Ulaşım ile ilgili İngilizce kelimeler
83 kelime. Her biri okunuşu, Türkçesi ve örnek cümlesiyle.
- airport/ˈɛrpɔːrt/
havaalanı, havalimanı
We arrived at the airport two hours early.
Havaalanına iki saat erken vardık.
- bicycle/ˈbaɪsɪkəl/
bisiklet
I ride my bicycle to school every day.
Her gün okula bisikletimle giderim.
- bike/baɪk/
bisiklet
I ride my bike to work.
İşe bisikletimle giderim.
- boat/boʊt/
tekne, kayık
We went across the lake by boat.
Gölün karşısına tekneyle geçtik.
- bus/bʌs/
otobüs
I take the bus to school every day.
Her gün okula otobüsle giderim.
- car/kɑːr/
araba, otomobil
I go to work by car.
İşe arabayla giderim.
- drive/draɪv/
(araba) sürmek, kullanmak
I drive to work every day.
Her gün işe arabayla giderim.
- driver/ˈdraɪvər/
şoför, sürücü
My uncle is a taxi driver.
Amcam taksi şoförü.
- fly/flaɪ/
uçakla seyahat etmek
I'm flying to London tomorrow.
Yarın Londra'ya uçuyorum.
- plane/pleɪn/
uçak
Our plane lands at 3 p.m.
Uçağımız 15:00'te iniyor.
- ride/raɪd/
(bisiklet, at, motosiklet) binmek, sürmek
I ride my bike every weekend.
Her hafta sonu bisikletime binerim.
- road/roʊd/
yol (araçların gittiği)
There are too many cars on the road today.
Bugün yolda çok fazla araba var.
- station/ˈsteɪʃən/
istasyon, gar (tren/otobüs için)
The train station is near the city center.
Tren istasyonu şehir merkezine yakın.
- taxi/ˈtæksi/
taksi
Let's take a taxi to the airport.
Havaalanına taksiyle gidelim.
- ticket/ˈtɪkət/
bilet
I bought two tickets for the concert.
Konser için iki bilet aldım.
- train/treɪn/
tren
The train to London leaves at 9 a.m.
Londra'ya giden tren sabah 9'da kalkıyor.
- travel/ˈtrævəl/
seyahat etmek, yolculuk yapmak
I love to travel in summer.
Yazın seyahat etmeyi çok severim.
- accident/ˈæksədənt/
kaza
Luckily, nobody was hurt in the accident.
Neyse ki kazada kimse yaralanmadı.
- cross/krɔːs/
karşıya geçmek; (bir yeri) geçmek
Look both ways before you cross the road.
Karşıya geçmeden önce iki yana da bak.
- cycle/ˈsaɪkəl/
bisiklete binmek, bisikletle gitmek
I cycle to work when the weather is nice.
Hava güzel olunca işe bisikletle giderim.
- ferry/ˈfɛri/
feribot, vapur
We took the ferry from Kadıköy to Eminönü.
Kadıköy'den Eminönü'ne vapura bindik.
- garage/ɡəˈrɑːʒ/
garaj
Dad parks the car in the garage every night.
Babam her gece arabayı garaja park ediyor.
- helmet/ˈhɛlmɪt/
kask
Always wear a helmet when you ride your bike.
Bisiklete binerken her zaman kask tak.
- lift/lɪft/
asansör
Let's take the lift to the fifth floor.
Beşinci kata asansörle çıkalım.
- line/laɪn/
hat (metro, otobüs, tren)
Take the red line and get off at the fourth stop.
Kırmızı hatta bin ve dördüncü durakta in.
- mechanic/məˈkænɪk/
tamirci, araba tamircisi
Our car broke down, so we called a mechanic.
Arabamız bozuldu, bu yüzden bir tamirci çağırdık.
- motorcycle/ˈmoʊtərˌsaɪkəl/
motosiklet
My uncle rides his motorcycle to work.
Amcam işe motosikletiyle gidiyor.
- passenger/ˈpæsɪndʒər/
yolcu
The bus was full of passengers this morning.
Otobüs bu sabah yolcularla doluydu.
- petrol/ˈpetrəl/
benzin (İngiliz kullanımı)
We need to stop for petrol soon.
Yakında benzin almak için durmamız gerekiyor.
- platform/ˈplætfɔːrm/
peron
The train to Ankara leaves from platform 3.
Ankara treni 3. perondan kalkıyor.
- public transport/ˌpʌblɪk ˈtrænspɔːrt/
toplu taşıma (İngiliz kullanımı)
I go to school by public transport.
Okula toplu taşımayla gidiyorum.
- rocket/ˈrɑːkɪt/
roket
The rocket took three astronauts to the space station.
Roket üç astronotu uzay istasyonuna götürdü.
- sail/seɪl/
yelkenliyle gitmek, yelken açmak; (gemi) seyretmek
We sailed around the islands for a week.
Bir hafta boyunca adaların çevresinde yelkenliyle dolaştık.
- scooter/ˈskuːtər/
scooter, elektrikli scooter
My little brother rides his scooter in the park.
Küçük kardeşim parkta scooter'ına biniyor.
- seat/siːt/
koltuk, oturacak yer
Is this seat free?
Bu koltuk boş mu?
- ship/ʃɪp/
gemi
The ship arrived at the port in the morning.
Gemi sabah limana vardı.
- timetable/ˈtaɪmteɪbəl/
ders programı, çizelge
Look at the timetable to see our next lesson.
Bir sonraki dersimizi görmek için ders programına bak.
- traffic/ˈtræfɪk/
trafik
There is always a lot of traffic in the evening.
Akşamları her zaman çok trafik olur.
- tram/træm/
tramvay
I take the tram to the city centre.
Şehir merkezine tramvayla giderim.
- underground/ˈʌndərɡraʊnd/
metro (İngiliz kullanımı)
The underground is the fastest way to get around London.
Londra'da dolaşmanın en hızlı yolu metrodur.
- van/væn/
kamyonet, minibüs, panelvan
The delivery van comes every morning at eight.
Dağıtım kamyoneti her sabah sekizde geliyor.
- wheel/wiːl/
tekerlek, teker
My bike's back wheel is making a strange noise.
Bisikletimin arka tekerleği garip bir ses çıkarıyor.
- conductor/kənˈdʌktər/
orkestra şefi
The conductor raised his hands and the music began.
Orkestra şefi ellerini kaldırdı ve müzik başladı.
- crash/kræʃ/
kaza, çarpışma
Nobody was hurt in the crash.
Kazada kimse yaralanmadı.
- crew/kruː/
mürettebat, ekip (gemi, uçak)
The crew welcomed us on board.
Mürettebat bizi gemide karşıladı.
- cyclist/ˈsaɪklɪst/
bisiklet süren kişi, bisikletli
Cyclists should wear a helmet.
Bisiklet sürenler kask takmalı.
- deck/dek/
güverte; (otobüs) kat
We had tea on the deck of the ferry.
Vapurun güvertesinde çay içtik.
- delay/dɪˈleɪ/
gecikme, rötar
There is a two-hour delay on all flights to Izmir.
İzmir'e giden bütün uçuşlarda iki saatlik rötar var.
- depart/dɪˈpɑːrt/
kalkmak, hareket etmek, ayrılmak
The train to Ankara departs at 8:15 from platform 3.
Ankara treni 3. perondan 8.15'te kalkıyor.
- departure/dɪˈpɑːrtʃər/
kalkış (uçak, tren, otobüs)
Please check the departure board for your gate number.
Kapı numaranızı öğrenmek için lütfen kalkış ekranına bakın.
- driverless/ˈdraɪvərləs/
sürücüsüz
Driverless cars use cameras and sensors to see the road.
Sürücüsüz arabalar yolu görmek için kameralar ve sensörler kullanır.
- fuel/ˈfjuːəl/
yakıt
Fuel prices went up again this week.
Yakıt fiyatları bu hafta yine arttı.
- houseboat/ˈhaʊsboʊt/
yüzen ev, ev olarak kullanılan tekne
Some families in the city live on houseboats on the river.
Şehirdeki bazı aileler nehirdeki yüzen evlerde yaşıyor.
- lane/leɪn/
şerit (yol, havuz, pist)
Stay in the right lane on the motorway.
Otoyolda sağ şeritte kal.
- load/loʊd/
yüklemek, doldurmak
We loaded the boxes into the van.
Kutuları minibüse yükledik.
- lorry/ˈlɔːri/
kamyon, tır
A lorry was blocking the street.
Bir kamyon sokağı kapatıyordu.
- overpass/ˈoʊvərpæs/
üst geçit (Amerikan kullanımı)
Use the overpass to cross the highway safely.
Otoyolu güvenle geçmek için üst geçidi kullan.
- port/pɔːrt/
liman, liman şehri
The ship arrived at the port early in the morning.
Gemi sabah erkenden limana vardı.
- rider/ˈraɪdər/
(bisiklet, motosiklet) süren kişi, sürücü
The rider stopped at the red light.
Motorcu kırmızı ışıkta durdu.
- route/ruːt/
güzergâh, yol, rota
What is the fastest route to the airport?
Havalimanına en hızlı yol hangisi?
- rush/rʌʃ/
acele, telaş; (trafik) yoğunluk
Sorry, I'm in a rush this morning.
Kusura bakma, bu sabah acelem var.
- spacecraft/ˈspeɪskræft/
uzay aracı
The spacecraft landed safely on the moon.
Uzay aracı Ay'a güvenle indi.
- speed/spiːd/
hız
The train travels at a speed of 250 km an hour.
Tren saatte 250 km hızla gidiyor.
- terminal/ˈtɜːrmɪnəl/
terminal (havalimanı, otogar ya da liman binası)
Which terminal does your flight leave from?
Uçağın hangi terminalden kalkıyor?
- track/træk/
ray, demiryolu hattı; pist
Never walk on the railway tracks.
Asla tren raylarında yürüme.
- transfer/ˈtrænsfɜːr/
havale, para transferi
I sent the money by bank transfer.
Parayı banka havalesiyle gönderdim.
- tyre/ˈtaɪər/
lastik (araç tekerleği)
We had a flat tyre on the way to the village.
Köye giderken lastiğimiz patladı.
- underpass/ˈʌndərpæs/
alt geçit
Walk through the underpass to get to the other side.
Karşıya geçmek için alt geçitten yürü.
- carriage/ˈkærɪdʒ/
vagon (tren)
The front carriage was full, so we walked to the back of the train.
Ön vagon doluydu, bu yüzden trenin arkasına yürüdük.
- commuter/kəˈmjuːtər/
her gün işe ya da okula gidip gelen kişi
The morning ferry is always full of commuters going to work.
Sabah vapuru her zaman işe giden insanlarla doludur.
- depot/ˈdiːpoʊ/
depo, ambar; (otobüs, tren) garaj
The buses return to the depot at midnight.
Otobüsler gece yarısı garaja dönüyor.
- dock/dɑːk/
rıhtım, iskele
We waited on the dock until the ferry arrived.
Vapur gelene kadar iskelede bekledik.
- junction/ˈdʒʌŋkʃən/
kavşak, yol ayrımı
Turn left at the next junction.
Bir sonraki kavşaktan sola dön.
- manual/ˈmænjuəl/
elle yapılan, elle çalışan; (araba) manuel vitesli
My dad still drives a manual car.
Babam hâlâ manuel vitesli araba kullanıyor.
- steer/stɪr/
(araç, tekne) yönlendirmek, direksiyonu çevirmek, dümen kullanmak
He steered the car carefully around the hole in the road.
Arabayı yoldaki çukurun etrafından dikkatle geçirdi.
- trunk/trʌŋk/
ağaç gövdesi
The old oak has a very thick trunk.
Yaşlı meşenin çok kalın bir gövdesi var.
- anchor/ˈæŋkər/
çapa, demir (gemi)
The crew dropped the anchor in a quiet bay.
Mürettebat sakin bir koyda demir attı.
- fleet/fliːt/
filo (aynı kuruma ait araçlar, gemiler, uçaklar)
The city added twenty electric buses to its fleet.
Şehir filosuna yirmi elektrikli otobüs ekledi.
- hull/hʌl/
tekne gövdesi, gemi teknesi
The fisherman painted the hull of his boat blue.
Balıkçı teknesinin gövdesini maviye boyadı.
- maritime/ˈmerɪtaɪm/
denizcilikle ilgili, deniz (ticareti, taşımacılığı)
Istanbul has a long maritime history.
İstanbul'un uzun bir denizcilik tarihi var.
- refit/ˈriːfɪt/
onarım ve yenileme (gemi, dükkân, bina içi)
The ferry is out of service for a refit.
Feribot onarım ve yenileme için seferden çekildi.
- resurface/ˌriːˈsɜːrfɪs/
yeniden kaplamak (yol, zemin)
The council will resurface our street next month.
Belediye gelecek ay sokağımızı yeniden kaplayacak.
- vessel/ˈvesəl/
gemi, tekne
The vessel left the port two days late.
Gemi limandan iki gün gecikmeyle ayrıldı.
Öğretmen misin?
Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.