Ana içeriğe geç

C1 seviye İngilizce kelimeler

807 kelime, abece sırasıyla. Her kelimenin sayfasında okunuşu, örnek cümleleri ve kullanım notu var.

  • abdomen/ˈæbdəmən/

    karın

  • abdominal/æbˈdɑːmɪnəl/

    karınla ilgili, karın (tamlamada)

  • abnormality/ˌæbnɔːrˈmæləti/

    anormallik, bozukluk

  • abolish/əˈbɑːlɪʃ/

    (yasa, kurum, uygulama) kaldırmak, ilga etmek

  • abrupt/əˈbrʌpt/

    ani, birden olan, beklenmedik

  • absorption/əbˈzɔːrpʃən/

    emilim, emme

  • abundance/əˈbʌndəns/

    bolluk; (ekolojide) bir türün bir alandaki sayısı

  • abundant/əˈbʌndənt/

    bol, çok miktarda bulunan

  • accelerate/əkˈsɛləreɪt/

    hızlandırmak, hızlanmak (süreç)

  • acceleration/əkˌseləˈreɪʃən/

    ivme

  • accumulate/əˈkjuːmjəleɪt/

    birikmek; biriktirmek

  • acknowledge/əkˈnɑːlɪdʒ/

    kabul etmek, teslim etmek; farkında olduğunu belirtmek

  • acknowledgement/əkˈnɑːlɪdʒmənt/

    kabul, kabul etme

  • acquaintance/əˈkweɪntəns/

    tanıdık, tanış

  • acquisition/ˌækwɪˈzɪʃən/

    satın alma, devralma (şirket); edinilen şey

  • acute/əˈkjuːt/

    akut, ani başlayan (hastalık)

  • adaptation/ˌædæpˈteɪʃən/

    uyum, adaptasyon (canlının çevresine uyumu ya da bunu sağlayan özellik)

  • adaptive/əˈdæptɪv/

    uyarlanabilir, uyum sağlayan

  • adhere/ədˈhɪr/

    (kurala, ilkeye) bağlı kalmak, uymak

  • adjacent/əˈdʒeɪsənt/

    bitişik, yan yana, komşu

  • adjourn/əˈdʒɜːrn/

    ertelemek, ara vermek (toplantı, duruşma)

  • administer/ədˈmɪnɪstər/

    (ilaç, tedavi) vermek, uygulamak

  • adolescence/ˌædəˈlɛsəns/

    ergenlik, ergenlik dönemi

  • adverse/ædˈvɜːrs/

    olumsuz, istenmeyen, zararlı

  • advocate/ˈædvəkeɪt/

    savunmak, desteklemek (bir görüşü, yöntemi)

  • affluent/ˈæfluənt/

    varlıklı, müreffeh (maddi açıdan rahat veya zengin)

  • aggravate/ˈæɡrəveɪt/

    kötüleştirmek, ağırlaştırmak

  • ailment/ˈeɪlmənt/

    rahatsızlık, hafif hastalık

  • airway/ˈɛrweɪ/

    solunum yolu, hava yolu

  • albeit/ɔːlˈbiːɪt/

    -se de, gerçi, her ne kadar … olsa da

  • algae/ˈældʒiː/

    algler, su yosunları

  • algorithm/ˈælɡərɪðəm/

    algoritma (belirli bir problemi çözmek için izlenen adım adım işlem dizisi)

  • alleviate/əˈliːvieɪt/

    hafifletmek, azaltmak (acı, sıkıntı)

  • allocate/ˈæləkeɪt/

    tahsis etmek, ayırmak, paylaştırmak

  • alternating/ˈɔːltərneɪtɪŋ/

    alternatif (akım), dönüşümlü

  • altitude/ˈæltɪtuːd/

    yükseklik, irtifa (deniz seviyesine göre)

  • ambiguity/ˌæmbɪˈɡjuːəti/

    belirsizlik, muğlaklık, birden çok anlama gelme

  • ambivalence/æmˈbɪvələns/

    aynı anda zıt duygular besleme, ikircikli his, kararsızlık

  • amend/əˈmɛnd/

    (yasa, metin) değiştirmek, düzeltmek

  • amendment/əˈmendmənt/

    değişiklik, tadil (yasa, sözleşme, belge)

  • amino acid/əˌmiːnoʊ ˈæsɪd/

    amino asit

  • amplify/ˈæmpləfaɪ/

    (sinyal, ses) yükseltmek, güçlendirmek

  • analytical/ˌænəˈlɪtɪkəl/

    analitik, çözümleyici

  • anchor/ˈæŋkər/

    çapa, demir (gemi)

  • anesthesia/ˌænəsˈθiːʒə/

    anestezi, uyuşturma

  • anguish/ˈæŋɡwɪʃ/

    derin acı, ıstırap, büyük sıkıntı

  • annotate/ˈænəteɪt/

    not düşmek, açıklama eklemek

  • anomaly/əˈnɑːməli/

    anomali, sapma, olağan dışılık

  • anthropologist/ˌænθrəˈpɑːlədʒɪst/

    antropolog, insanbilimci

  • antibody/ˈæntɪbɑːdi/

    antikor

  • apparatus/ˌæpəˈrætəs/

    düzenek, aygıt, alet takımı

  • appendix/əˈpɛndɪks/

    ek (kitap, rapor sonunda)

  • apprehension/ˌæprɪˈhenʃən/

    kaygı, endişe, yaklaşan bir şeyden duyulan korku

  • aquatic/əˈkwɑːtɪk/

    suda yaşayan, suyla ilgili

  • arbitrary/ˈɑːrbɪtrɛri/

    keyfî, gelişigüzel, gerekçesiz

  • archivist/ˈɑːrkɪvɪst/

    arşivci, arşiv uzmanı

  • arguably/ˈɑːrɡjuəbli/

    muhtemelen, rahatlıkla söylenebilir ki (savunulabilir bir görüş olarak)

  • artery/ˈɑːrtəri/

    atardamar, arter

  • artifact/ˈɑːrtɪfækt/

    eser, buluntu (insan yapımı tarihî nesne)

  • artificial/ˌɑːrtɪˈfɪʃəl/

    yapay (insan eli veya teknoloji tarafından üretilmiş, doğal olmayan)

  • assertion/əˈsɜːrʃən/

    iddia, kesin ifade, öne sürme

  • attribute/əˈtrɪbjuːt/

    (bir sonucu bir nedene) bağlamak, -den kaynaklandığını söylemek

  • attribution/ˌætrɪˈbjuːʃən/

    atfetme, (eser, sözün) birine mal edilmesi

  • audit/ˈɔːdɪt/

    denetim, teftiş (özellikle mali)

  • auditor/ˈɔːdɪtər/

    denetçi (mali), murakıp

  • authoritative/əˈθɔːrəteɪtɪv/

    güvenilir, yetkin, kaynak niteliğinde (bilgi, kitap)

  • autonomous/ɔːˈtɑːnəməs/

    otonom, özerk (insan müdahalesi olmaksızın bağımsız hareket eden veya karar veren)

  • autonomy/ɔːˈtɑːnəmi/

    özerklik, bağımsız karar verme yetkisi (kişi, çalışan)

  • axis/ˈæksɪs/

    eksen (dönme ekseni)

  • bacterial/bækˈtɪriəl/

    bakteriyel, bakterilerin yol açtığı

  • ballot/ˈbælət/

    oy pusulası

  • barter/ˈbɑːrtər/

    takas, mal karşılığı mal değişimi

  • base/beɪs/

    baz (kimya)

  • binding/ˈbaɪndɪŋ/

    bağlayıcı, uyulması zorunlu

  • bite the bullet/ˌbaɪt ðə ˈbʊlɪt/

    dişini sıkıp katlanmak, (ertelenen zor işi) sonunda yapmak

  • bloodstream/ˈblʌdstriːm/

    kan dolaşımı, kan

  • blur/blɜːr/

    bulanıklık, net görülemeyen ya da hatırlanamayan şey

  • breach/briːtʃ/

    ihlal, çiğneme (kural, sözleşme, yasa)

  • breakthrough/ˈbreɪkθruː/

    atılım, çığır açan buluş, büyük ilerleme

  • bring about/ˌbrɪŋ əˈbaʊt/

    yol açmak, neden olmak, gerçekleştirmek

  • bring on/ˌbrɪŋ ˈɑːn/

    tetiklemek, başlatmak, yol açmak (bir hastalığı ya da belirtiyi)

  • brittle/ˈbrɪtəl/

    kırılgan, gevrek (eğilmeden kırılan)

  • broadly/ˈbrɔːdli/

    genel olarak, ana hatlarıyla

  • burden/ˈbɜːrdən/

    yük, külfet (sorumluluk, maliyet)

  • bureaucracy/bjʊˈrɑːkrəsi/

    bürokrasi (karmaşık resmi kural ve süreçlere dayalı yönetim sistemi veya bu sistemin neden olduğu kırtasiyecilik)

  • burial/ˈberiəl/

    gömme, defin

  • by-product/ˈbaɪˌprɑːdʌkt/

    yan ürün

  • campaigner/kæmˈpeɪnər/

    kampanyacı, bir amaç için mücadele eden kişi

  • carrier/ˈkæriər/

    taşıyıcı (gen ya da hastalık)

  • catalyst/ˈkætəlɪst/

    katalizör

  • catharsis/kəˈθɑːrsɪs/

    duygusal arınma, bastırılmış duyguların dışa vurulmasıyla elde edilen rahatlama

  • causal/ˈkɔːzəl/

    nedensel, neden-sonuç ilişkisi olan

  • census/ˈsɛnsəs/

    nüfus sayımı

  • chamber/ˈtʃeɪmbər/

    oda müziği (chamber music); oda

  • characterize/ˈkærəktəraɪz/

    nitelendirmek, tanımlamak

  • charter/ˈtʃɑːrtər/

    tüzük, şart, temel belge

  • cherish/ˈtʃerɪʃ/

    çok değer vermek, üstüne titremek

  • cholera/ˈkɑːlərə/

    kolera

  • chord/kɔːrd/

    akor

  • chromosome/ˈkroʊməsoʊm/

    kromozom

  • chronology/krəˈnɑːlədʒi/

    kronoloji, olayların zaman sırası

  • circuit/ˈsɜːrkɪt/

    devre (elektrik)

  • circulate/ˈsɜːrkjəleɪt/

    dağıtmak (belge); yayılmak (haber, söylenti)

  • civic/ˈsɪvɪk/

    yurttaşlıkla ilgili, yurttaşlık

  • clarification/ˌklærəfɪˈkeɪʃən/

    açıklama, netleştirme

  • cleft sentence/ˌkleft ˈsentəns/

    vurgu cümlesi, yarık cümle (It is ... that / What ... is ile vurgu)

  • clinical/ˈklɪnɪkəl/

    klinik (hastaların tedavisi ve gözlemiyle ilgili)

  • clinician/klɪˈnɪʃən/

    klinisyen, hastayla doğrudan çalışan sağlık uzmanı

  • clot/klɑːt/

    pıhtı

  • cluster/ˈklʌstər/

    küme, öbek, grup

  • coalition/ˌkoʊəˈlɪʃən/

    koalisyon, (partiler arası) ortaklık

  • coherence/koʊˈhɪrəns/

    tutarlılık, bütünlük (düşünce, metin)

  • cohesion/koʊˈhiːʒən/

    uyum, bütünleşme (bir grubun veya toplumun sıkı sıkıya birlikte durması; parçaların bir arada tutunması)

  • cohort/ˈkoʊhɔːrt/

    dönem, grup (aynı zamanda başlayan öğrenci ya da kişiler)

  • coil/kɔɪl/

    bobin, sarmal

  • coincide/ˌkoʊɪnˈsaɪd/

    çakışmak, aynı zamana denk gelmek

  • collaborate/kəˈlæbəreɪt/

    iş birliği yapmak, birlikte çalışmak

  • collective/kəˈlɛktɪv/

    ortak, toplu, kolektif

  • collectively/kəˈlɛktɪvli/

    topluca, ortaklaşa, hep birlikte

  • collide/kəˈlaɪd/

    çarpışmak

  • colloquial/kəˈloʊkwiəl/

    günlük konuşma diline ait

  • colony/ˈkɑːləni/

    koloni, sömürge (başka bir ülkenin yönettiği toprak)

  • combat/kəmˈbæt/

    savaşmak, mücadele etmek

  • come about/kʌm əˈbaʊt/

    meydana gelmek, gerçekleşmek, ortaya çıkmak

  • come down with/ˌkʌm ˈdaʊn wɪð/

    (bulaşıcı, genellikle hafif bir hastalığa) yakalanmak

  • commentary/ˈkɑːmənˌtɛri/

    yorum, değerlendirme (yazılı ya da sözlü)

  • commission/kəˈmɪʃən/

    sipariş iş, ısmarlama eser

  • communal/kəˈmjuːnəl/

    ortak, topluluğa ait, paylaşılan

  • compact/kəmˈpækt/

    sıkı, sıkışık, aralıksız

  • comparatively/kəmˈperətɪvli/

    görece, nispeten

  • compensate/ˈkɑːmpənseɪt/

    telafi etmek, dengelemek, açığı kapatmak

  • compensation/ˌkɑːmpənˈseɪʃən/

    tazminat, zararın karşılanması

  • competence/ˈkɑːmpɪtəns/

    yeterlik, yetkinlik, beceri

  • compile/kəmˈpaɪl/

    derlemek, (bilgiyi) toplayıp düzenlemek

  • compliance/kəmˈplaɪəns/

    uyum, kurallara uyma

  • complication/ˌkɑːmpləˈkeɪʃən/

    komplikasyon, ek sorun (hastalıkta ya da ameliyatta)

  • comply/kəmˈplaɪ/

    uymak (kurala, talimata)

  • composition/ˌkɑːmpəˈzɪʃən/

    bileşim, yapı (neyden oluştuğu)

  • compound/ˈkɑːmpaʊnd/

    bileşik (kimya); birleşik sözcük

  • compress/kəmˈprɛs/

    sıkıştırmak, baskı yapmak, basmak

  • compression/kəmˈprɛʃən/

    sıkıştırma, sıkışma; basınç (yapı malzemesinde)

  • comprise/kəmˈpraɪz/

    (parçalardan) oluşmak, kapsamak

  • conceal/kənˈsiːl/

    gizlemek, saklamak

  • concede/kənˈsiːd/

    kabullenmek, (istemeyerek) kabul etmek

  • concession/kənˈseʃən/

    taviz, ödün

  • concessive/kənˈsesɪv/

    karşıtlık / ödün bildiren (although, even though vb.)

  • conclusive/kənˈkluːsɪv/

    kesin, şüpheye yer bırakmayan, kanıtlayıcı

  • condense/kənˈdɛns/

    yoğuşmak; yoğuşturmak

  • confine/kənˈfaɪn/

    sınırlamak, sınırlı tutmak (bir alanla ya da konuyla)

  • conform/kənˈfɔːrm/

    (gruba, kurala) uymak, uyum göstermek

  • conformity/kənˈfɔːrməti/

    uyma, uyumculuk, gruba uyum

  • confront/kənˈfrʌnt/

    yüzleşmek, (birinin) karşısına dikilip hesap sormak

  • connotation/ˌkɑːnəˈteɪʃən/

    çağrışım; bir kelimenin sözlük dışı duygusal ya da kültürel çağrışımı

  • consciously/ˈkɑːnʃəsli/

    bilinçli olarak, farkında olarak; bile bile

  • consecutive/kənˈsɛkjətɪv/

    art arda, ardışık, üst üste

  • consensus/kənˈsɛnsəs/

    uzlaşı, fikir birliği

  • consent/kənˈsɛnt/

    onay, izin, rıza

  • conservator/kənˈsɜːrvətər/

    restoratör, eser koruma uzmanı

  • conserve/kənˈsɜːrv/

    tasarruflu kullanmak, idareli harcamak (enerji, su, güç)

  • consolidate/kənˈsɑːlɪdeɪt/

    pekiştirmek, sağlamlaştırmak

  • constitute/ˈkɑːnstɪtuːt/

    oluşturmak, teşkil etmek

  • constitutional/ˌkɑːnstɪˈtuːʃənəl/

    anayasal, anayasaya ait ya da uygun

  • constraint/kənˈstreɪnt/

    kısıt, sınırlama

  • contagious/kənˈteɪdʒəs/

    bulaşıcı (temasla kişiden kişiye geçen)

  • contaminate/kənˈtæmɪneɪt/

    kirletmek, bulaştırmak (zararlı madde, mikrop)

  • contempt/kənˈtempt/

    hor görme, aşağılama, küçümseme

  • contraction/kənˈtrækʃən/

    kasılma

  • contradiction/ˌkɑːntrəˈdɪkʃən/

    çelişki, tutarsızlık

  • contradictory/ˌkɑːntrəˈdɪktəri/

    çelişkili, birbirini tutmayan

  • contributor/kənˈtrɪbjətər/

    katkıda bulunan kişi ya da etken

  • controversy/ˈkɑːntrəvɜːrsi/

    tartışma, anlaşmazlık; kamuoyunu ikiye bölen mesele

  • convene/kənˈviːn/

    toplanmak; toplantıya çağırmak

  • convention/kənˈvɛnʃən/

    teamül, yerleşik uygulama, gelenek

  • conversely/kənˈvɜːrsli/

    tersine, öte yandan (karşıt durumu tanıtırken)

  • conviction/kənˈvɪkʃən/

    kanaat, inanç; kendinden emin olma

  • cord/kɔːrd/

    kordon, tel biçimli yapı (omurilik, ses telleri, göbek kordonu)

  • corporate/ˈkɔːrpərət/

    kurumsal, şirkete ait

  • correlate/ˈkɔːrəleɪt/

    ilişkili olmak, bağıntılı olmak

  • corroborate/kəˈrɑːbəreɪt/

    doğrulamak, teyit etmek (bağımsız kanıtla)

  • corrupt/kəˈrʌpt/

    yozlaşmış, rüşvetçi

  • counsel/ˈkaʊnsəl/

    öğüt, tavsiye, danışmanlık

  • counteract/ˌkaʊntərˈækt/

    etkisini gidermek, karşı etki yapmak

  • courtroom/ˈkɔːrtruːm/

    mahkeme salonu, duruşma salonu

  • craftsman/ˈkræftsmən/

    zanaatkâr, usta

  • crust/krʌst/

    yerkabuğu

  • cue/kjuː/

    ipucu, işaret

  • cultivate/ˈkʌltɪveɪt/

    (toprağı) işlemek, ekip biçmek; (bitki) yetiştirmek

  • curb/kɜːrb/

    dizginlemek, sınırlamak, frenlemek

  • cybersecurity/ˌsaɪbərsɪˈkjʊərɪti/

    siber güvenlik (dijital sistem, ağ ve verilerin saldırılardan korunması)

  • dangle/ˈdæŋɡəl/

    sarkmak, sallanmak; sarkıtmak

  • darkroom/ˈdɑːrkruːm/

    karanlık oda (fotoğraf banyosu için)

  • dean/diːn/

    dekan

  • decompose/ˌdiːkəmˈpoʊz/

    çürümek, ayrışmak

  • deduce/dɪˈduːs/

    tümdengelimle sonuç çıkarmak, mantıksal çıkarım yapmak

  • deem/diːm/

    saymak, addetmek, kabul etmek

  • default/dɪˈfɔːlt/

    varsayılan (ayar, seçenek)

  • defendant/dɪˈfendənt/

    sanık; davalı

  • defensible/dɪˈfɛnsəbəl/

    savunulabilir, haklı gösterilebilir

  • defer/dɪˈfɜːr/

    ertelemek, sonraya bırakmak

  • deficiency/dɪˈfɪʃənsi/

    eksiklik, yetersizlik

  • deflect/dɪˈflekt/

    saptırmak, yönünü değiştirmek

  • degrade/dɪˈɡreɪd/

    bozunmak, ayrışmak; bozundurmak

  • delegation/ˌdɛlɪˈɡeɪʃən/

    heyet, delegasyon

  • deliberation/dɪˌlɪbəˈreɪʃən/

    müzakere, enine boyuna düşünme ve tartışma

  • demographic/ˌdeməˈɡræfɪk/

    demografik grup, nüfus dilimi (yaş, cinsiyet, gelir gibi özelliklere göre tanımlanan insan grubu)

  • denial/dɪˈnaɪəl/

    inkâr, yalanlama; (gerçeği) kabullenmeme

  • density/ˈdɛnsəti/

    yoğunluk (kütle/hacim)

  • dependence/dɪˈpɛndəns/

    bağımlılık, bağlı olma (başka birine, bir şeye)

  • depict/dɪˈpɪkt/

    tasvir etmek, betimlemek, resmetmek

  • deplete/dɪˈpliːt/

    tüketmek, azaltmak (bir kaynağı)

  • depletion/dɪˈpliːʃən/

    tükenme, azalma

  • deploy/dɪˈplɔɪ/

    devreye almak, kullanıma sunmak (yazılım, sistem)

  • deprive/dɪˈpraɪv/

    yoksun bırakmak, mahrum etmek

  • derive/dɪˈraɪv/

    elde etmek, almak (bir kaynaktan)

  • descent/dɪˈsent/

    iniş (aşağı doğru hareket ya da yol)

  • destitute/ˈdestɪtuːt/

    yoksul, muhtaç (temel ihtiyaçlarını karşılayacak hiçbir kaynağı olmayan)

  • deter/dɪˈtɜːr/

    caydırmak, vazgeçirmek

  • deteriorate/dɪˈtɪriəreɪt/

    kötüleşmek, bozulmak

  • detrimental/ˌdetrɪˈmentəl/

    zararlı, olumsuz etkili

  • deviate/ˈdiːvieɪt/

    sapmak, (kuraldan, plandan) ayrılmak

  • diagnosis/ˌdaɪəɡˈnoʊsɪs/

    teşhis, tanı

  • dietary/ˈdaɪəteri/

    beslenmeyle ilgili, diyete ait

  • digestive/daɪˈdʒɛstɪv/

    sindirimle ilgili, sindirim (sistemi vb.)

  • dilemma/dɪˈlɛmə/

    ikilem, çıkmaz; iki zor seçenek arasında kalma durumu

  • diligence/ˈdɪlɪdʒəns/

    çalışkanlık, titizlik, özen

  • diminish/dɪˈmɪnɪʃ/

    azalmak, zayıflamak; azaltmak

  • discard/dɪˈskɑːrd/

    atmak, elden çıkarmak (artık işe yaramayan şeyi)

  • disclose/dɪsˈkloʊz/

    açıklamak, ifşa etmek (gizli bilgiyi)

  • disclosure/dɪsˈkloʊʒər/

    açıklama, ifşa, bilgi verme

  • discourse/ˈdɪskɔːrs/

    söylem; belirli bir konuya ya da topluma özgü yazılı/sözlü dil kullanımı; tartışma, diyalog

  • discrepancy/dɪˈskrɛpənsi/

    tutarsızlık, uyuşmazlık, fark

  • dismantle/dɪsˈmæntəl/

    sökmek, parçalarına ayırmak

  • disparity/dɪˈspærɪti/

    eşitsizlik, uçurum (iki şey arasındaki belirgin fark veya dengesizlik)

  • disperse/dɪˈspɜːrs/

    dağılmak, yayılmak; dağıtmak

  • displace/dɪsˈpleɪs/

    yerinden etmek, yerini değiştirmek

  • disprove/dɪsˈpruːv/

    yanlışlığını kanıtlamak, çürütmek

  • disrupt/dɪsˈrʌpt/

    bozmak, sekteye uğratmak, aksatmak

  • disruption/dɪsˈrʌpʃən/

    bozulma, aksama, kesinti

  • dissent/dɪˈsɛnt/

    muhalefet, farklı görüş, karşı çıkma

  • dissertation/ˌdɪsərˈteɪʃən/

    tez, bitirme tezi

  • distinction/dɪˈstɪŋkʃən/

    ayrım, fark

  • distortion/dɪˈstɔːrʃən/

    çarpıtma, saptırma (gerçek, bilgi)

  • diversify/dɪˈvɜːrsɪfaɪ/

    çeşitlendirmek, çeşitlenmek

  • do away with/ˌduː əˈweɪ wɪð/

    kaldırmak, son vermek, ortadan kaldırmak

  • doctrine/ˈdɑːktrɪn/

    doktrin, öğreti, ilke bütünü

  • dominant/ˈdɑːmɪnənt/

    baskın, egemen, hâkim

  • dosage/ˈdoʊsɪdʒ/

    dozaj, ilacın miktarı ve alınma sıklığı

  • dossier/ˈdɑːsieɪ/

    dosya, belge dosyası (bir kişi ya da konu hakkında toplanmış belgeler)

  • downturn/ˈdaʊntɜːrn/

    durgunluk, gerileme, düşüş (ekonomide, satışta)

  • draw on/drɔː ɑːn/

    yararlanmak, başvurmak (kaynak, deneyim, bilgi)

  • droplet/ˈdrɑːplət/

    damlacık, küçük damla

  • duplicate/ˈduːplɪkeɪt/

    kopyalamak, çoğaltmak; (gereksizce) tekrarlamak

  • durable/ˈdʊrəbəl/

    dayanıklı, sağlam

  • dusk/dʌsk/

    alacakaranlık, akşam karanlığı

  • dynasty/ˈdaɪnəsti/

    hanedan

  • eagerness/ˈiːɡərnəs/

    heves, istek, şevk

  • echo/ˈekoʊ/

    yankı

  • ecologist/iˈkɑːlədʒɪst/

    ekolog, ekoloji bilimcisi

  • editorial/ˌedɪˈtɔːriəl/

    başyazı, gazetenin görüş yazısı

  • effortless/ˈefərtləs/

    zahmetsiz, çaba gerektirmeyen; kolaylıkla yapılan

  • elation/ɪˈleɪʃən/

    büyük sevinç, coşku, ruh yüksekliği

  • elevate/ˈeləveɪt/

    yükseltmek, artırmak (düzey, değer)

  • eliminate/ɪˈlɪmɪneɪt/

    ortadan kaldırmak, yok etmek

  • ellipsis/ɪˈlɪpsɪs/

    eksilti (tekrarlanan sözcüğü düşürme)

  • eloquent/ˈɛləkwənt/

    güzel ve etkili konuşan ya da yazan; akıcı, belagatli

  • embargo/ɪmˈbɑːrɡoʊ/

    ambargo, ticaret yasağı

  • embed/ɪmˈbɛd/

    yerleştirmek, gömmek, içine oturtmak

  • embody/ɪmˈbɑːdi/

    somutlaştırmak, temsil etmek, (bir fikrin) vücut bulmuş hâli olmak

  • emergence/ɪˈmɜːrdʒəns/

    ortaya çıkış, belirme

  • emigration/ˌemɪˈɡreɪʃən/

    dışarıya göç, yurt dışına göç (ülkeden ayrılma)

  • emit/iˈmɪt/

    salmak, yaymak (gaz, ışık, ısı, ses)

  • emphatic/ɪmˈfætɪk/

    kesin, açık ve güçlü (ifade); vurgulu

  • encompass/ɪnˈkʌmpəs/

    kapsamak, içine almak

  • encryption/ɪnˈkrɪpʃən/

    şifreleme (verilerin yetkisiz erişime karşı kodlanması)

  • endorse/ɪnˈdɔːrs/

    onaylamak, desteklemek (açıkça)

  • endorsement/ɪnˈdɔːrsmənt/

    onay, destek (açıkça verilen)

  • endure/ɪnˈdʊr/

    katlanmak, dayanmak

  • enforce/ɪnˈfɔːrs/

    (yasa, kural) uygulamak, uygulatmak, yaptırımla işletmek

  • entail/ɪnˈteɪl/

    gerektirmek, içermek, beraberinde getirmek

  • enterprise/ˈentərpraɪz/

    işletme, şirket

  • enzyme/ˈenzaɪm/

    enzim

  • episode/ˈepəsoʊd/

    nöbet, atak (bir hastalığın tekrarlayan dönemi)

  • equivalent/ɪˈkwɪvələnt/

    eşdeğer, karşılık

  • erode/ɪˈroʊd/

    aşındırmak, aşınmak

  • erosion/ɪˈroʊʒən/

    erozyon, aşınma (toprak, kaya, kıyı)

  • erupt/ɪˈrʌpt/

    püskürmek, (yanardağ) faaliyete geçmek

  • eruption/ɪˈrʌpʃən/

    püskürme (yanardağ)

  • euphoria/juːˈfɔːriə/

    aşırı mutluluk ve coşku duygusu, öfori

  • evaporation/ɪˌvæpəˈreɪʃən/

    buharlaşma

  • evidently/ˈevɪdəntli/

    anlaşılan, görünüşe göre (eldeki bilgiye bakılırsa)

  • exacerbate/ɪɡˈzæsərbeɪt/

    şiddetlendirmek, kötüleştirmek (zaten var olan bir sorunu)

  • excavate/ˈekskəveɪt/

    kazı yapmak, kazıp ortaya çıkarmak (arkeoloji)

  • excavation/ˌekskəˈveɪʃən/

    kazı (arkeolojik)

  • exceed/ɪkˈsiːd/

    aşmak, geçmek (bir sınırı, miktarı)

  • excess/ˈekses/

    fazlalık, aşırı miktar

  • excessive/ɪkˈsesɪv/

    aşırı, gereğinden fazla

  • exempt/ɪɡˈzɛmpt/

    muaf, (yükümlülükten) bağışık

  • exert/ɪɡˈzɜːrt/

    uygulamak, göstermek (etki, baskı, kuvvet)

  • expenditure/ɪkˈspɛndɪtʃər/

    harcama, gider

  • explanatory/ɪkˈsplænəˌtɔːri/

    açıklayıcı

  • explicitly/ɪkˈsplɪsɪtli/

    açıkça, açık açık

  • exploit/ɪkˈsplɔɪt/

    yararlanmak, değerlendirmek, en iyi biçimde kullanmak

  • exponential/ˌekspəˈnenʃəl/

    üstel, katlanarak artan (her adımda bir öncekiyle çarpım yoluyla büyüyen)

  • exporter/ɪkˈspɔːrtər/

    ihracatçı (kişi, şirket ya da ülke)

  • extract/ɪkˈstrækt/

    çıkarmak, elde etmek (bir maddeyi içinden)

  • facilitate/fəˈsɪlɪteɪt/

    kolaylaştırmak, mümkün kılmak

  • factual/ˈfæktʃuəl/

    olgusal, gerçeklere dayalı

  • fallacy/ˈfæləsi/

    yanılgı, mantık hatası; yanlış ama yaygın inanç

  • fatigue/fəˈtiːɡ/

    yorgunluk, bitkinlik

  • feasibility/ˌfiːzəˈbɪləti/

    uygulanabilirlik, yapılabilirlik, fizibilite

  • feasible/ˈfiːzəbəl/

    uygulanabilir, yapılabilir, mümkün

  • fell/fel/

    (ağaç) kesmek, devirmek

  • fertile/ˈfɜːrtəl/

    verimli, bereketli (toprak)

  • fieldwork/ˈfiːldwɜːrk/

    saha çalışması, alan araştırması

  • fight off/ˌfaɪt ˈɔːf/

    (hastalığı) savuşturmak, yenmek

  • figurative/ˈfɪɡjərətɪv/

    mecazi, mecaz anlamlı

  • finite/ˈfaɪnaɪt/

    sınırlı, sonlu

  • flaw/flɔː/

    kusur, zayıf nokta (fikirde, planda, sistemde)

  • fleet/fliːt/

    filo (aynı kuruma ait araçlar, gemiler, uçaklar)

  • flicker/ˈflɪkər/

    titreşmek, yanıp sönmek (ışık, alev)

  • flourish/ˈflɜːrɪʃ/

    gelişmek, serpilmek, parlak bir dönem yaşamak

  • fluctuate/ˈflʌktʃueɪt/

    dalgalanmak, inip çıkmak

  • footage/ˈfʊtɪdʒ/

    görüntü kaydı, (filme/kameraya alınmış) görüntüler

  • foreman/ˈfɔːrmən/

    ustabaşı, işçi şefi

  • forge/fɔːrdʒ/

    sahtesini yapmak, taklit etmek (imza, belge, para)

  • formulate/ˈfɔːrmjəleɪt/

    (kuram, hipotez, görüş) ortaya koymak, formüle etmek

  • foster/ˈfɑːstər/

    geliştirmek, desteklemek, teşvik etmek

  • fraction/ˈfrækʃən/

    küçük bir kısım, çok az bir bölüm

  • fracture/ˈfræktʃər/

    kırık (kemikte)

  • frail/freɪl/

    güçsüz, zayıf, narin (yaşlı ya da hasta kişi)

  • framework/ˈfreɪmwɜːrk/

    çerçeve (kurallar, fikirler, yapı)

  • fraud/frɔːd/

    dolandırıcılık, sahtekârlık

  • frequency/ˈfriːkwənsi/

    frekans

  • fuse/fjuːz/

    kaynaşmak, birleşmek; kaynaştırmak

  • generational/ˌdʒenəˈreɪʃənəl/

    kuşaklar arası, kuşaklara ait

  • genome/ˈdʒiːnoʊm/

    genom (bir organizmanın tüm genetik bilgisini içeren DNA dizisi)

  • gland/ɡlænd/

    bez, salgı bezi

  • glaze/ɡleɪz/

    sır (seramikte parlak kaplama)

  • glucose/ˈɡluːkoʊs/

    glikoz

  • governance/ˈɡʌvərnəns/

    yönetişim, yönetim biçimi

  • grasp/ɡræsp/

    kavramak, anlamak

  • gravel/ˈɡrævəl/

    çakıl, mıcır

  • gravitational/ˌɡrævəˈteɪʃənəl/

    kütleçekimsel, yerçekimine ilişkin

  • groundwater/ˈɡraʊndwɔːtər/

    yeraltı suyu

  • gust/ɡʌst/

    ani ve sert rüzgâr, rüzgârın sert esişi

  • gutter/ˈɡʌtər/

    oluk, yağmur oluğu (çatı kenarında)

  • halt/hɔːlt/

    durdurmak; durmak

  • hand down/ˌhænd ˈdaʊn/

    kuşaktan kuşağa aktarmak, sonraki kuşağa bırakmak

  • harden/ˈhɑːrdən/

    sertleşmek; sertleştirmek

  • harness/ˈhɑːrnəs/

    (enerji, kaynak) yararlanmak, işe koşmak

  • hatch/hætʃ/

    yumurtadan çıkmak; (yumurta) çatlamak

  • hazard/ˈhæzərd/

    tehlike, risk kaynağı

  • hemoglobin/ˈhiːməɡloʊbɪn/

    hemoglobin

  • hereditary/həˈredɪteri/

    kalıtsal, irsî

  • hierarchical/ˌhaɪəˈrɑːrkɪkəl/

    hiyerarşik, aşamalı

  • hierarchy/ˈhaɪərɑːrki/

    hiyerarşi, aşama düzeni

  • hinder/ˈhɪndər/

    engellemek, zorlaştırmak, sekteye uğratmak

  • hindsight/ˈhaɪndsaɪt/

    sonradan anlama, geriye dönüp bakma

  • hinge on/ˈhɪndʒ ɑːn/

    -e bağlı olmak, (sonucu) -e dayanmak

  • hull/hʌl/

    tekne gövdesi, gemi teknesi

  • humility/hjuːˈmɪləti/

    alçakgönüllülük, tevazu

  • hydroelectric/ˌhaɪdroʊɪˈlɛktrɪk/

    hidroelektrik, suyun gücüyle elektrik üreten

  • hypothetical/ˌhaɪpəˈθetɪkəl/

    varsayımsal, farazi

  • identifiable/aɪˌdentəˈfaɪəbəl/

    tanınabilir, belirlenebilir, ayırt edilebilir

  • idiom/ˈɪdiəm/

    deyim; sözcük anlamlarından çıkarılamayan, kendine özgü anlamı olan kalıp ifade

  • idle/ˈaɪdəl/

    boşta, atıl, çalışmayan (makine, kişi)

  • ignite/ɪɡˈnaɪt/

    tutuşturmak; tutuşmak, alev almak

  • immunity/ɪˈmjuːnəti/

    bağışıklık

  • immunize/ˈɪmjənaɪz/

    bağışıklık kazandırmak, aşılamak

  • impair/ɪmˈper/

    bozmak, zayıflatmak, zarar vermek (bir işlevi)

  • impairment/ɪmˈpermənt/

    bozukluk, işlev kaybı

  • impersonal/ɪmˈpɜːrsənəl/

    soğuk, kişisel ilgiden yoksun

  • implausible/ɪmˈplɔːzəbəl/

    akla yatkın olmayan, inandırıcı olmayan

  • implementation/ˌɪmpləmenˈteɪʃən/

    uygulama, hayata geçirme, yürürlüğe koyma

  • implication/ˌɪmplɪˈkeɪʃən/

    olası sonuç, doğuracağı etki

  • implicit/ɪmˈplɪsɪt/

    örtük, üstü kapalı, dolaylı olarak anlaşılan

  • importer/ɪmˈpɔːrtər/

    ithalatçı (kişi, şirket ya da ülke)

  • impulse/ˈɪmpʌls/

    dürtü, ani istek

  • inadvertently/ˌɪnədˈvɜːrtəntli/

    istemeden, farkında olmadan, kasıtsız olarak

  • incentive/ɪnˈsentɪv/

    teşvik, özendirici, prim

  • incidence/ˈɪnsɪdəns/

    görülme sıklığı, insidans (belli sürede yeni vaka sayısı)

  • incoherent/ˌɪnkoʊˈhɪrənt/

    tutarsız, anlaşılmaz, birbirini tutmayan

  • inconclusive/ˌɪnkənˈkluːsɪv/

    sonuçsuz, kesin olmayan, bir sonuca bağlanmayan

  • index/ˈɪndeks/

    dizin, fihrist (kitabın sonundaki)

  • indifference/ɪnˈdɪfrəns/

    kayıtsızlık, ilgisizlik, umursamazlık

  • indigenous/ɪnˈdɪdʒənəs/

    yerli, bir yere özgü

  • induce/ɪnˈduːs/

    neden olmak, tetiklemek, oluşturmak

  • industrialization/ɪnˌdʌstriələˈzeɪʃən/

    sanayileşme

  • inequality/ˌɪnɪˈkwɑːlɪti/

    eşitsizlik (fırsatlara, kaynaklara veya muameleye erişimdeki adaletsiz fark)

  • infant/ˈɪnfənt/

    bebek (özellikle ilk yılındaki)

  • infer/ɪnˈfɜːr/

    çıkarım yapmak, sonuç çıkarmak (dolaylı bilgiden)

  • inference/ˈɪnfərəns/

    çıkarım, sonuç çıkarma

  • inflamed/ɪnˈfleɪmd/

    iltihaplı, iltihaplanmış

  • inflammation/ˌɪnfləˈmeɪʃən/

    iltihap, enflamasyon

  • influenza/ˌɪnfluˈenzə/

    grip, influenza

  • infrared/ˌɪnfrəˈred/

    kızılötesi

  • infrastructure/ˈɪnfrəstrʌktʃər/

    altyapı

  • inhabit/ɪnˈhæbɪt/

    -de yaşamak, (bir yeri) mesken edinmek

  • inhabitant/ɪnˈhæbɪtənt/

    sakin, bir yerde yaşayan kişi

  • inhale/ɪnˈheɪl/

    solumak, (nefesle) içine çekmek

  • inherent/ɪnˈhɪrənt/

    doğasında olan, özünde var olan, kaçınılmaz

  • inheritance/ɪnˈherɪtəns/

    miras (ölen birinden kalan para ya da mal)

  • inland/ˌɪnˈlænd/

    iç kesimlerde, iç kesimlere doğru (denizden uzakta)

  • innate/ɪˈneɪt/

    doğuştan, doğuştan gelen

  • innovation/ˌɪnəˈveɪʃən/

    inovasyon, yenilik (yeni bir fikir, yöntem veya ürünün hayata geçirilmesi)

  • insofar as/ˌɪnsoʊˈfɑːr æz/

    -dığı ölçüde, -dığı kadarıyla

  • installment/ɪnˈstɔːlmənt/

    taksit

  • instinctively/ɪnˈstɪŋktɪvli/

    içgüdüsel olarak, kendiliğinden

  • institutional/ˌɪnstɪˈtuːʃənəl/

    kurumsal, kurumlara ait

  • insulate/ˈɪnsəleɪt/

    yalıtmak

  • insulin/ˈɪnsəlɪn/

    insülin

  • insurer/ɪnˈʃʊrər/

    sigortacı, sigorta şirketi

  • intact/ɪnˈtækt/

    sağlam, bozulmamış, zarar görmemiş

  • intake/ˈɪnteɪk/

    alım, tüketim (vücuda alınan miktar)

  • integrity/ɪnˈteɡrəti/

    dürüstlük, ahlaki sağlamlık

  • intensify/ɪnˈtensəfaɪ/

    şiddetlenmek, yoğunlaşmak; şiddetlendirmek

  • intermittent/ˌɪntərˈmɪtənt/

    aralıklı, kesik kesik

  • interpretation/ɪnˌtɜːrprɪˈteɪʃən/

    yorum, yorumlama

  • intervene/ˌɪntərˈviːn/

    müdahale etmek, araya girmek

  • intervention/ˌɪntərˈvɛnʃən/

    müdahale, araya girme

  • intestinal/ɪnˈtɛstɪnəl/

    bağırsakla ilgili, bağırsak (tamlamada)

  • intestine/ɪnˈtɛstɪn/

    bağırsak

  • intrinsic/ɪnˈtrɪnzɪk/

    içsel, özünde olan, doğasında bulunan

  • introspection/ˌɪntrəˈspekʃən/

    iç gözlem, kendi düşünce ve duygularını inceleme

  • invariably/ɪnˈveriəbli/

    her zaman, istisnasız, değişmez biçimde

  • invasive/ɪnˈveɪsɪv/

    girişimsel (vücuda kesi ya da alet sokmayı gerektiren)

  • inversion/ɪnˈvɜːrʒən/

    devrik yapı (yardımcı fiilin özneden önce gelmesi)

  • inverted/ɪnˈvɜːrtɪd/

    devrik, ters çevrilmiş

  • ion/ˈaɪɑːn/

    iyon

  • ironically/aɪˈrɑːnɪkli/

    işin ironik yanı, ne tuhaftır ki

  • irreplaceable/ˌɪrɪˈpleɪsəbəl/

    yeri doldurulamaz, yerine konamaz

  • irreversible/ˌɪrɪˈvɜːrsəbəl/

    geri dönüşsüz, geri döndürülemez

  • isolate/ˈaɪsəleɪt/

    ayırmak, tecrit etmek, izole etmek

  • jargon/ˈdʒɑːrɡən/

    jargon; belirli bir meslek ya da gruba özgü, dışarıdakilerin anlamakta güçlük çektiği özel terimler

  • jurisdiction/ˌdʒʊrɪsˈdɪkʃən/

    yargı yetkisi, yetki

  • keynote/ˈkiːnoʊt/

    açılış konuşması, ana konuşma

  • kiln/kɪln/

    fırın (çömlek, tuğla pişirme)

  • kinetic/kɪˈnɛtɪk/

    kinetik, hareketle ilgili

  • laborer/ˈleɪbərər/

    işçi, emekçi (özellikle beden işçisi)

  • landmark/ˈlændmɑːrk/

    yer işareti, simge yapı

  • lay down/ˌleɪ ˈdaʊn/

    (kural, ilke) koymak, belirlemek, saptamak

  • ledger/ˈledʒər/

    hesap defteri, muhasebe defteri

  • legislator/ˈledʒɪsleɪtər/

    yasa koyucu, milletvekili

  • legislature/ˈledʒɪsleɪtʃər/

    yasama organı, meclis

  • legitimacy/lɪˈdʒɪtɪməsi/

    meşruiyet, meşruluk

  • legitimate/lɪˈdʒɪtɪmət/

    meşru, yasal, kurallara uygun

  • lessen/ˈlesən/

    azaltmak, hafifletmek; azalmak

  • lethal/ˈliːθəl/

    öldürücü

  • levy/ˈlevi/

    vergi, harç, resmî kesinti

  • lexical/ˈlɛksɪkəl/

    sözcüksel, sözlüksel; kelimeler ya da kelime dağarcığıyla ilgili

  • liability/ˌlaɪəˈbɪləti/

    (hukuki) sorumluluk, yükümlülük

  • license/ˈlaɪsəns/

    ehliyet, ruhsat, izin belgesi

  • likewise/ˈlaɪkwaɪz/

    aynı şekilde, benzer biçimde, keza

  • limb/lɪm/

    uzuv, kol ya da bacak

  • limestone/ˈlaɪmstoʊn/

    kireçtaşı

  • linger/ˈlɪŋɡər/

    sürmek, geçmemek, uzun süre kalmak

  • linguist/ˈlɪŋɡwɪst/

    dilbilimci

  • literacy/ˈlɪtərəsi/

    okuryazarlık

  • literal/ˈlɪtərəl/

    gerçek, temel (anlam); mecaz olmayan

  • lucrative/ˈluːkrətɪv/

    kârlı, kazançlı, getirisi yüksek

  • magnitude/ˈmæɡnɪtuːd/

    büyüklük; boyut, önem

  • mandate/ˈmændeɪt/

    yetki (seçimle ya da resmî olarak verilen)

  • mandative/ˈmændətɪv/

    emir, istek ya da gereklilik bildiren (dilbilgisi; 'mandative subjunctive')

  • manifest/ˈmænəfest/

    kendini göstermek, ortaya çıkmak (belirti olarak)

  • mantle/ˈmæntəl/

    manto (yerkürenin kabuk ile çekirdek arasındaki katmanı)

  • manuscript/ˈmænjəskrɪpt/

    yayımlanmamış metin, kitabın yazar metni

  • marginal/ˈmɑːrdʒɪnəl/

    çok küçük, önemsiz, sınırlı (etki, değişim)

  • marginalize/ˈmɑːrdʒɪnəlaɪz/

    dışlamak, marjinalleştirmek (bir kişiyi veya grubu toplumun dışında bırakmak ya da önemsiz kılmak)

  • maritime/ˈmerɪtaɪm/

    denizcilikle ilgili, deniz (ticareti, taşımacılığı)

  • markedly/ˈmɑːrkɪdli/

    belirgin biçimde, gözle görülür ölçüde

  • marrow/ˈmæroʊ/

    ilik, kemik iliği

  • measurable/ˈmeʒərəbəl/

    ölçülebilir

  • mediate/ˈmiːdieɪt/

    arabuluculuk etmek, aracılık etmek

  • mediator/ˈmiːdieɪtər/

    arabulucu

  • medium/ˈmiːdiəm/

    ortam (dalganın ya da enerjinin yayıldığı madde)

  • melancholy/ˈmelənˌkɑːli/

    derin ve kalıcı hüzün, melankoli, kasvet

  • membrane/ˈmɛmbreɪn/

    zar

  • memorandum/ˌmeməˈrændəm/

    iç yazışma notu, bilgi notu (iş yerinde)

  • mere/mɪr/

    salt, sadece, yalnızca (küçüklüğü vurgular)

  • merge/mɜːrdʒ/

    birleşmek, birleştirmek (şirket, kurum)

  • merger/ˈmɜːrdʒər/

    (şirket) birleşme

  • messenger/ˈmɛsəndʒər/

    haberci (madde), sinyal taşıyan molekül

  • metabolism/məˈtæbəlɪzəm/

    metabolizma

  • metaphor/ˈmɛtəfɔːr/

    metafor, eğretileme; bir şeyi başka bir şeymiş gibi anlatan söz sanatı

  • metaphorical/ˌmɛtəˈfɔːrɪkəl/

    mecazi, eğretilemeli

  • methodological/ˌmeθədəˈlɑːdʒɪkəl/

    yöntemsel, metodolojik

  • methodology/ˌmɛθəˈdɑːlədʒi/

    yöntem bilim, metodoloji, yöntemler bütünü

  • meticulously/məˈtɪkjələsli/

    titizlikle, en ince ayrıntısına kadar

  • microbe/ˈmaɪkroʊb/

    mikrop, mikroorganizma

  • microorganism/ˌmaɪkroʊˈɔːrɡənɪzəm/

    mikroorganizma

  • microscopic/ˌmaɪkrəˈskɑːpɪk/

    mikroskobik, gözle görülemeyecek kadar küçük

  • mimic/ˈmɪmɪk/

    taklit etmek, benzemek (belirti olarak)

  • misread/ˌmɪsˈriːd/

    yanlış yorumlamak, yanlış anlamak

  • mobility/moʊˈbɪlɪti/

    hareketlilik, sosyal mobilite (bireyin toplumsal veya ekonomik statüsünü değiştirebilme kapasitesi)

  • mobilize/ˈmoʊbəlaɪz/

    harekete geçirmek, seferber etmek

  • modesty/ˈmɑːdəsti/

    alçakgönüllülük, kendini övmeme

  • monetary/ˈmɑːnəteri/

    parasal, para ile ilgili

  • mortality/mɔːrˈtæləti/

    ölüm oranı, mortalite

  • mould/moʊld/

    kalıp

  • mucus/ˈmjuːkəs/

    mukus, sümük, balgam

  • municipal/mjuːˈnɪsɪpəl/

    belediyeye ait, belediye

  • municipality/mjuːˌnɪsɪˈpæləti/

    belediye; belediye sınırları içindeki yerleşim

  • mutate/ˈmjuːteɪt/

    mutasyona uğramak, değişime uğramak

  • mutation/mjuːˈteɪʃən/

    mutasyon, kalıtsal değişim

  • narrator/ˈnæreɪtər/

    anlatıcı (öykü, roman, film)

  • negligible/ˈneɡlɪdʒəbəl/

    önemsiz, ihmal edilebilir, yok denecek kadar az

  • neural/ˈnjʊərəl/

    nöral, sinirsel (sinir sistemi veya sinir hücreleriyle ilgili)

  • neuron/ˈnʊrɑːn/

    nöron, sinir hücresi

  • neutralize/ˈnuːtrəlaɪz/

    etkisiz hâle getirmek, nötrleştirmek

  • nomadic/noʊˈmædɪk/

    göçebe

  • nominal/ˈnɑːmɪnəl/

    isimle ilgili, ad niteliğinde (dilbilgisi)

  • norm/nɔːrm/

    toplumsal kural, norm

  • nostalgia/nɑːˈstælɡiə/

    geçmişe duyulan özlem, nostalji

  • nostalgic/nɑːˈstældʒɪk/

    nostaljik, geçmişe özlem duyan

  • notary/ˈnoʊtəri/

    noter

  • notwithstanding/ˌnɑːtwɪθˈstændɪŋ/

    -e rağmen, -e karşın

  • nucleus/ˈnuːkliəs/

    (hücre) çekirdek

  • nurture/ˈnɜːrtʃər/

    beslemek, yetiştirmek, geliştirmek

  • nutrient/ˈnuːtriənt/

    besin öğesi

  • obese/oʊˈbiːs/

    obez, aşırı kilolu

  • objection/əbˈdʒekʃən/

    itiraz, karşı çıkma

  • obstruct/əbˈstrʌkt/

    tıkamak, engellemek

  • offset/ˌɔːfˈsɛt/

    dengelemek, telafi etmek, karşılamak

  • onset/ˈɑːnset/

    başlangıç (hastalığın, kötü bir durumun)

  • opposition/ˌɑːpəˈzɪʃən/

    karşı çıkma, muhalefet, itiraz

  • oppression/əˈpreʃən/

    baskı, zulüm (bir grup üzerinde haksız ve güçlü bir otorite tarafından uygulanan sistematik kısıtlama)

  • originate/əˈrɪdʒəneɪt/

    ortaya çıkmak, doğmak, kökenini almak

  • outbreak/ˈaʊtbreɪk/

    salgın, (hastalığın) patlak vermesi

  • outright/ˌaʊtˈraɪt/

    tamamen, kesin olarak; açıkça, dolambaçsız

  • outward/ˈaʊtwərd/

    dışarıya doğru

  • overestimate/ˌoʊvərˈɛstɪmeɪt/

    olduğundan fazla tahmin etmek, gözünde büyütmek

  • overfishing/ˌoʊvərˈfɪʃɪŋ/

    aşırı avlanma (balık)

  • oversee/ˌoʊvərˈsiː/

    denetlemek, gözetmek, başında durmak

  • oversight/ˈoʊvərsaɪt/

    denetim, gözetim

  • overstate/ˌoʊvərˈsteɪt/

    abartmak, olduğundan büyük göstermek

  • pancreas/ˈpæŋkriəs/

    pankreas

  • paradox/ˈpærədɑːks/

    paradoks, çelişkili gerçek; birbirine zıt ama ikisi de doğru görünen durum

  • paradoxically/ˌperəˈdɑːksɪkli/

    paradoksal olarak, garip bir biçimde (beklenenin tersine)

  • parish/ˈpærɪʃ/

    bucak, köy düzeyinde küçük yerel yönetim birimi (İngiltere)

  • parliamentary/ˌpɑːrləˈmentəri/

    meclise ait, parlamenter

  • pasture/ˈpæstʃər/

    mera, otlak

  • pathogen/ˈpæθədʒən/

    patojen, hastalık etkeni

  • patron/ˈpeɪtrən/

    hami, sanat koruyucusu, destekçi

  • pending/ˈpɛndɪŋ/

    bekleyen, sonuçlanmamış, askıda

  • penetrate/ˈpenətreɪt/

    içine işlemek, nüfuz etmek, delip geçmek

  • persist/pərˈsɪst/

    sürmek, devam etmek (istenmeyen durum)

  • persistence/pərˈsɪstəns/

    azim, sebat

  • persistent/pərˈsɪstənt/

    süreğen, geçmeyen, inatçı

  • phase out/ˌfeɪz ˈaʊt/

    aşamalı olarak kaldırmak, yavaş yavaş sona erdirmek

  • phenomenon/fəˈnɑːmənɑːn/

    olgu, fenomen

  • photosynthesis/ˌfoʊtoʊˈsɪnθəsɪs/

    fotosentez

  • pigment/ˈpɪɡmənt/

    pigment, boya maddesi

  • pinpoint/ˈpɪnpɔɪnt/

    tam olarak belirlemek, kesin olarak saptamak

  • pivot/ˈpɪvət/

    yön değişikliği (özellikle iş stratejisinde)

  • plainly/ˈpleɪnli/

    açıkça, apaçık, besbelli

  • plausible/ˈplɔːzɪbəl/

    makul görünen, akla yatkın, inandırıcı

  • plausibly/ˈplɔːzəbli/

    makul biçimde, akla yatkın şekilde, inandırıcı olarak

  • pollutant/pəˈluːtənt/

    kirletici (madde)

  • pore/pɔːr/

    gözenek

  • portray/pɔːrˈtreɪ/

    betimlemek, tasvir etmek; (belli bir biçimde) göstermek

  • potent/ˈpoʊtənt/

    güçlü, etkili (ilaç, madde)

  • pragmatic/præɡˈmætɪk/

    pragmatik, pratik; sonuçlara odaklanan, ideoloji yerine pratikliği ön plana alan

  • precaution/prɪˈkɔːʃən/

    önlem, tedbir

  • precede/prɪˈsiːd/

    önce gelmek, öncesinde olmak

  • precedent/ˈprɛsɪdənt/

    emsal, örnek (önceki olay ya da karar)

  • precision/prɪˈsɪʒən/

    kesinlik, hassasiyet

  • predominantly/prɪˈdɑːmɪnəntli/

    ağırlıklı olarak, büyük ölçüde

  • preliminary/prɪˈlɪmɪnɛri/

    ön, hazırlık niteliğinde, ilk

  • prematurely/ˌpriːməˈtʃʊrli/

    erken, vaktinden önce

  • prestige/prɛˈstiːʒ/

    saygınlık, prestij, itibar

  • prevail/prɪˈveɪl/

    hâkim olmak, yaygın olmak, geçerli olmak

  • prevalence/ˈprevələns/

    yaygınlık, prevalans (belli bir anda hastalığı olanların oranı)

  • prevalent/ˈprevələnt/

    yaygın, sık görülen

  • preventive/prɪˈventɪv/

    önleyici, koruyucu

  • privilege/ˈprɪvɪlɪdʒ/

    ayrıcalık (belirli bir gruba tanınan, diğerlerine verilmeyen özel hak veya avantaj)

  • procedural/prəˈsiːdʒərəl/

    usule ilişkin, prosedürel

  • procurement/prəˈkjʊrmənt/

    satın alma, tedarik (kurumsal)

  • profound/prəˈfaʊnd/

    derin, çok büyük, köklü (etki, değişim)

  • progressively/prəˈɡrɛsɪvli/

    giderek, adım adım, gittikçe

  • prohibit/proʊˈhɪbɪt/

    (yasa ya da kuralla) yasaklamak

  • projection/prəˈdʒɛkʃən/

    öngörü, tahmin (verilere dayalı)

  • prolong/prəˈlɔːŋ/

    uzatmak (süreyi)

  • prominent/ˈprɑːmɪnənt/

    önde gelen, tanınmış, önemli

  • prompt/prɑːmpt/

    hızlı, gecikmeden yapılan, zamanında

  • prone/proʊn/

    yatkın, eğilimli (kötü bir şeye)

  • prose/proʊz/

    düzyazı; şiir olmayan, günlük cümle yapısına sahip yazı biçimi

  • prosecution/ˌprɑːsɪˈkjuːʃən/

    iddia makamı, savcılık (davada)

  • prosper/ˈprɑːspər/

    zenginleşmek, gelişmek, başarılı olmak

  • prosperity/prɑːˈspɛrəti/

    refah, bolluk, gönenç

  • prosperous/ˈprɑːspərəs/

    müreffeh, zengin, bolluk içinde

  • protocol/ˈproʊtəkɔːl/

    kurallar, işlem kuralları, prosedür

  • prototype/ˈproʊtətaɪp/

    prototip (bir ürünün ilk deneme modeli, örnek sürüm)

  • provision/prəˈvɪʒən/

    hüküm, madde (yasa, sözleşme)

  • provisional/prəˈvɪʒənəl/

    geçici, şimdilik (sonra değişebilir)

  • provoke/prəˈvoʊk/

    tetiklemek, yol açmak (bir tepkiyi)

  • quantify/ˈkwɑːntɪfaɪ/

    sayısallaştırmak, nicel olarak ölçmek

  • quantitative/ˈkwɑːntɪteɪtɪv/

    nicel, sayıya dayalı

  • query/ˈkwɪri/

    soru, sorgu (bilgi ya da açıklama isteyen)

  • ratify/ˈrætɪfaɪ/

    onaylamak (antlaşma, sözleşme)

  • rationality/ˌræʃəˈnæləti/

    akılcılık, akla uygunluk

  • readily/ˈrɛdəli/

    kolayca, rahatça

  • recess/ˈriːsɛs/

    teneffüs (okulda)

  • reciprocal/rɪˈsɪprəkəl/

    karşılıklı, iki yönlü

  • recital/rɪˈsaɪtəl/

    resital, dinleti

  • reconcile/ˈrekənsaɪl/

    barıştırmak; (edilgen/dönüşlü) barışmak

  • reconstruct/ˌriːkənˈstrʌkt/

    yeniden canlandırmak, olayı (eldeki bilgilerle) yeniden kurgulamak

  • reconstruction/ˌriːkənˈstrʌkʃən/

    yeniden inşa, yeniden yapılanma

  • recur/rɪˈkɜːr/

    yinelenmek, tekrar ortaya çıkmak

  • redraft/ˌriːˈdræft/

    yeniden yazmak, yeniden düzenlemek (metin)

  • refine/rɪˈfaɪn/

    geliştirmek, iyileştirmek, ince ayar yapmak

  • refit/ˈriːfɪt/

    onarım ve yenileme (gemi, dükkân, bina içi)

  • reflex/ˈriːflɛks/

    refleks

  • reframe/riːˈfreɪm/

    yeniden çerçevelemek, başka bir açıdan ele almak

  • refute/rɪˈfjuːt/

    çürütmek, kanıtla yalanlamak

  • regain/rɪˈɡeɪn/

    yeniden kazanmak, geri kazanmak

  • registrar/ˈrɛdʒɪstrɑːr/

    kayıt memuru; nikâh memuru

  • registry/ˈredʒɪstri/

    sicil dairesi, kayıt dairesi; nüfus müdürlüğü

  • regulator/ˈrɛɡjəleɪtər/

    düzenleyici kurum, denetleyici kurul

  • regulatory/ˈrɛɡjələtɔːri/

    düzenleyici, denetleyici

  • rehabilitation/ˌriːəˌbɪlɪˈteɪʃən/

    rehabilitasyon, iyileşme sonrası eski işlevi kazandırma süreci

  • reinforcement/ˌriːɪnˈfɔːrsmənt/

    pekiştirme (davranış, öğrenme)

  • relief/rɪˈliːf/

    kabartma (heykel, oyma)

  • relocation/ˌriːloʊˈkeɪʃən/

    taşınma, yer değiştirme (iş yeri, ev, kurum)

  • reluctance/rɪˈlʌktəns/

    isteksizlik, gönülsüzlük

  • remarkably/rɪˈmɑːrkəbli/

    dikkat çekici biçimde, şaşırtıcı derecede

  • remedy/ˈremədi/

    çare, çözüm

  • remorse/rɪˈmɔːrs/

    derin pişmanlık, vicdan azabı

  • render/ˈrendər/

    (bir duruma) sokmak, kılmak, hâle getirmek

  • replicate/ˈreplɪkeɪt/

    (bir sonucu, deneyi) tekrarlamak, yinelemek

  • reproduce/ˌriːprəˈduːs/

    (sonucu, deneyi) yeniden elde etmek, tekrarlamak

  • resent/rɪˈzent/

    içerlemek, gücenmek, kızmak (haksızlık hissiyle)

  • reservoir/ˈrezərvwɑːr/

    baraj gölü, su deposu (şehrin suyunu toplayan)

  • reshape/ˌriːˈʃeɪp/

    yeniden şekillendirmek, köklü biçimde değiştirmek

  • resignation/ˌrezɪɡˈneɪʃən/

    çaresizliği kabulleniş, boyun eğme, tevekkül

  • resilience/rɪˈzɪliəns/

    (zorluktan sonra) toparlanma gücü, dayanıklılık

  • respiratory/ˈrɛspərətɔːri/

    solunumla ilgili, solunum (sistemi vb.)

  • respondent/rɪˈspɑːndənt/

    (ankette, görüşmede) katılımcı, yanıtlayan kişi

  • restorer/rɪˈstɔːrər/

    restoratör, onarımcı (sanat eseri, eski yapı, eşya)

  • restraint/rɪˈstreɪnt/

    ölçülülük, kendini tutma, itidal

  • restrictive/rɪˈstrɪktɪv/

    kısıtlayıcı, sınırlayıcı

  • resurface/ˌriːˈsɜːrfɪs/

    yeniden kaplamak (yol, zemin)

  • retain/rɪˈteɪn/

    korumak, elinde tutmak, muhafaza etmek

  • retina/ˈrɛtɪnə/

    retina, ağ tabaka

  • retrieve/rɪˈtriːv/

    (bellekten) çağırmak, hatırlamak

  • retrospective/ˌretrəˈspektɪv/

    retrospektif (sanatçının eserlerini bir arada gösteren sergi)

  • rhetorical/rɪˈtɔːrɪkəl/

    retorik, söz sanatıyla ilgili; cevap beklemeyen (soru)

  • rigid/ˈrɪdʒɪd/

    katı, esnek olmayan (kural, sistem)

  • rigorous/ˈrɪɡərəs/

    titiz, sıkı, özenli

  • ritual/ˈrɪtʃuəl/

    ritüel, tören, belirli bir sırayla yapılan davranış

  • robust/roʊˈbʌst/

    sağlam, güvenilir (kanıt, yöntem, sonuç)

  • rotation/roʊˈteɪʃən/

    dönme, dönüş (eksen çevresinde)

  • routinely/ruːˈtiːnli/

    olağan olarak, rutin olarak, her zaman

  • rule out/ˌruːl ˈaʊt/

    olasılık dışı bırakmak, dışlamak

  • saliva/səˈlaɪvə/

    tükürük

  • sanitation/ˌsænɪˈteɪʃən/

    sağlık koşulları, temiz su ve kanalizasyon düzeni

  • scarce/skɛrs/

    kıt, az bulunan, yetersiz

  • scarcely/ˈskɛrsli/

    neredeyse hiç, ancak, zar zor

  • scarcity/ˈskɛrsəti/

    kıtlık, azlık, yetersizlik

  • scope/skoʊp/

    kapsam, alan (bir işin, konunun sınırları)

  • scrutinize/ˈskruːtɪnaɪz/

    dikkatle incelemek, titizlikle araştırmak

  • scrutiny/ˈskruːtəni/

    titiz inceleme, sıkı denetim

  • seabed/ˈsiːbɛd/

    deniz tabanı

  • sedentary/ˈsedənteri/

    hareketsiz, oturarak geçen

  • sediment/ˈsɛdəmənt/

    tortu, çökelti

  • semantic/sɪˈmæntɪk/

    anlamsal, semantik; kelimelerin anlam ve yorumuyla ilgili

  • seriousness/ˈsɪriəsnəs/

    ciddiyet

  • settlement/ˈsetlmənt/

    uzlaşma, anlaşma (bir anlaşmazlığı bitiren)

  • sewage/ˈsuːɪdʒ/

    lağım suyu, kanalizasyon atığı

  • sheer/ʃɪr/

    salt, katıksız, sırf (büyüklüğü/miktarı vurgular)

  • shortfall/ˈʃɔːrtfɔːl/

    açık, eksik (gereken ile olan arasındaki fark)

  • signatory/ˈsɪɡnətɔːri/

    imzacı (taraf)

  • signify/ˈsɪɡnɪfaɪ/

    anlamına gelmek, belirtmek, işaret etmek

  • simulate/ˈsɪmjəleɪt/

    benzetimini yapmak, simüle etmek

  • simulation/ˌsɪmjʊˈleɪʃən/

    simülasyon (gerçek bir sistem veya sürecin bilgisayar ortamında ya da fiziksel olarak taklit edilmesi)

  • simulator/ˈsɪmjəleɪtər/

    simülatör, benzetim aleti

  • simultaneously/ˌsaɪməlˈteɪniəsli/

    aynı anda, eşzamanlı olarak

  • sincerity/sɪnˈserəti/

    içtenlik, samimiyet

  • skeptical/ˈskɛptɪkəl/

    şüpheci, kuşkucu; kolay kolay inanmayan

  • sobering/ˈsoʊbərɪŋ/

    düşündürücü, insanı ciddileştiren, gerçeği gösteren

  • sociologist/ˌsoʊsiˈɑːlədʒɪst/

    sosyolog, toplumbilimci

  • sodium/ˈsoʊdiəm/

    sodyum

  • solidarity/ˌsɑːlɪˈdærɪti/

    dayanışma (ortak çıkar veya hedef etrafında grubun birlik içinde birbirini desteklemesi)

  • span/spæn/

    süre, zaman aralığı

  • spectrum/ˈspektrəm/

    tayf, spektrum

  • speculate/ˈspɛkjəleɪt/

    tahmin yürütmek, varsayımda bulunmak

  • spinal/ˈspaɪnəl/

    omurgayla ilgili, omurga, omurilik (tamlamada)

  • spontaneous/spɑːnˈteɪniəs/

    kendiliğinden, plansız, doğal

  • spore/spɔːr/

    spor (tohum benzeri üreme hücresi)

  • stabilize/ˈsteɪbəlaɪz/

    dengelemek, sabitlemek

  • stake/steɪk/

    hisse, pay (şirkette)

  • stamina/ˈstæmənə/

    dayanıklılık, dayanma gücü

  • standardize/ˈstændərdaɪz/

    standartlaştırmak, tek tip hâle getirmek

  • stationary/ˈsteɪʃənɛri/

    durağan, hareketsiz, sabit

  • statute/ˈstætʃuːt/

    yasa, kanun (yazılı); tüzük

  • stem from/ˈstem frʌm/

    -den kaynaklanmak, -den ileri gelmek

  • sterilize/ˈsterəlaɪz/

    sterilize etmek, mikroptan arındırmak

  • stillness/ˈstɪlnəs/

    durgunluk, dinginlik, sükûnet

  • stimulate/ˈstɪmjəleɪt/

    uyarmak, harekete geçirmek (organ, sinir, hücre)

  • strain/streɪn/

    zorlamak, zorlanmak (kas, göz, sistem)

  • stratification/ˌstrætɪfɪˈkeɪʃən/

    tabakalanma, katmanlaşma (toplumun güç, servet veya statü açısından hiyerarşik katmanlara bölünmesi)

  • strenuous/ˈstrɛnjuəs/

    yorucu, ağır, çok güç isteyen

  • structural/ˈstrʌktʃərəl/

    yapısal, yapıyla ilgili

  • stubbornness/ˈstʌbərnnəs/

    inatçılık, dik başlılık

  • subjunctive/səbˈdʒʌŋktɪv/

    dilek kipi (istek, öneri, varsayım bildiren fiil biçimi)

  • submerge/səbˈmɜːrdʒ/

    suya batırmak, su altında kalmak

  • subsequent/ˈsʌbsɪkwənt/

    sonraki, ardından gelen

  • subsequently/ˈsʌbsɪkwəntli/

    daha sonra, ardından

  • subside/səbˈsaɪd/

    hafiflemek, dinmek, azalmak

  • subsidize/ˈsʌbsɪdaɪz/

    sübvanse etmek, maddi destek sağlamak

  • substantially/səbˈstænʃəli/

    büyük ölçüde, önemli ölçüde

  • substantive/səbˈstæntɪv/

    esaslı, önemli, özlü (yüzeysel değil)

  • subtle/ˈsʌtəl/

    ince, belli belirsiz, kolay fark edilmeyen

  • successive/səkˈsesɪv/

    ardışık, art arda gelen, birbirini izleyen

  • succinct/səkˈsɪŋkt/

    kısa ve öz, özlü, gereksiz söz içermeyen

  • supplementary/ˌsʌpləˈmentəri/

    ek, tamamlayıcı

  • suppress/səˈprɛs/

    baskılamak, bastırmak (vücut işlevi, belirti)

  • surge/sɜːrdʒ/

    ani artış, yükseliş

  • surgical/ˈsɜːrdʒɪkəl/

    cerrahi, ameliyatla ilgili

  • surpass/sərˈpæs/

    aşmak, geçmek, geride bırakmak

  • surveyor/sərˈveɪər/

    eksper (bina); harita ve ölçüm uzmanı

  • susceptible/səˈseptəbəl/

    yatkın, duyarlı, kolay etkilenen

  • suspicion/səˈspɪʃən/

    şüphe, kuşku (birinin kötü bir şey yaptığına dair)

  • sustain/səˈsteɪn/

    sürdürmek, devam ettirmek

  • swell/swel/

    şişmek

  • syntax/ˈsɪntæks/

    söz dizimi; kelimelerin bir cümle içinde düzenlenme kuralları bütünü

  • synthesis/ˈsɪnθəsɪs/

    sentez, birleşim (farklı fikir ya da kaynakların bir araya getirilmesi)

  • synthesize/ˈsɪnθəsaɪz/

    sentezlemek, (vücutta) üretmek

  • synthetic/sɪnˈθetɪk/

    sentetik, yapay (doğal olmayan, kimyasal yolla üretilen)

  • tariff/ˈtærɪf/

    gümrük vergisi

  • tectonic/tɛkˈtɑːnɪk/

    tektonik, yerkabuğunun hareket ve yapısıyla ilgili

  • temperament/ˈtemprəmənt/

    mizaç, huy, yaradılış

  • tenancy/ˈtenənsi/

    kiracılık, kira süresi

  • tender/ˈtendər/

    ihale; ihale teklifi

  • tentative/ˈtɛntətɪv/

    geçici, kesinleşmemiş, taslak hâlinde

  • theoretical/ˌθiːəˈrɛtɪkəl/

    kuramsal, teorik

  • therapeutic/ˌθerəˈpjuːtɪk/

    tedavi edici, tedaviye yönelik

  • thereby/ˌðɛrˈbaɪ/

    böylece, bu yolla, bu suretle

  • thermal/ˈθɜːrməl/

    ısıl, termal, ısıyla ilgili

  • threshold/ˈθrɛʃhoʊld/

    eşik, sınır (değer)

  • thrive/θraɪv/

    gelişmek, serpilmek, iyi gitmek

  • tilt/tɪlt/

    eğmek, eğilmek, yatırmak

  • tolerance/ˈtɑːlərəns/

    tolerans (vücudun bir maddeye alışıp daha az tepki vermesi)

  • tract/trækt/

    yol, kanal (organ sistemi)

  • trait/treɪt/

    özellik, nitelik (kalıtsal ya da kişilik)

  • trajectory/trəˈdʒektəri/

    yörünge (fırlatılan bir cismin havadaki eğri yolu)

  • transaction/trænˈzækʃən/

    işlem, alışveriş (para, mal alışverişi)

  • transformation/ˌtrænsfərˈmeɪʃən/

    dönüşüm, köklü değişim

  • transformative/trænsˈfɔːrmətɪv/

    dönüştürücü, köklü değişim yaratan

  • transient/ˈtrænʒənt/

    geçici, kısa süreli

  • transmission/trænsˈmɪʃən/

    bulaşma, geçiş (hastalık)

  • transmit/trænsˈmɪt/

    bulaştırmak, geçirmek (hastalık)

  • transparency/trænsˈpɛrənsi/

    şeffaflık, açıklık (kurum, karar)

  • trench/trentʃ/

    hendek, uzun çukur (toprakta kazılan)

  • tribunal/traɪˈbjuːnəl/

    özel mahkeme, yargı kurulu, hakem kurulu

  • trustee/trʌˈstiː/

    mütevelli, yönetim kurulu üyesi (vakıf, dernek); kayyum

  • turbine/ˈtɜːrbaɪn/

    türbin

  • turbulence/ˈtɜːrbjələns/

    türbülans, çalkantılı akış

  • turnover/ˈtɜːrnoʊvər/

    ciro, toplam satış hasılatı

  • ulcer/ˈʌlsər/

    ülser, yara (deride ya da mide zarında)

  • unambiguous/ˌʌnæmˈbɪɡjuəs/

    açık, net, tek anlamlı

  • underlying/ˌʌndərˈlaɪɪŋ/

    altta yatan, asıl, temel (görünmeyen neden)

  • undermine/ˌʌndərˈmaɪn/

    zayıflatmak, baltalamak, temelini sarsmak

  • undertake/ˌʌndərˈteɪk/

    üstlenmek, girişmek (bir işe)

  • unfold/ʌnˈfoʊld/

    (olaylar) gelişmek, yaşanmak, ortaya çıkmak

  • unhurried/ʌnˈhɜːrid/

    acelesiz, telaşsız, ağırdan alan

  • uniform/ˈjuːnɪfɔːrm/

    düzgün, her yerde eşit, tek tip

  • unsettle/ʌnˈsetəl/

    huzursuz etmek, tedirgin etmek

  • unsupported/ˌʌnsəˈpɔːrtɪd/

    desteksiz, temelsiz, kanıtlanmamış (iddia)

  • untreated/ʌnˈtriːtɪd/

    tedavi edilmemiş

  • upbringing/ˈʌpbrɪŋɪŋ/

    yetiştirilme, terbiye, büyütülme biçimi

  • urine/ˈjʊrɪn/

    idrar

  • utilize/ˈjuːtəlaɪz/

    kullanmak, yararlanmak

  • vaccinate/ˈvæksɪneɪt/

    aşılamak

  • vacuum/ˈvækjuːm/

    boşluk, vakum

  • vagueness/ˈveɪɡnəs/

    belirsizlik, bulanıklık, netlik eksikliği

  • validate/ˈvælɪdeɪt/

    doğrulamak, geçerliliğini kanıtlamak

  • validity/vəˈlɪdəti/

    geçerlilik, sağlamlık (bir iddianın, sonucun)

  • valuation/ˌvæljuˈeɪʃən/

    değerleme, değer biçme; biçilen değer

  • vapor/ˈveɪpər/

    buhar

  • variable/ˈvɛriəbəl/

    değişken

  • variant/ˈveriənt/

    varyant, farklı biçim

  • varnish/ˈvɑːrnɪʃ/

    vernik, cila

  • vegetation/ˌvɛdʒəˈteɪʃən/

    bitki örtüsü

  • velocity/vəˈlɑːsəti/

    hız (yönüyle birlikte)

  • venom/ˈvenəm/

    zehir (yılan, akrep, arının ısırarak/sokarak verdiği)

  • verbose/vɜːrˈboʊs/

    gereksiz yere fazla kelime kullanan, laf kalabalığı yapan, uzun soluklu

  • verdict/ˈvɜːrdɪkt/

    karar, hüküm (mahkemede)

  • versed in/ˈvɜːrst ɪn/

    -de bilgili, deneyimli, usta

  • vessel/ˈvesəl/

    gemi, tekne

  • viable/ˈvaɪəbəl/

    canlı, yaşayabilir (hücre, doku, organizma)

  • vigorous/ˈvɪɡərəs/

    güçlü, yoğun, enerjik (hareket, egzersiz)

  • viral/ˈvaɪrəl/

    viral, virüs kaynaklı

  • virtue/ˈvɜːrtʃuː/

    erdem, iyi huy

  • volatile/ˈvɑːlətəl/

    oynak, dalgalı, hızla değişen

  • vulnerability/ˌvʌlnərəˈbɪləti/

    savunmasızlık, yatkınlık, kırılganlık

  • vulnerable/ˈvʌlnərəbəl/

    savunmasız, hassas, kolay etkilenen

  • warden/ˈwɔːrdən/

    bekçi, sorumlu görevli (park, yurt, trafik vb.)

  • warrant/ˈwɔːrənt/

    gerektirmek, haklı kılmak

  • wavelength/ˈweɪvleŋθ/

    dalga boyu

  • wear off/ˌwer ˈɔːf/

    (etkisi) geçmek, yavaş yavaş kaybolmak

  • weave/wiːv/

    dokumak

  • weaver/ˈwiːvər/

    dokumacı

  • wistful/ˈwɪstfəl/

    hüzünle arzulayan, hasret içinde, buruk bir özlemle bakan

  • withdrawal/wɪðˈdrɔːəl/

    para çekme

  • withstand/wɪðˈstænd/

    dayanmak, karşı koymak, direnmek

  • workings/ˈwɜːrkɪŋz/

    işleyiş, çalışma biçimi (bir sistemin, makinenin)

  • yield/jiːld/

    sağlamak, vermek, ortaya çıkarmak (sonuç, ürün)

Bu kelimeleri vodid'de eşleştirerek çalışKayıt olmadan bir eşleştirme seti çöz. Unuttuğun kelime, tekrar zamanı gelince yeniden karşına çıkar.Kayıt olmadan dene

Öğretmen misin?

Kelime konularını öğrencilerine ödev olarak ver, kimin ne kadar bildiğini gör.

Benzer listeler