı.

  • field/fiːld/

    saha (spor)

    The players are warming up on the field.

    Oyuncular sahada ısınıyor.

  • final/ˈfaɪnəl/

    son, sonuncu

    This is the final question of the test.

    Bu, testin son sorusu.

  • footballer/ˈfʊtbɔːlər/

    futbolcu (İngiliz kullanımı)

    My brother wants to be a professional footballer.

    Kardeşim profesyonel futbolcu olmak istiyor.

  • hit/hɪt/

    vurmak (topa, hedefe)

    Hit the ball as hard as you can!

    Topa olabildiğince sert vur!

  • indoor/ˈɪndɔːr/

    kapalı alanda yapılan, kapalı (salon, havuz)

    Our school has an indoor swimming pool.

    Okulumuzun kapalı bir yüzme havuzu var.

  • injury/ˈɪndʒəri/

    yaralanma, sakatlık

    He suffered a knee injury during the football match.

    Futbol maçı sırasında diz yaralanması geçirdi.

  • instructor/ɪnˈstrʌktər/

    eğitmen

    My driving instructor is very patient.

    Sürüş eğitmenim çok sabırlı.

  • jog/dʒɑːɡ/

    koşu yapmak, yavaş tempoda koşmak

    I jog in the park every morning.

    Her sabah parkta koşu yaparım.

  • lose/luːz/

    kaybetmek (eşya), yitirmek

    I lost my phone on the bus.

    Telefonumu otobüste kaybettim.

  • marathon/ˈmærəθɑːn/

    maraton (42 km'lik koşu)

    My brother ran his first marathon last year.

    Ağabeyim geçen yıl ilk maratonunu koştu.

  • match/mætʃ/

    maç, karşılaşma

    Who won the match last night?

    Dün akşamki maçı kim kazandı?

  • medal/ˈmɛdəl/

    madalya

    She won a gold medal in swimming.

    Yüzmede altın madalya kazandı.

  • player/ˈpleɪər/

    oyuncu, sporcu

    Each team has eleven players on the field.

    Her takımın sahada on bir oyuncusu var.

  • pool/puːl/

    havuz, yüzme havuzu

    Our hotel has a big pool in the garden.

    Otelimizin bahçesinde büyük bir havuz var.

  • practice/ˈpræktɪs/

    alıştırma, pratik

    Speaking English gets easier with practice.

    İngilizce konuşmak pratikle kolaylaşır.

  • race/reɪs/

    yarış

    Who won the race?

    Yarışı kim kazandı?

  • record/rɪˈkɔːrd/

    kaydetmek (ses, görüntü, bilgi)

    Can I record our lesson on my phone?

    Dersimizi telefonuma kaydedebilir miyim?

  • row/roʊ/

    sıra, dizi

    I always sit in the front row.

    Her zaman ön sırada oturuyorum.

  • runner/ˈrʌnər/

    koşucu

    My sister is a fast runner.

    Kız kardeşim hızlı bir koşucu.

  • sail/seɪl/

    yelkenliyle gitmek, yelken açmak; (gemi) seyretmek

    We sailed around the islands for a week.

    Bir hafta boyunca adaların çevresinde yelkenliyle dolaştık.

  • score/skɔːr/

    skor, sayı; puan, not

    What was the final score of the match?

    Maçın son skoru neydi?

  • skateboarding/ˈskeɪtbɔːrdɪŋ/

    kaykay sporu, kaykay kayma

    My brother loves skateboarding.

    Ağabeyim kaykay kaymayı çok seviyor.

  • stadium/ˈsteɪdiəm/

    stadyum, stat

    The stadium was full for the final.

    Final için stadyum tıklım tıklımdı.

  • tournament/ˈtɜːrnəmənt/

    turnuva

    Our school team won the chess tournament.

    Okulumuzun takımı satranç turnuvasını kazandı.

  • tracksuit/ˈtræksuːt/

    eşofman, eşofman takımı

    We wear our tracksuits in PE class.

    Beden eğitimi dersinde eşofmanlarımızı giyeriz.

  • trainer/ˈtreɪnər/

    antrenör, eğitmen

    My trainer at the gym gives me a new plan every month.

    Spor salonundaki eğitmenim her ay bana yeni bir program veriyor.

  • win/wɪn/

    kazanmak (yarışma, maç, ödül)

    Our team won the match three to nil.

    Takımımız maçı üç sıfır kazandı.

  • wing/wɪŋ/

    kanat (kuş, böcek, uçak)

    The bird opened its wings and flew away.

    Kuş kanatlarını açtı ve uçup gitti.

  • archery/ˈɑːrtʃəri/

    okçuluk

    Elif has done archery for two years and loves it.

    Elif iki yıldır okçuluk yapıyor ve buna bayılıyor.

  • athletics/æθˈlɛtɪks/

    atletizm

    Athletics is my favourite sport to watch.

    Atletizm izlemeyi en sevdiğim spor.

  • bungee jumping/ˈbʌndʒi ˌdʒʌmpɪŋ/

    bungee jumping, elastik iple yüksekten atlama

    My brother went bungee jumping on his eighteenth birthday.

    Ağabeyim on sekizinci doğum gününde bungee jumping yaptı.

  • canoeing/kəˈnuːɪŋ/

    kano, kano sporu

    We went canoeing on the river last weekend.

    Geçen hafta sonu nehirde kano yaptık.

  • caving/ˈkeɪvɪŋ/

    mağaracılık

    Take a helmet and a strong flashlight when you go caving.

    Mağaracılık yapmaya giderken yanına bir kask ve güçlü bir el feneri al.

  • climber/ˈklaɪmər/

    dağcı, tırmanıcı

    The climbers reached the top before sunrise.

    Dağcılar güneş doğmadan zirveye ulaştı.

  • compete/kəmˈpiːt/

    yarışmak, rekabet etmek

    Twenty runners will compete in the final race.

    Final yarışında yirmi koşucu yarışacak.

  • competition/ˌkɑːmpəˈtɪʃən/

    yarışma

    Our class won the school singing competition.

    Sınıfımız okulun şarkı yarışmasını kazandı.

  • contest/ˈkɑːntɛst/

    yarışma

    She won first prize in the poetry contest.

    Şiir yarışmasında birincilik ödülünü kazandı.

  • court/kɔːrt/

    saha, kort (tenis, basketbol vb.)

    We played basketball on the school court.

    Okulun sahasında basketbol oynadık.

  • cyclist/ˈsaɪklɪst/

    bisiklet süren kişi, bisikletli

    Cyclists should wear a helmet.

    Bisiklet sürenler kask takmalı.

  • defend/dɪˈfend/

    korumak, savunmak (saldırıya karşı)

    The mother bird defended her nest.

    Anne kuş yuvasını korudu.

  • equipment/ɪˈkwɪpmənt/

    ekipman, donanım, araç gereç

    The gym has a lot of new equipment.

    Spor salonunda çok sayıda yeni ekipman var.

  • hang-gliding/ˈhæŋˌɡlaɪdɪŋ/

    yelken kanat, yelken kanatla uçma

    Hang-gliding looks exciting, but I'm afraid of heights.

    Yelken kanat heyecan verici görünüyor ama yükseklik korkum var.

  • kayaking/ˈkaɪækɪŋ/

    kapalı kano sporu, kanoyla kürek çekme

    Kayaking in the sea is harder than on a lake.

    Denizde kano yapmak, gölde yapmaktan daha zordur.

  • lap/læp/

    kucak

    The cat fell asleep on my lap.

    Kedi kucağımda uyuyakaldı.

  • length/leŋθ/

    uzunluk, boy

    What is the length of this room?

    Bu odanın uzunluğu ne kadar?

  • locker room/ˈlɑːkər ruːm/

    soyunma odası (spor salonunda, okulda)

    The players went back to the locker room at halftime.

    Oyuncular devre arasında soyunma odasına döndü.

  • net/net/

    ağ, file

    The ball hit the net and fell back.

    Top fileye çarpıp geri düştü.

  • paragliding/ˈperəˌɡlaɪdɪŋ/

    yamaç paraşütü

    Fethiye is a famous place for paragliding.

    Fethiye, yamaç paraşütüyle ünlü bir yerdir.

  • pitch/pɪtʃ/

    saha (futbol, ragbi vb.)

    The players are warming up on the pitch.

    Oyuncular sahada ısınıyor.

  • rafting/ˈræftɪŋ/

    rafting (botla nehirde inmek)

    We went rafting on the Çoruh River in Artvin.

    Artvin'de Çoruh Nehri'nde rafting yaptık.

  • referee/ˌrefəˈriː/

    hakem

    The referee gave the player a yellow card.

    Hakem oyuncuya sarı kart gösterdi.

  • relay/ˈriːleɪ/

    bayrak yarışı

    Our class won the relay on sports day.

    Spor gününde bayrak yarışını bizim sınıf kazandı.

  • rider/ˈraɪdər/

    (bisiklet, motosiklet) süren kişi, sürücü

    The rider stopped at the red light.

    Motorcu kırmızı ışıkta durdu.

  • spectator/ˈspekteɪtər/

    seyirci, izleyici

    The spectators cheered when our team scored.

    Takımımız sayı yapınca seyirciler tezahürat yaptı.

  • sprint/sprɪnt/

    depar atmak, son hızla koşmak

    He sprinted to the station and just caught the train.

    İstasyona son hızla koştu ve trene ancak yetişti.

  • stretch/stretʃ/

    gerinmek, esnemek; (kas) germek

    Always stretch before you go running.

    Koşuya çıkmadan önce hep esneme hareketleri yap.

  • whistle/ˈwɪsəl/

    düdük

    The referee blew the whistle and the game started.

    Hakem düdüğü çaldı ve oyun başladı.

  • keeper/ˈkiːpər/

    bakıcı, bekçi, sorumlu (bir yerin ya da hayvanların)

    The zoo keeper feeds the lions every afternoon.

    Hayvanat bahçesi bakıcısı aslanları her öğleden sonra besliyor.

  • opponent/əˈpoʊnənt/

    rakip (oyunda, maçta)

    Her opponent in the final was much taller.

    Finaldeki rakibi ondan çok daha uzundu.

  • rival/ˈraɪvəl/

    rakip

    The two teams have been rivals for fifty years.

    İki takım elli yıldır rakip.

  • squad/skwɑːd/

    kadro, takım kadrosu

    The coach named a squad of twenty-three players.

    Teknik direktör yirmi üç kişilik bir kadro açıkladı.

  • circuit/ˈsɜːrkɪt/

    devre (elektrik)

    The lamp will not work until the circuit is complete.

    Devre tamamlanmadan lamba çalışmaz.

  • concede/kənˈsiːd/

    kabullenmek, (istemeyerek) kabul etmek

    He conceded that he had made a mistake.

    Hata yaptığını kabullendi.

  • forfeit/ˈfɔːrfɪt/

    (hakkını, bir şeyi) kaybetmek, yitirmek (kural gereği)

    The team forfeited the match because they arrived late.

    Takım geç geldiği için maçı hükmen kaybetti.

Bu kelimeleri vodid'de eşleştirerek çalışKayıt olmadan bir eşleştirme seti çöz. Unuttuğun kelime, tekrar zamanı gelince yeniden karşına çıkar.Kayıt olmadan dene

Öğretmen misin?

Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.

Benzer listeler